Müzik ve Kültürel kökler bağlamında Dersim müziği –3

89

Kültürel mirasımızın yeniden hatırlanması

Hükümetin asimilasyon politikasından dolayı bölgenin halk mirası yıllarca horlanmıştır. Daha sonraki yıllarda da devlet, bu siyasetinde o kadar başarılı olmuştur ki bölgesel halk mirasını yok etmeyi yörenin insanlarına bırakmıştır. Bir anlamda mağdura,kendi eliyle kendisini yok etmek öğretilmiştir…    Bir süre sonra da inkar edilen kimliklerin aşağılanması ve hor görülmesi  anlayışı “Türk sol” gruplan tarafından devralınmış; “büyük davalar ve siyasi idealler”den dolayı bölgenin kültürel mirası ihmal edilmiştir. Bu eğilimin temeli; “lokal kültürde kayda değer önemli bir şey yoktur,” düşüncesidir. Bizler, “ideal insan”ı hep uzak diyarlarda aramış, yaşadığımız toprağın rengini ve geçmişini unutmuşuz . 1970′li yıllardan itibaren bütün Dersim gençliğini arkasından sürükleyen sol siyasetin nedense hiçbirinde,bölgenin kültürel mirasına yönelik bir çalışma, bir duyarlılık halinin görülmemesi bu durumun bir göstergesidir. Bugün bu anlayışların 30 yıllık yayınlarına baktığımızda, bölgesel dillerden bir şiire, bir klama hatta bir ozanın adına dahi rastlayamayız.

Bu anlayışların girdiği yerlerde Silemano Qız, Hüseyin Doğanay ve aslında topyekün ezilen ulus kaybetmiştir.Sosyal şovenizmin ağır baskısına ve inkarına maruz kalmış ezilen kültürlerin halk mirasına dair, hakim ulus penceresinden bu bakış açısı, Kürt-Zaza halkının özgürlük arayışıyla beraber ilk defa kırılma göstermiş ve asimilasyona uğrayan kültürel değerlere karşı bir hassasiyet geliştirmiştir. Benim de kendi anadilime yönelmemde temel olarak bu hareketlerin etkisi vardır . 1990′lı yıllarda matematik okumak için Kayseri’den Malatya İnönü Üniversitesi’ne gitmiştim. Tam da bu sıralarda Kürt halkının özgürlük arayışı  üniversitelere yayılmaya başlamıştı.Kayseri’de, ortaokul ve lise okuduğum dönemlerde bu fikirleri savunan insanlarla hiç karşılaşmamıştım. Benim için tamamen yeni olan bu fikirleri anlamaya çalışıyordum . Daha yeni tanıştığım bir öğrencinin “Sömürgecilerin diliyle sanat olmaz,” diye kulağıma aniden söylediği bir cümlesi, sonraki bütün hayatıma yön verecekti.

Üzülerek belirtmeliyim ki, bizim tarafımızdan derlemecilik tarihi ancak 1970′li yıllardan itibaren yeni yeni başlamıştır.Hatta bu dönemlerde bile derlemecilerin sayısı bir kaç kişiyi geçmiyor. ilk zamanlarda, özelikle yurtdışında yaşayan insanlarımız,hasret ve özlemlerini bir nebze olsun gidermek için memlekette yaşayan yakınlarına, seslerini kaydetmek için teypler gönderiyorlar. Bu şekilde ülkeler arasında çok sayıda kaset trafiği yaşanıyor. Teyplerle ilk defa karşılaşan köylüler kayıt yapmayı öğreniyorlar.Bu kasetlere bazen şiir, klam okunuyor bazen de masallar anlatılıyor.Mahmut Baran, Hüseyin Doğanay, Silemano Qiz, Alaverdi gibi halk aşıklarının eserleri teyplerle kayıt ediliyor ve kasetleri elden ele dolaşıp çoğaltılıyordu . Kendi kültürüne karşı bir sevgi ve duyarlılık geliştiren bazı insanlarımız da gördükleri yerlerde bu kasetleri topluyorlar. Hawar Tornecengi, Munzur Çem, Daimi Cengiz, Zilfi, Cemal Taş gibi halk mirasına gönül vermiş insanlarımız yüzlerce kaset toplayarak bireysel arşivler oluşturuyorlar.

Söz konusu kasetler uzun süre bekletildikleri zaman bozulabilirler.Bu yüzden bu tip kasetlerin tez elden dijital ortamlara kayıt edilmesi gerekiyor. En önemlisi de bu arşivlerin tez elden bir kurum aracılığıyla halka açılmasıdır. Bu bir enstitü aracılığıyla mı olur ya da başka bir şeyle mi olur bilemiyorum ama bu herkes açısından zaruri bir ihtiyaçtır. Örnek gençlerimizden

biri kendi halk müziği mirasına merak salsa gidip araştırma yapabilecek hiçbir kurum bulamaz. Öyleyse bu miras yeni kuşaklara nasıl aktarılacak? Son dönemde Cemal Taş elindeki arşivden yararlanarak bir kitap hazırladı. Cebrail Kalın`ın notasyonunu üstlendiği bu kitap sanırım yakın zamanda piyasaya çıkacak. Bu tip kaynaklar yeni kuşaklara kitap, CD, arşiv vb. yoluyla ulaşmalıdır. Bu sebeple elinde arşiv bulunan arkadaşlarımızın bir şekilde bu calışmaların geniş halk yığınlarına sunması gerekiyor.

Dilini değiştirmek zorunda kalan halk ozanları ve Alevi müziğinin Dersimli kökleri

 

Ali Baran 19S0′lerden itibaren devlet tarafından çeşitli kişilerin Elazığ’a gönderilerek yöresel sanatçıları topladıklarını, babası Mahmut Baran’dan aktarıyor. Gelen yetkililer bu sanatçılara temiz Türkçe ile “türkü” söyletmek için sözüm ona dersler veriyorlarmış . Mahmut Baran yapılanlara tahammül edemediği için kaçıyor. Bu örnekten ve yukarda bahsettiğimiz özel derlemecilerin yaklaşımlarından, hükümetin çeşitli halkların kültürel mirasına ve belleğine müdahale ettiği görülüyor. Burada çok önemli bir kırılma noktası yaşanıyor: Bir döneme kadar kendi eserlerini Zazaca okuyan Dersim’in en önemli kaynaklarından biri olan büyük ozan Sey Qaji’nin ardılları olan Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek gibi ozanlar, yeni dönemde bu devlet yetkililerinin de teşvik ve destekleriyle eserlerini Türkçe yazmaya başlıyorlar . Bu asimilasyon politikası ile Dersim’in en köklü geleneği bir dönem sonra dilini değiştirmek zorunda kalıyor. Böylece köklü bir miras Türkçe dili üzerinden “Türk Halk Müziği”ne hicret ediyor.Çünkü yukarıda bahsettiğim kişilerin yarattıkları eserler bugünkü popüler Alevi-Bektaşi müziğinin en önemli kaynağını oluşturuyor. Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor; bugünkü Alevi Bektaşi müziği aslında Türk olmayan çoğunlukla Kızılbaş Zaza-Kürt kökenli olan ozanlar tarafından yaratılmıştır. Kürt’ün ve Zaza’nın Alevisi mi olur şeklinde fikir beyan edip aynı şekilde bu Türk olmayan Alevi ozanların eserlerini yıllardan beridir okuyup duran Kemalist gerici Alevilerin böylece büyük yalanları meydana çıkıyor. Arif Sağ bir konuşmasında bugünkü Alevi müziğine ait eserlerin çoğunlukla Dersim’den çıkıp başka illere yayılan sürgün ozanlar tarafından bestelendiği gerçeğini dile getirmişti. Bu sürgün ozanlarından yüzlerce örnek vermek mümkündür: Davut Sulari (Dersim-Zaza), Aşık Daimi (Dersim-Zaza), Mahsuni Şerif (Hozat-Kurmanc), Ali Ekber Çiçek (Dersim-Zaza), Nesimi Çimen (Sarız-Kurmanc), Cafer Tan (Hozat-Zaza), Nimri Dede (Dersim- Kurmanc), Aşık Ali Özkan (Qoçgiri- Kurmanc) , Feyzullah Çınar (Qoçgiri- Kurmanc), Hasret Gültekin (Qoçgiri- Kurmanc), Muhlis Akarsu …

Türk-İslam sentezciliğinin çarpılmasına uğrayan Alevi-Bektaşi geleneğinin “Horasan’dan geldik öz be öz Türk’üz” safsatasına kapılıp veya enternasyonalizm adı altında egemen ulusun asimilasyon politikasını devam ettiren Türk Solu motivasyonu ve buna benzer binbir çeşit motivasyonla dilini değiştiren ozanların yanında, başkalaşmadan kültürel mirasımızı bize kadar aktaran ozanlarımız da var. Bunlardan Sey Qaji, Silo Qiz, Mahmut Baran,Hüseyin Doğanay, Firik Dede, Ozan Serdar, Aleverdi, Nizzamettin Arıç, Memê Çeti, Mehmet Çapan, Metin-Kemal Kahramanlar vb. ozanlarımızın adlarını burada yad ederken, onların bıraktıkları derin ve köklü mirasın 60-70 yıllık yıkımdan sonra yeni kuşaklar tarafından yeniden devralındığını, bugün Dersim’de yapılan yeni kuşak müzisyenlerin üretimlerinden görüyoruz. Yeni kuşaklar dilini yeniden devraldılar. Bu demektir ki Munzur’un halen süt gibi kaynayan ana kaynağına dönüş yeni başladı.”Bir milleti tanımak istiyorsanız müziğini dinleyin,” der Konfüçyüs.Melodi dilden daha eskidir ve bir toplumun ruhunda ilk canlanan olgudur. Toplumda duyarlı bireylerin oluşturduğu bu melodiler, toplumun diğer bireyleri tarafından da hafızaya kaydediliyor ve böylece kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Hamur mayasının başka bir hamura bırakılması gibi. Bir toplumun gerçek ruhu da ancak müzikte yaşar ve ancak müzikle devredilebilir.Bir şiir veya bir resim gibi değildir müzik, bir melodi aracılığıyla bin yıllık geçmişinizi bir anda hatırlayabilirsiniz. Neden hatırlarsınız , çünkü söz konusu o melodi, sizden önceki bütün kuşakların belleğinde de kayıt edilmiş ve tekrar edilmiştir. Bütün kuşakların belleğinde tekrar edilen bu ana kayıt size kadar ulaşınca , bir zincirin halkaları gibi önceki halkalara da yolculuk yapabilirsiniz. Ana kaydı devralan bir birey, kendisine yeni bir mana ve biçim vererek yeni bir ruh yaratır adeta ama ana kayda değişmez , sadece yeni tonlar eklenir. Bütün bu bireysel ruhlar ancak bir melodide kendisini sonrakine aktarabiliyor, böylece bir kavmin belleği bir halk ezgisinde yaşar. Bundan dolayıdır ki küçükten büyüğe , yaşlıdan gence bütün bir halk birden bire bir halk ezgisinde kendini yeniden bulur ve keşfeder, hatırlanan şey bütün bir geçmiştir. Öyle güçlü ve sihirli bir olgu ki bu melodi,aynı anda bir halkın yönünü değiştirebilir . Bir narı düşünün;kabuk bağlamış dış yüzeyin içindeki bütün tanecikler aynı sıvıdan oluşurlar ve her birinin içindeki tat aynıdır.Neden kendi anadilini hiç bilmeyen bu çocuklar ısrarla artık anadilleri olmayan bir dilde müzik dinliyorlar acaba? Çünkü bir halk her alanda kaybetmiştir ve o halkın çocukları sadece müzikte kendi ruhsal dokularını bulabiliyorlar. Ki oradan dirilecekler,çünkü onlara tarihlerinden kalan tek varlıklarıdır müzik.Öyleyse çocuklarımızdan en azından bir kaçına kendi anadilimizi öğretelim . Belki de büyüyünce aynı kaydı çalar söylerler ve bu şekilde devridaim olur, zincir kopmaz, yeni bir halka eklenir.

Sonuç yerine

 

Avrupa’da Sanayi Devrimi’nden sonra politika, ekonomi, siyaset,müzik vb. her alanda Batı merkeziyetçi düşünce biçimi etkili hale gelmiştir. Türkiye’de ki hükümet de aynı şekilde Cumhuriyet döneminden itibaren “modem, laik, çağdaş Türkiye” sloganı ile yüzünü tamamen batıya dönmüştür. Bu bakış açısıyla yeni Türkiye sistemi sadece kendi halk mirasına değil, Kürt-Zaza, Ermeni-Asuri-Ezidi, Rum, Laz vb. Anadolu’nun çeşitli kadim halklarının kültürel mirasına da büyük bir darbe vurmuştur.Bu Avrupa merkezli bakış açısı sadece hükümetin politikası olarak kalmamış, Anadolu kökenli sağ, sol, demokrat, liberal vb. birçok düşünce biçimini de etkisi altına almıştır. Birçok alanda hükümete muhalif olan anlayışlar bile bu bakış açısının esiri oldular. Bu sebeple de ağabeylerimiz, yıllarca hep uzak diyarlardaki değerlerin , özellikle de batı değerlerinin bizimkilerden daha üstün olduklannı anlatıp durdular. Doğal olarak bizler de hep dışardaki değerleri anlayarak ve özümsemeye çalışarak ideal insana ulaşacağımızı sandık. Bu bakış açısı Batı merkeziyetçi düşünce biçiminin bir manipülasyonudur. Bu manipülasyon doğru anlaşılmadığı sürece bir daha kesinlikle doğudan ışık yükselmez. Yanlış anlaşılmasın, ben bunu söylerken Doğu değerlerinin Batı değerlerinde daha üstün     olduğunu iddia etmiyorum. Ama ” uygarlık” Batı’dan geldiği için, dikkat ederseniz herkes kendi doğusundakine kem gözle bakıyor. Bu büyük bir yanılsamadır , evrensellik ve modernizm kavramlarını yeniden ele almak gerekiyor.Modernizm, evrensellik demek değildir , yani evrensel olmak için illa da modem olmak gerekmiyor. Müziğe baktığımızda çoğu müzisyen arkadaşımız kendi alanlarında daha üst ve de evrensel bir üretim gerçekleştinnek için hemen modem müziğe yöneliyor. Bunu daha ilk yıllarımızda hepimiz yaptık ama zaman içinde   insan karıyor bazı şeyleri. Batı merkeziyetçi düşünce biçimi altında kompleks yaşayan Doğulu bir müzisyen, kendi halk mirasına ve otantik enstrümanlarına karşı bir güvensizlik   geliştiriyor. Bu enstrümanlarla yol alamayacağını düşünüyor.Bu kaygılardan dolayı yolun başında hemen bir kompleks gelişiyor . Kendi halk müziği mirasıyla başlayıp bir yere varmak ile kendi müziğini bırakıp bir yere varmak düşünceleri ayrıdır. Yenilenmeler,arayışlar her zaman olabilir ve olacak da ama yenilenmeler ve arayışlar , köklü olmadığı zaman kişi bir rüzgar gibi savrulabilir de. Kendini bilmeyen ve kendi mirası üzerinde yükselmeyen bir gelenek tarihte yer etmiyor maalesef. Yeni bir gelenek yaratmak ancak eskinin özümsenmesiyle mümkündür. Hepimiz belli dönmelerde batı müzik geleneklerinden etkilendik ama bizim onlarda yeni keşfettiğimiz şeyler onlarda 100 yıl önce miadını doldurmuştu . Bunu neden   söylüyorum?Mesela Dersim dağlarında yaşayan ‘bir genç caz veya pop yapmak istediğini söylüyor; “İnsanlar caz yapmak için yıllarca okuyor eğitim görüyor, sen nasıl oluyor da hemen caz yapıyorsun?”diye soruyorum. Bu tip özentilerden kurtulmak gerekiyor.Bu ise her şeyin temelini doğru kavramak ve anlamak köklü bilinçten geçiyor. Sonuç olarak modernizm, evrensellik değildir ki; modernleşmeden, Batı’ya hiç ihtiyaç duymadan evrenselleşen çok örnekler var, Civan Gasparyan, Ravi Şankar, Mohammed Reza Shajarian, Nusret Fateh Ali Khan vb. Bu insanların bazıları halen hayattadır, incelemek gerekiyor.Dünya üzerinde Kürt-Zaza müziği bugün istenilen yerde değil,bu hem bizden hem de üzerimizdeki politik durumlardan kaynaklıdır. Kürt deyince şiddet ve savaş akla geliyor. Şiddet ve savaş ortamında sanat kendisini özgür bir şekilde sergileyemez,belki içerde bazı üretimler yapabilirsiniz ama kapıdan dışarı çıktığınızda bütün kapılar kapanır suratınıza; Gazeteler, medya vb. birçok alanda engellemelerle karşılaşırsınız. Dünya çapında yok sayılan bir ulusun dışarıda temsili olamaz zaten. Yani sadece Türkiye’nin değil, bu topyekün günümüz dünyasının politikasıdır.Sanat şimdiki zamanda sadece bireysel üst üretimle yayılamıyor,lobi lazım, bir iletişim ve ekonomik ağ lazım.Örneğin dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan festivallere her yıl başka bir ülke misafir ediliyor. Türkiye’den sanatçılar çağrıldığında da bu konuda muhatap, Türkiye Kültür Bakanlığı oluyor.Türkiye Kültür Bakanlığı bizi bu festivallere gönderir mi?Öyleyse bu Kürt-Zaza sanatçılar nasıl festivallere katılsınlar?Kendi sanatlarını nasıl dış dünyaya taşısınlar? Dünya hangi kurumdan Kürt-Zaza müziğini ister ki? Yazımın sonunda şunların altını çizmek istiyorum; kendi doğusunu aşağılayan düşünce biçimi bırakılmalı ve müziğimiz kendi doğusu ve doğasıyla barışmalıdır. Ekonomik, siyasal, sanatsal vb. her alanda Batı hegemonyasına eleştirel yaklaşan ve Avrupa merkeziyetçi düşünce biçiminin manipülasyonunu sorgulayan bir müzik arayışı gereklidir. İlk etapta asimilasyona karşı bir refleks olarak kendi kimliğini sahiplenme şeklinde ortaya çıkmış olsa da ileriki zamanlarda onun ötesinde daha derin insani değerleri merak eden, doğalolarak ezilmişlik, geçmiş, gelecek,tarih,mitoloji, dinsel yaşam vs. her şeyi yeniden gözden geçirmek isteyen ve gelecek kadar ertelenmiş, üzerinde düşünülmeye gerek görülmemiş olan geçmişe de yolculuk yapmaya çalışan bir müzik geleneği yaratmak zorundayız. Sadece bazı günlük politik imgelere takılıp kalan bir müzik geleneği değil, günün politik-siyasi yaşamı dışında başka yaşamı da tasavvur edip anlatan, daha derin bir ütopyası olan müzik geleneği arzuluyoruz.Kurgu ve düşünceden uzaklaşarak kuru kalabalığa giden günümüz müziğinin geçmişini sorgulayarak yeniden bir iz yaratması gerekiyor. Müzik emekçilerinin bu kuru kalabalıktan kurtularak geçmiş mirası özümseyip halen temsili olan o eski tonlara kulak vermesi ve buradan yeniden bir “yaradılış” gerçekleştirmesi gerekiyor. O ilk tona yakın durmak her zaman tahmin edeceğimizden daha anlamlı ve orijinal şeyler üretmeye gebedir.

KAYNAKÇA

Ferruh Arsunar, Anadolu’nun Tunceli-Dersim Halk Türküleri, Numune Matbaası, Istanbul,1937.

Feruh Arsunar, Anadolu’nun Pentatonik Me/odileri Hakkında, Numune Matbaası ,Istanbul, 1937.

Hawar Tomecengi, Taye Lawike Dersımi, (Şüari) / Dersim Türküleri (Ağıtlar), Berhem Yayınlan, Ankara, 1992.

Martin Geck, Die Bach-Söhne, Rowohlt, Reinbek, 2003.

Mesut Özcan, Öyküleriyle Dersim Ağıtlan-l, Kalan Yayınlan, Ankara 2002; Öyküleriyle

Dersim Ağıtlan-2, Kalan Yayınlan, Ankara, 2008.

Mesut Özcan, Kürdün Gelini, Kalan Yayınlan, Ankara, 2003.

Munzur Çem, Taye Kılame Dersimi, kendi yayını, Stockholm, 1993.

Muzaffer SamIJzen Hayatı, Eserleri, Kültür Bakanlığı Yayınlan, Ankara, 1997.

Kaynak : Herkesin Bildiği bir sır -Sükrü Aslan

 

Mikail Aslan
www.dersiminfo.com dan alınmıştır