178

Yaresanîler’in, görünüm bakımından Êzidî ve Alevi Kürtlerle birçok noktada benzerlik göstermeleri, araştırmalara açık ve görünür kılınması gereken bir kültür olarak karşımızda duruyor. Yaresanî Kürt müzik grubu Avrupa’nın birçok yerinde verdiği konserlerle kültürel tanıtımda önemli bir rol oynuyor.

Razbar grubu, İran ve Güney Kürdistan’da, Yaresanî, Ehli Haqq veya Kakaî olarak bilinen ama aslında özgün bir Kürt dini olma özelliğine sahip topluluk kültürlerini müzik yoluyla anlatıyor. Razbar isimli Yaresanî Kürt müzik grubu Avrupa’nın birçok yerinde verdiği konserlerle dinsel ve kültürel tanıtımda önemli bir yere sahip.

İsmini dinin kurucularından olan Sultan Sahak’ın annesinden alan grup, verdiği konserlerde günlük yaşam ve ibadetlerden örnekler sunarak dinleyenlerini kültürleri hakkında bilgilendiriyor.

Doğu Kürdistan’ın Haşgert kentinden gelen Yaresanî Kürtler tarafından Almanya’da 1997 yılında kurulan grup, misyonunun; 15. yy’da antik inanışların Sultan Sahak tarafından yorumlanıp kitaplaştırılması ile kurulan özgün Kürt dini Yaresanîliğin ruhanî müziğini ve geleneklerini tanıtmak olduğunu belirtiyor.

Yaresanî müziğinde bir ilk

Grup Yaresanî müziğini kitlelere ulaştırması bakımından bir ilki oluşturuyor. Zira Yaresanîler müziklerini ‘jamm-cem’ dedikleri ayinlerde, ayin dışındakilerin duymaması gerektiğine inanarak icra ediyorlar. Zamanın değişen koşulları ve kültürlerin yok olması tehlikesinin insanlığın karşısına dikilmesi, İran’daki İslam Devrimi ardından Avrupa’ya çıkmak zorunda kalmış bu insanları bir şeyler yapmaya itmiş.

Kadın-erkek yanyana

Tanrıçalara beşiklik eden Kürdistan coğrafyasının doğalına uygun olarak, Yaresanîlerde kadın-erkek ayrımı çok az görülüyor. Kadın ve erkek konusunda; görünenin sadece bir refleks olduğunu, özünde madde ve ruh olarak kadın ve erkeğin eşit olduğunu belirten Yaresanîler, sosyal yaşamda olduğu gibi dini yaşamda da yanyana bulunuyorlar. Bu özellik Razbar’ın da şekillenmesinde etkili olmuş. Kadın ve erkek karma oluşan grup üyeleri kimi zaman yöresel bayram kutlamalarını sahnelerken, kimi zaman da dinsel ayinleri sergiliyorlar.

Ayinlerde üç Kürt enstrümanı

Yaresanîler’in ‘jamm’ dedikleri ve ayinlerde kullanılan enstrümanlar, özellikleriyle hemen göze çarpıyor. Aleviler gibi ‘tambur’ dedikleri saz, ayinlerde önemli bir yere sahip. Aleviler’den farklı olarak def ve ribab kullanan Yaresanîler, semaha benzer zikirler yapıyorlar. Enstrümanları dışında Kürtçe’nin Goranî lehçesini konuşan Yaresanîler, antik inanışların kabul edilerek yorumlanmış olması bakımından Aleviliğin kökeni hakkında da birçok bilgiye ulaşmamızı sağlıyor. Ayinlerinde genelde Êzidîler gibi beyaz giyinen Yaresanîler’in, görünüm bakımından Êzidî ve Alevi Kürtlerle birçok noktada benzerlik göstermeleri, araştırmalara açık ve görünür kılınması gereken bir kültür olarak karşımızda duruyor.

Yaresanîlik nedir?

Yaresanî ya da Ehli Hak olarak bilinen topluluk, İran’daki en büyük batınî azınlık konumunda. Yaresanîler kendileri dışındakilere karşı inançlarını, sır olarak saklıyorlar. Müslüman olduklarını söyleyerek takiye yapmayı kültürlerini korumak için bir yöntem olarak görmüşler. Ancak araştırmalar sonucunda kitabı ve kuralları olan özgün bir din olduğu anlaşılmıştır. İçerisinde antik Kürt inanışlarından ilahi dinlere kadar uzanan birçok dinsel öğeyi barındıran Yaresanîler, yaşadıkları ülkelerde baskılar nedeniyle inançlarını açıkça yaşayamamakta.

Yaresanîler, Tanrı’nın dünyada yedi kez göründüğüne, Ali’nin bunun ikincisi, Sultan Sohak’ın dördüncü görüntü olduğuna inanırlar. Ehli Haqq dininin kurucusu ve en önemli ismi Sultan Sahak (ya da Sohak) kabul edilir. Kürt asıllı Sultan Sohak, 14. yüzyılda yaşamış, kuralları ve inançsal törenleri yeniden formüle ettiği için kurucu kabul edilmiştir.

Yaresanîler figüre dönüşüme inanırlar. Yani, insan ruhu hayvanlar ve insanların vücutlarında yer değiştirebilir. Bu yer değiştirme sonucu Tanrı’ya yaklaşıldığına inanılır.

Alevilerde olduğu gibi “jamm” adını verdikleri cem törenleri düzenleyen Yaresanîler’in ibadetlerinin detayı hala gizlidir. Bu cemlerin Kürtçe dilinde yapıldığı, saz kullanıldığı, yemek yendiği, bazen ateş üstünde yüründüğü bilinen ritüelleri arasında. Kadınlarla erkeklerin birlikte cem yaptıkları da bilinmekte. Bu konuda şöyle bir öykü anlatılır: 13/14. yüzyıllarda yaşamış, Safavi devletinin kurucularından, ünlü bir sofu tasavvufçu olan Safi Al Din, Sultan Sahak’a bir saygı ziyaretinde bulunur. Sultan Sahak da bir saygı işareti olarak, ona, gizli ceme katılma izni verir. Safi Al Din kadınları ve erkekleri birarada cem yaparken görünce şaşırır. ‘Günahkarlar!’, der. Sultan Sahak Safi Al Din’e su, ateş ve pamuktan bir mucize yaratır. Safi Al Din suçlamasının yanlış olduğunu, kadınlarla erkeklerin birlikte ibadet edebileceklerini kabul ederek Yaresanî olur.

Günümüzde yaşatılmaya çalışılan bir kültür olan Yaresanîlik, hala tartışma konusu olmayı sürdüren bazı kavramları açıklamak için iyi bir anahtar niteliğinde. Yazılı kaynağı bulunması bakımından da geçmişe dönmek için hayli açık bir araştırma alanı oluşturuyor.

Tartışma yaratmıştı

ABD’nin Türkiye’ye sunduğu İnsan Hakları Raporu’nda Dersim’de yaşayan Alevi Yarsanistlerden bahsetmesi tartışmalara neden olmuş, raporda ‘Tunceli bölgesindeki Alevi Kürtler ‘Melekler Mezhebi’ veya ‘Yarsanizm’in akımını takip ediyor’ ifadesi yer almıştı. Diyanet İşleri Başkanı’ndan Türk-İslam özelliğine sıkıca bağlı olan Alevi derneklerine kadar, birçok kesimi tartışmaların ortasına çeken bu konu, çoğu zaman olduğu gibi araştırılmadan ve muhataplarına sorulmadan ‘burada yoklar’ şeklinde cevaplanmıştı.

14

Vakit gece yarısını geçiyordu.Hayat ırmağı kendi mecrasında usul usul akıyordu. Zamanın böceği sonsuzluğun kozasını örmeye, dünya da kendi ekseninde dönmeye devam ediyordu. Uyku perisi de beni kucaklıyor ve bir taht-ı revalli gibi önümde uzanan yatağıma taşıyordu.

Göz kapaklarımı açamıyor, içimde birbiri ardına patlayan birbirinden renkli düş bombalarının etkisinden kurtulamıyor, yatağa uzanıyor, uyku perisine bir salkım iyi geceler öpücüğü veriyor, düşlere dalıyor, uykuya geçiyordum… Bu gece de uykusuz kalıyor ancak, yazımı yazamıyordum.

Günlerdir bunun için uğraşıyordum. Fakat ne yazacağımı ve nasıl yazacağımı bilemiyordum. Uykusuz geçen son gecelerde bir kelime bile edemiyor, gerçeğime uygun bir cümle dahi kuramıyordum.

Günlerdir Sezar’ın askerleri gibi ruhumu kırbaçlayan sorunları çözemiyor, Lidyalılar’ın çembere aldıkları yabani domuzlara savurdukları kargıları gibi üzerime yağan sorulara bir yanıt veremiyor, içine düştüğüm çemberden kaçıp kurtulamıyor, etrafımdaki sorunlu ve sorulu kuşatmayı yaramıyordum.

Kendime dair sorduğum hiçbir soruya mantıklı bir yanıt veremiyordum. Herkese karşı iyi olmaya çalışan birinin kendisine karşı bu kadar acımasız ve anlayışsız olabilmesini anlayamıyordum. Bu özelliğimi bir türlü yorumlayamıyor, kendimi artık tanıyamıyor, ruhumu bu acıdan kurtaramıyordum…

Nasıl oluyor da herkesin dostu, kendimin düşmanı olabiliyordum? Kimseyi kırmamak uğruna neden kendimi kırabiliyor, bunu nasıl yapabiliyor, kendime niçin kıyabiliyordum? Bilemiyordum.

Yine yaralanıyor ve yine kanıyordum…

Yaralı ve yorgun bir halde uyku perisine sığınıyor, içimde patlayan renkli düş bombalarının etkisiyle hemen teslim oluyor, acımı askıya alıyor, kuruntularımı kirli çamaşırlar gibi çıkarıp fırlatıyor, kötü anıları zihnimden silip atıyor, her şeye boş veriyor, yatağa uzanıyor, gözlerimi kapatıyor, kendimden geçiyordum.

Uyumuşum…

Hayat ırmağı ise akmaya devam etmiş..

Hayat ırmağı kendi mecrasında usul usul akmış ve vakit gece yarısının geri kalan yarısını da geçmiş.

Sabah oldu, oluyor.

Karşı daireden tiz bir kadın sesi geliyor.

Kadın İspanyolca hüzünlü bir şarkı söylüyor.

Şarkı söyleyen kadının yumuşacık sesinde içsel bir yalnızlığın acısı yankılanıyor. Kadın, kınalı kuzusunu kaybetmiş bir koyun gibi meliyor ve sanki bir uçurumdan aşağı yuvarlanmış gibi de inliyor.

Birbiri ardına dizilmiş göçmen evlerine yanardağ koru gibi hızla yayılan hüzünlü şarkı ruhumu derinden sarsıyor. Yatağımdan kalkıyor, yarı açık penceremi ardına kadar açıyor, kadını dinlemeye başlıyorum.

Çok uzaklarda bir çocuğun ağladığını düşünüyorum.

Kadının sarsıcı ve hüzünlü şarkısı hayatımın sorunlu büyüsünü de bozuyor. Acımı askıdan geri alıyorum. Yüreğim içten içe kaynamaya başlıyor, kendime karşı direnişe geçiyor ve ayaklanıyorum.

Günlerdir ruhumu kırbaçlayan sorunları yüreğimden kovuyor, acı dışındaki her duygumu içimden kapı dışarı ediyor, aklımı başımdan alıp bir kenara atıyor, yüreğimi ellerime alıyor, bu kez de kadına ve doğmakta olan yeni güne sığınmaya karar veriyorum.

Kendimi kadına, şarkıya ve seher yeline bırakıyorum..

Şarkıya katılmak, kadının çığlıklarını adresine ulaştırmak, çok uzaklarda ağladığını düşündüğüm çocuğa gitmek için yanıp tutuşuyorum.

Pılımı pırtımı toplamak, neyim var ne neyim yok dağıtmak, sonra da kente dağılmak, bütün göçmen evlerini dolaşmak, kendi yalnızlıklarında yaşayan bütün göçmenleri Dom meydanında toplamak, hepsini de özlemini çektikleri yere taşımak, sevdiklerine kavuşturmak istiyorum.

Vuslatın postacısı olmak, göçmenleri özlem acısından kurtarmak, yarım kalmış sevdaları kavuşturmak, eksik hayatları tamamlamak istiyor, bunun hayalini kuruyorum.

Göçmenlerin geri dönmek istemediklerini bildiğim halde böyle bir hayal kuruyor, kendimi aldatarak avutmaya çalışıyorum.

Onlar terk etmek zorunda kaldıkları ülkelere dönmek istemiyor, geride kalmış yakınlarını bulundukları yere almak istiyor, ancak Avrupa’da yükselen görünmez duvarlar sebebiyle de bunu başaramıyorlardı.

Yılda yedi yüz bine yakın göç alan Avrupa artık yeni göçmen istemiyordu. Bunun için de Afrika’da toplama kampları oluşturuyordu. Göçmenler açık denizlerde, ya da toplama kamplarında günlerce aç-susuz kalıyor, binlercesi yolda ölüyordu.

Kazara Avrupa’ya ulaşan olursa da hemen geri gönderiliyordu.

Yalnızca son bir yolda Avrupa’dan yüz bine yakın insan sınırdışı edilmişti ve her ülkenin yabancılar dairesinde harıl harıl sınırdışı edileceklerin listesi hazırlanıyordu.

Göçmenler artık istenmiyordu. Avrupa yeter artık diyordu ve baskıdan bunalan, açlıktan kaçan insanların gidecek başka bir yerleri de bulunmuyordu.

Hayat ırmağı ise kendi mecrasında usul usul akıyordu.

Zamanın böceği sonsuzluğun kozasını örmeye, dünya kendi ekseninde dönmeye, kadın da şarkı söylemeye devam ediyordu.

Şarkı söyleyerek yaşadığı çöküntüden çıkmaya çalışan kadının şarkılarının biri bitiyor, diğeri başlıyordu.

Kadının çığlıklarını ve çok uzaklarda ağladığını düşündüğüm çocuğun hıçkırıklarını bir şiir gibi yazmak ve bu acının esrarını çözmek için yerimden kalkıyor, masanın başına geçiyorum.

Kadının ruhuna uygun bir acı seçmek için yüreğime ve elime yükleniyorum. Düşlerle gerçekleri iç içe geçirip, bilgisayarın ekranında yeryüzünde yaşanmış bütün acılara geçit resmi yaptırıyorum.

Bütün acıları teker teker içimden ve elimden geçiriyorum. 

GÜNAY ASLAN’in yazısı

538

Kürt kültürünü tüm baskı ve imkansızlıklara rağmen koruyup geliştirerek günümüze taşıyan Kürt dengbêjler hala sevilerek dinleniyor. Günümüzde Kürt sanatçıları, dengbêjlerin kılamlarından esinlenerek müzik yapıyor.

    Kürt kültürünün gelişimi için önemli katkıları olan Kafkasya’daki Kürt dengbêjlerden Reşidê Baso, Egide Tecir, Neçoye Cemal, Mecidê Sileman, Şeroyê Biro, Susika Simo, Zadina Şekir ve Belgia Qadir’in klamları hala müzikseverler tarafından sevilerek dinleniyor. Günümüzdeki birçok Kürt sanatçının esin kaynağı olan dengbêjlerin portrelerini okurlarımıza sunuyoruz.

Reşidê Baso

1927’de Talin’e bağlı Keleşbeg köyünde dünyaya geldi. 1969 yılında köyü yıkıldı. Reşidê Baso altmış yıla yakın Ermenistan’ın başkenti Erivan’da yaşadı, son birkaç yıldır Avrupa’da yaşayan Baso, şu anda 78 yaşında.

Reşidê Baso’nun hocası Neçoyê Cemal’dir. Reşidê Baso’nun 42 kılamı Erivan Radyosu’nda kaydedilmiştir. Usiv Bege, Peyayo Qurban, Feleke ve daha birçok kılamını Erivan Radyosu’nda söylemiştir. Reşidê Baso kılamlarını Kürt ezgisiyle söylerdi, gırtlaktan çıkan sesi bile Kürtlüğe aitti, Kürtlüğü dillendirirdi. Reşidê Baso’nun “Mevan” isimli kılamı, halen halk arasında çok söylenir. İlk kez de “Mevan” kılamını söyleyen Reşidê Baso’dur. Mevan kilamı ezgisiyle, ahengiyle, stiliyle kısacası herşeyiyle Kürtçeydi.

Dengbêjler arasında herşeyiyle Kürtlüğe ait olan sayılı birkaç kişi varsa, işte onlardan biri de Reşidê Baso’dur. Bu dengbêjler sayesinde Kürt kültürü, sanatı korundu ve günümüze taşırılabildi. 1964, 1965, 1966 yıllarında yani üç yıl boyunca Erivan Radyosu’nda kılam seslendirdi.

Egide Tecir

Egide Tecir; Talin alanına bağlı Sincali köyündendir. Babası Ermeni soykırımında öldürülmüştür. Kendisi Ermeni katliamında Kürtlere yapılan katliamı da yakından yaşadığından, yaşadıklarını acılı bir sesle birlikte söylediği Kürtçe kılamlara yansıtmıştır: “Siyabend dibeee / Memere Xece de rabê / Mala tê xerabê ezê ve sibê dinerim…”

Neçoye Cemal

Sovyetlerdeki Kürtlerin en büyük dengbêjidir. Neçoye Cemal, çok antika kılamlar söylerdi. Gördüğü herşey üzerine kendiliğinden kılamlar üretir ve çok güzel de söylerdi. Neçoye Cemal; Kawis Ağa, Hesen Cizrevi, Şekiro gibi, kılamları en güzel okuyanların ve yaratanlar dengbêjlerin arasında yer alıyor. Cemal, Kürdistan’dan gelmiştir. Kürdistan’da ne kadar dağ, çiçek, güzellik, yiğitlik varsa Cemal bunların hepsini kılamlara öyle yansıtırdı ki; insan kendisini Kürdistan’da yaşıyor sanırdı. Diğer birçok dengbêj, Cemal’in öğrencisi olmuştur. Fakat Neçoyê Cemal, Erivan Radyosu’nda kılam söylememiştir. Erivan Radyosu’nun Ermenilerin güdümünde olduğunu düşünür ve “Sesimin Erivan Radyosu’nda çıkmasını istemiyorum” derdi. Cemal’in prensipleri vardı, kendisi Kars’tan gelmişti. Kadınlar üzerine söylenen birçok kılamı doğru bulmazdı, “Bunlar Kürtlük adına utanılacak şeylerdir” diye düşünürdü ve bu yüzden aşk kılamlarını söylemezdi. 1918’lerde Kürdistan’dan geldi, 1970’lerde de yaşamını yitirdi. Birçok insan için en büyük Kürt dengbêji Neçoyê Cemal’dir. Neçoyê Cemal profesyonel bir dengbêjdir. Kürt dengbêjliğinde Cemal, “denizde bir damladır” şeklinde tanımlanır.

Mecidê Sileman

Mecidê Sileman kendi başına Kürt kültürü ve sanatı olarak tanımlanıyor. Mecidê Sileman’ın kılamları çoğunlukla düğün kılamları, aşk ve sevgi kılamlarıydı. Mecidê Sileman, Aboviyan (Ermenistan’da bir şehir) grubundaydı da aynı zamanda.

Şeroyê Biro

İnsan O’nun sesine doymazdı, fakat Şeroyê Biro Neçoye Cemal kadar kılam bilmezdi, onun kadar çok yönlü değildi. Şeroyê Biro öldüğünde yaklaşık 82 yaşındaydı, aynı zamanda davulcuydu ve Tiflis’te kalıyordu. 1918’lerde Kürdistan’daki katliamlardan kaçarak gelmişti. 1970’lerde yaşamını yitirdi. Şeroyê Biro’nun çok güzel bir sesi vardı. Şeroyê Biro Kürdistan sanatının stilini, makamlarını yaşatıyordu. Biro, Tiflis’in bir köyünde tarlalarda çalışarak yaşamını sürdürüyordu.

Susika Simo

Eski Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kürtler içerisinde ilk Kürt kadın dengbêji, ilk Kürt kadın sanatçı Susika Simo’dur. Çünkü Susika Simo, 1946 yılında Kürt halkı adına ilk kez sahneye çıkıp Kürtçe kılam söyleyen kadın dengbêjdir. O zamana kadar devlet nezdinde kabul edilen hiçbir Kürt dengbêji olmamıştır ve Susiko Simo ilk kez devlet sahnesinde Ermenistan’da kılam söylemiştir. Kulya Neftalyan’la birlikte çalışıyordu ve sadece Ermenistan’da değil, Gürcistan’da yani tüm Sovyet ülkelerinde sahneye çıkıp kılamlar söylemiştir. Kulya Naftalyan’ın kendisi halterciydi, Susika Simo ise ses sanatçısıydı. Kulya Naftalyan sporcu olarak, Susika Simo ise; bir Kürt sanatçı olarak sahneye çıkıyordu. Susika Simo Ermeni olan Kulya Naftalyan’ın eşiydi. Ermenistan’da Flarmonya sahnesi vardı ve bu sahne on iki azınlık halkın kültürlerini, sanatlarını, yeteneklerini, sergiledikleri en büyük salon ve mekandı.

Flarmonya’ya sadece azınlık halklar değil, Ermeni, Rus ve her halktan insanların gelip, sergilenen yetenekleri, sesleri izledikleri, dinledikleri popüler bir yerdi.

Mesela Belgia Qadir, Aslika Qadir, sadece Erivan Radyosu’nda kılam söyleyip sonra evlerinde oturmuşlardır. Ama Susika Simo sadece Erivan Radyosu’nda kılam söylemekle kalmamış, ilk sahneye çıkan, ilk tüm Sovyet ülkelerini gezip Kürt sanatını dillendiren kadın sanatçıdır. Susika Simo sahne sanatçısıydı. Simo, Erivan Radyosu’nda ilk söylediği “Miho” kılamıyla tanındı ve bu kılam sayesinde sevildi. Susika Simo sevdiği Ermeni biriyle evlenmişti. Fakat toplumun feodal, katı gelenekleri Susika Simo’nun Ermeni biriyle evlenmesini hoş karşılamadı, kabullenmedi. Susika Simo, bu evliliğinden dolayı, Sovyet Kürtleri arasında fazla sevilmemiş, trajik bir yaşamı olmuştur. Çünkü Sovyet Kürtleri kendi dinlerinden, kendi halkından olmayan biriyle evlenmez ve evlenenlere karşı da hor yaklaşır ve onun bu evliliğini kabul etmezler, toplumun deyişiyle; “kötü kadın” gözüyle bakarlardı. Bu yüzden Susika Simo’ya karşı ucuz yaklaşımlar gelişti, hatta ve hatta toplumdan dışlanmayı bile yaşadı, çünkü herşeyden önce Susika Simo bir kadındı. Kürt halkının katı geleneklerinin aşılamayan bazı yönlerini Susika Simo her yönüyle aşan biriydi. 1965’lerde Ermenistan’da o dönemlerin en büyük ve ünlü yeri olan Kızıl Meydan’da konserler verirdi. Herkes Susika Simo’yu dinlemek için günler öncesinden bilet alır ve salona girmek için saatler öncesinden sıraya girerdi. Susika Simo konser verirken, sarı, yeşil, kırmızı elbiseler giyer ve başına da kefye bağlarlardı. En çok da “Devra berê, devra berê, Belengaz bû, Lenin rabu em xilas bu, Nave Lenin şirin şa bu… “ şarkısını söylerdi.

Söylediği tüm kılamlar Kürtçe motifliydi. Simo,o dönem imkansızlıklardan dolayı kaset çıkaramamıştır.

Zadina Şekir

Zadina Şekir de, Erivan Radyosu’nun yanı sıra, sahne sanatçılığı yapmıştır. Bir Ermeni’yle evlendiği için Kürtler arasında fazla kabul görmedi. Toplumu tarafından bir dışlanmayı yaşadı, çünkü o zamanlar Êzidî Kürtler Ermeni biriyle evlenemezlerdi. Zadina Şekir’e karşı dışlayıcı yaklaşımlar, hoşgörüsüzlük en sonunda eşinden ayrılmasına neden oldu. Sovyetler döneminde Zadina Şekir, Egide Cimo’yla birlikte bir orkestra kurdu, konserler verdi. Söylediği kılamlardan bazıları şöyle: “Dêra sore biçuk e, Lê lê lê lê, Hevî vî hevî vî hevî vî, Emer axa xere nebîni.”

Belgia Qadir

Efoye Eset’le birlikte kılam söylüyordu. “Ximşami sere reyê uy aman uy aman…” kılamıyla tanınıyordu. Belgia Qadir, Karapete Xaço ile birlikte de bazı kılamları söylemiştir. Karapete Xaço, piyasaya çıkan kasetinde Belgia Qadir’le bazı kılamlar seslendirmiştir. Belgia Qadir genelde ikili söylenen kılamlarda seslendirmeler, yani düetler yapmıştır. “Miho” kılamını çok güzel söylediği belirtiliyor. Qadir, “Welate min Kurdistane” parçasıyla ünlendi.

Bu kılamın sözlerini Egide Cimo ile Babayev Keleş yazmıştı. Bu kılamı önce bir erkeğin seslendirmesini istediler, ancak daha sonra bir kadının seslendirmesinin daha iyi olacağı söylendi ve Belgia Qadir uygun görüldü, bu yüzden ilk kez bu parçayı O seslendirdi ve ilk kez Erivan Radyosu’nda söylediği bu parçayla tanındı.

KÜLTÜR SANAT SERVİSİ
Özgür politika gazetesinden alınmıştır…

55

Kardak kayalıklarına keçi bırakmaydı, it dalaşıydı derken, şimdi de baklava tartışması çıktı başımıza. Baklava Türk tatlısı mı Yunan tatlısı mı? Yok, ‘tatlı’ kelimesini de kaldırmışlar ortadan, kafadan giriyorlar meseleye:     

Baklava Türk mü Yunan mı? Zeytinyağlılar konusundaki ustalıklarını her zaman bir ‘halkların kardeşliği’ kapsamında övdüğümüz Yunanlılar kalkıp ortaya bir laf atıyor ‘Baklava Yunan işidir’ diye; Türkler de yüklenmiş bir Kuvay-i Milliye ruhu, ‘Laaaynnnn Türk’tür baklava deyyus düşman!’ diye. Bizim tırsonek Kürtlerden biri de ortaya atlayıp, ‘Hop hop, Antep’ten bu yana lo kimin yurdu?’ demiyor.

Bu tartışma sürerken şahsen ben çok içerledim. Baklava ve Tatlı Üreticileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Yıldırım’ın konuşmasına bakın: ‘Göçebe Türkler, yerleşik olmadıklarından fırın yerine at üstünde kolaylıkla taşınan ince sac kullanıyordu. Ekmek yerine, sac üzerinde pişmiş yufka yiyorlardı. Bu gelenek halen Anadolu’nun pek çok yerinde sürüyor. Orta Asya’da bol bulunan cevizin, bu ince yufkaların arasına iptidai bir şekilde koyulmasıyla cevizli baklavanın tarihçesi başlıyor.’ Karrrrdeşim, bu Anadolu’nun hangi bölgelerinde at üstünde sac taşıyorlar, bize de söyle? Hadi taşıdılar, sacı yaptılar da bu baklavayı bozkırda icat etmek nerden çıktı? Ayıp ayıp!!

Benim asabımı bozan, Kürtlerin baklavasının böyle özünden uzaklaştırılması da değil; Kürt böreği ve Kürt kolasına kimsenin ses etmemesi. Kürt böreğinden başlayalım… İçinde yağ olan düz hamur… İsteğe göre üstüne de pudra şekeri… Ki ben bundan nefret ederim. Yine aynı şekilde ‘Kürt kolası’ dedikleri ‘ava susê’… Acı, tuhaf bir su… Yani şimdi baklava gidecek elden, biz bu Kürt kolası ve Kürt böreğine fit olacağız. Katiyen kabul etmiyorum. Aklı başında olan da kabul etmez bence.

Devam edelim… Bir diğer tartışma ise Ağrı dağının Türk dağı mı Ermeni dağı mı olduğu… Yok efendim ne Ermeniler vazgeçermiş bu dağdan ne de Türkler… Kürde soran yok, bu dağdan memnun musun, var mı bir şikayetin, elinden alsak üzülür müsün diye. Tabii ben bu noktada Kürde de kızmak istiyorum. Doğubeyazıtlılar uyuyor misal!. Belediye veya oradaki kurumlar öncülük görevi yapamıyor. Küçük Ağrı Dağı’na fit olacaklar neredeyse. ‘Yaw tişt nebu’cu kişilikler… Benim iki koyunum olsun, bir çeşmem, iki dönümlük tarlam olsun bana yeter mantığı. Bir acizlik, bir değer yitimidir ki almış gidiyor.

Demek ki duruma el atılması lazım. Bu konuda kimi önerilerim olacak. İnanıyorum ki Antep’te özlü baklavacı arkadaşlar vardır. Antep ile Doğubeyazıtlılar gücünü birleştirmeli bence. Bir kampanya örgütlenmeli. Ağrı Dağı’nın zirvesinde baklava yeme kampanyası neden olmasın? Çok mu zor iki kilo baklavayı Ağrı’ya çıkarmak? Ne oldu bize? Nerede Kürdün milli duygusu, nerede ezilenlerin çelik iradesi? İki paket kaçak çay için mayınlı arazilerden geçmeyi göze alıp da koca dağ elden giderken seyretmek de nedir?

Düşünüyorum da, baklavayı hazır götürmek yerine, malzemeler alınıp dağın başında açılamaz mı yufka? Adam diyor at sırtında sac taşırlarmış da gittikleri yerde yufka açarlarmış. O böyle bir laf etmeyi biliyor da bizim Kürtler iki torba unu katırın sırtına atıp çıkamıyor mu zirveye? Bence çıkılınır arkadaşlar? İsteyince her şey olur. Yeter ki duruş sağlam olsun. Bunu öneriyorum ve inanıyorum ki birileri çıkıp, böyle bir organizasyonu gerçekleştirir. Ben yapamayacağım çünkü yufka açmayı bilmiyorum. Uzun yürüyüşlerde ise rezil oluyorum. Her neyse, takılmayalım buna…

Evet, özetle önerim budur… Ağrı’ya baklava yeme tırmanışı… Farzı misal götür oraya davul zurna. İki tur da halay çek. El alem nasıl ki Kardak kayalıklarına keçi bırakıyor, sen de bırak oraya bir eşek iki kedi, oldu bitti.

Ha, bu arada, baklavalarda tereyağını bol kullanın. Açık havadır, bir şey olmaz.

FİNCAN XANİM

25

Diyarbakır’da her yıl 31 Mayıs- 4 Haziran tarihleri arasında düzenlenen festivalde Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Ermenice ve Lazca şarkılar söylenecek. Festivalin ünlü konuğu ise Djivan Gasparyan. Onca yoksulluk ve şiddet varken, festivallere de gerek var.

Anımsamanız muhtemeldir, ki bu nedenle de tırnak içine alınmıştır, “onca yoksulluk varken”. Evet bu güzel ifade, ünlü bir yazar tarafından müstear bir adla yazmış ve kendisine Fransa’da Goncourt ödülü kazanırdan kitabına ad olmuştur.   Romain Gary, “Onca yoksulluk varken” romanını, Emile Ajar takma adıyla yazmıştı. Yaşamına son verdiği 1980 yılında bıraktığı mektubunda da bunu dile getirmişti.

Festivaller neden yapılır?

Kuşkusuz bir roman ya da edebiyat eseri için “Onca Yoksulluk Varken” çarpıcı bir isimdir. Ama iş “onca yoksulluk varken, bir takım işleri, mesela festivalleri belediyeler ya da diğer kurumlar niye yapar?” dediniz mi, sözün o noktasına bir kerteriz gerekir.

Tabii durup düşünmek de.Yıllar önceydi, 90’lı yıllar.

Diyarbakır’ın Refah Partili Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Bilgin, Orhan Asena Şehir Tiyatrosunu kapatmaya karar vermiş oyuncularını da Sur Belediyesine oyunculukla alakası olmayan işlere sürmeye niyetlenmişti.

Yıllardır şehrin tiyatro sanatından birebir tanıdığım oyuncu arkadaşlar sıkıntılıydı.

Bir çok kapıya başvuruyorlardı.

Ahmet Bilgin: Tiyatro kapatan belediye başkanı

O tarihlerde Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odasında Yönetim Kurulu Başkan Vekiliydim. Belediye Başkanı Ahmet Bilgin Bey, oda başkanı rahmetli Felat Cemiloğlu’na önceden randevulu olarak ziyarete gelecekti.

Her zamanki gibi usulden olduğu üzere Felat Ağabeyle sohbetimizde “Belediye başkanı ile neler konuşulabilir?” diye bir beyin jimnastiği yaptık.

Sizden iyi asfalt yıl yapan çıkar

Aradan yaklaşık 15 yıl geçmiş olmasına rağmen aynen şunları söylemiştim.

“Ağabey, bence belediye başkanına şu tiyatronun kapatılma olayını sorun. Deyin ki; Siz bir belediye başkanı olarak çok iyi asfalt yapabilirsiniz.

“Sizden sonra çok daha iyi asfalt yapan bir başka belediye başkanı gelir ve sizin iyi yaptığınız asfalt unutulur.

“Ama tiyatro kapatan ve oyuncularını da süren bir belediye başkanı olarak kentin tarihine geçerseniz bu kolay unutulmaz. Ve hep sanata düşman bir başkan olarak anımsanırsınız.”

“Haramdır” diyorlar

O Refah Partili Belediye Başkanı Ahmet Bilgin (ki sonradan bir akademisyen kimlik de alarak Hukuk Doçenti oldu) aynen şu yanıtı verir:

“Doğru diyorsunuz da Felat Bey, benim meclis üyelerim böyle istiyor. ‘Bunlara verilen ve harcanan paraya, yazıktır, haramdır’, diyorlar. Kusura bakmayın kapatmak zorundayım.”

Gerçekten de şehir tiyatrosu beş yıl boyunca perde açamadı.

Ve perde açıldı

Sonra 1999’da Halkın Demokrasi Partili (HADEP) belediyeler geldi. Şehir Tiyatrosu yeniden, daha güçlü bir performansla perde açtı.

“Sanata Evet” diyerek çalışmalarına başladı.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, o günden bu yana, tam yedi yıldır, aralıksız olarak perde açıyor.

Şimdi “Neden böyle, uzunca bir giriş yaptın. Hem de yakın tarihe gönderme yaparak”, diye sorulabilir.

Nedeni şu:

Festivalin bütçesi azaldı

Bu yıl Diyarbakır’da kültür ve sanat Festivalinin,

31 Mayıs-4 Haziran tarihleri arasında altıncısı yapılacak.

Önceki yıllara göre hem daha kısıtlı, yüzde 60’ı azalmışmış bir bütçeyle; hem de daha kısa bir zaman aralığında festival yapılacak.

HADEP’li, Demokratik Halk Partili (DEHAP) ve Demokratik Toplum Partili (DTP) belediyelerin kültür politikaları ortada.

Yaptıkları festivaller, edebiyat günleri, sinema tiyatro etkinlikleri izlendiğinde, ayrıca kitlesel katılım boyutu ve etki gücü irdelendiğinde samimiyetleri net olarak anlaşılıyor.

Yerel yöneticilik tahlili

Buna rağmen, evet buna rağmen birilerinin “onca yoksulluk varken, onca işsizlik varken, özetle öncelikler sırlamasında onca talepler varken festivallere ne gerek var! Onlara harcanan paralarla bilmem falanca işler de yapılabilir” diyorlarsa, sıkıntımız çok…

Doğrusu bu belediyecilik, yerel yöneticilik tahlili ile ilgili bir perspektifte kilitleniyor gibime geliyor. Belediyeleri yatırım, istihdam kurumları gibi görmeyip, aksine hizmet üreten kurumlar olarak algılayıp ona göre politika üretmekle bağlantılı bir bakış açısına ihtiyaç var.

Tabi ki hizmet mantığı öncelikler sırlamasında başa oturuyorsa, “belediyelerin kültür, turizm ve kentin tanıtımı manasında festivallere de elbette gereksinimi var” gibi bir bakış açısı da hayatiyet buluyor gibi…

Beş dilde festival

Şimdi bu paragraftan sonra Diyarbakır’da artık her yıl rutin olarak düzenleme tarihi bile netleşen festivalin, bu yıl altıncısının heyecanı şimdiden Diyarbakır’ı kucaklamış bile.

Yine kısıtlı bütçesine rağmen dolu bir programla Diyarbakır 6. kültür sanat festivali, beş dilde (Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Ermenice ve Lazca) Gökkuşağının renklerinde buluşalım diyor.

Festivalde Kardeş Türküler, Koma Agirê Jîyan, Rojamed, Suzanna Barmani, Egîdê Cimo, Şahîya Stranan, Koma Rewşen, Ezginin Günlüğü dinletileri var.

Ayrıca “Kayıp Ruhların Işık Bahçesi” başlığı altında, Beyta Laleş’ten Laleş Ezidileri (Ezidi ezgileri), Metin Kahraman’dan Alevi Beyitleri, Cavit Murtezaoğlu’ndan Azerbaycan /İran Ehl-i hak ezgileri ile Diyarbakır Büyükşehir Belediye korosundan Klasik Kürt Edebiyatından Beyit ve Kasideler, sevenleri ile buluşacak.

Barış türküleriyle barışa çağrı

Dağın ve Denizin Divanı “Lazi Desthanepe ve Klamên Dengbêjan” başlığında Birol Topaloğlu, Kemal Boylar, Cemil Kesici, Ali Yurtseven, Şenol Topaloğlu, Hafız Şêxmûs, Feyzoyê Rizo, Egîdê Cimo, Apê Seyitxan, Behramo, Neama Xelîl ve Şêx Usif birlikte söyleyecekler.

Kazım Koyuncu ile Garabêt ê Xaço’ya gönderme yaparcasına.

Moğollar ve Kurtalan Ekspres, Servet Kocakaya ile birlikte; Kürt sanatçılarla buluşacak.

Çarnewa’dan Serhat, Xemgîn Bîrhat, Zinar Sozdar, Îbrahim Rojhilat, Peywan Arjîn, Ayfer, Koma Azad’dan Farqîn, Koma Çîya’dan Genim, Zûbêr Salih ve Xanemir ile Barışın çoksesliliği tüm dünyaya duyurulacak.

Festivalde yok yok

Paneller ve söyleşiler de olacak. Kürtçe Gazetecilik; Sami Tan, Tayip Temel ve Kakşar Oramar’ın katılımıyla yapılacak.

Enver Özkahraman ile İhsan Çolemergî, Hakkari Suretlerini Diyarbakır’a taşıyacak.

Vedat Türkali, Tarık Ziya Ekinci ve Canip Yıldırım “Dünden Bugüne Kürt Sorunu ve Çözüm yollarını” konuşacak.

Kakşar Oramar; “Dengê Nemiran” başlığı altında; Reşidê Baso, Şeroyê Biro, Meryem Xan, Hesen Zirek, Hesen Cızrawi ve Sûsika Simo üzerine bir sinevizyon eşliğinde bellek tazeleyecek.

Kürtlerin ünlü stand-up sanatçısı Murat Batgi Guhar “Tim” adını verdiği gösterisi ile izleyicilerine merhaba diyecek.

Tiyatro, sinema ve…

Tiyatro Boyalı Kuş “Bavullar” oyunuyla, Teatra Jiyana Nu “Mırına Anarşisteki” ile, Tiyatro Boğaziçi “Gülüşün Güller Açsın”la, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Mala Dînan la, Dicle Fırat Kültür Merkezi Halk Dansları gösterisi ile ve Çıplak Ayaklar Kumpanyası da “Mehmet Barışı Seviyor” oyunu ve dans gösterimleriyle Diyarbakır diyecek.

Siyabend û Xecê, Yürüyen Şato, Allegro, festivalin sinema eksikliğini tamamlayacak.

Resim, heykel, fotoğraf, karikatür ve yeni yaşam atölyesi ürünleri sergilenecek. Festival başlamadan 15 gün önce kursiyerleri ile buluşan Modern Dans, Tiyatro, Def, Ses Tekniği, Heykel, Resim, Foto Röportaj ve Geleneksel Müzik atölyeleri festivalle birlikte sanata yeni kazandırdıkları gençleri festival konukları ile buluşturacak.

Ahmet Arif anılacak

Diyarbakır’ın ünü dünyayı sarmış şairi Büyük Usta Ahmed Arif ölüm yıldönümüne denk gelen 2 Haziranda “Ahmed Arif ve Mahpusluk” paneli ile anılacak.

Panele Ahmet Hicri İzgören, İhsan Fikret Biçici, Refik Durbaş ve Şeyhmus Diken katılacak.

Gasparyan davetli

Usuldendir. Her yıl festivalin bir de ünlü konuğu olur. Bu yıl Diyarbakır’ın ünlü konuğu Djivan Gasparyan.

“Çok küçük yaşlarımda Ermenistan’da sessiz filmler vardı. Bu filmlerin hepsine giderdim. Sinema salonunun ilk sırasında hep müzisyenler, duduk çalanlar otururdu. Filmin hüzünlü yerlerinde hüzünlü melodiler, mutlu anlarında mutlu melodiler üflerlerdi.

“0 heyecan bana duduğu sevdirdi. Orada ilk tanıştığım ustalardan biri Markar Markaryan’dı. Sanırım 1943 yılıydı. Bana bir duduk vermesini rica ettim. Şöyle bir boyuma baktı, “senin boyun ne posun ne, sen önce okula git. Anan baban yok mu senin?” dedi. Annem o yıllarda vefat etmişti. Babamsa ordudaydı. Ben tek başınaydım. Baktı ki çok ısrar ediyorum, çıkardı cebinden bir duduk verdi bana.”

İyi ki festivaller var

Bugün dünyaca ünlü duduk ustası ve soyadını da Muş’un eski adı Gaspar’dan alan; Djivan Gasparyan, Diyarbakırlılara Duduk üfleyecek…

İşte böyle, demek ki Onca Yoksulluk, onca işsizlik, onca şiddet varken de festivallere ihtiyaç var.

İyi ki festivallere de ihtiyaç duyan belediyeler var.(ŞD/AD)

BİANET
Şeyhmus DİKEN’in yazısı

 

84

Kürt müziğindeki etnik öğeleri rock, caz ve popla buluşturan Ciwan Haco, yeni albümü ‘Off’ta, rock ve pop tarzında dinleyiciyle buluşuyor. Sanatçının eski tarzına alışkın olan dinleyicilerin bu değişikliğe henüz albüm yeni olmasına rağmen çok fazla ilgi göstermediği ortaya çıkıyor.

    ‘Off’, Kürt müziğinde kendi tarzını yaratmış ender sanatçılardan Haco’nun yeni çalışması. Albüm, Avrupa Müzik etiketiyle piyasaya çıktı. Toplam 13 şarkıya yer verilen albümde Aranjör Ayhan Evci’yle çalışılmış.

Türkçesi ‘Dostum Dostum’ olan ‘Felek’ dışındaki tüm şarkıların söz ve besteleri Ciwan Haco’ya ait. Albümde e-gitar, akustik gitar, trompet, saksafon, violin, darbuka, piyano, çello, ney, ud, bass, Hint sitarı’nın da aralarında bulunduğu birçok doğu ve batı enstrümanı kullanılmış. Sanatçı diğer albümlerinde olduğu gibi birçok yabancı müzisyenle çalışmış. Sanatçının bilinen tarzının epey dışında bir tarzda hazırlanan ‘Off’, sanatçının önceki çalışmalarından ciddi farklılıklar içeriyor.

‘Etnik öğeler zayıf’

‘Off’ta Haco’nun müziğindeki etnik öğeler geri plana düşmüş durumda. Yani folk-rock/caz/pop öğelerin yerini, pop-rock alıyor. Haco, daha önceleri Batı’yla Doğu öğelerini ustalıkla işlediği müziğini, Batı’nın daha fazla yoğunlaşmasına neden olacak şekilde değiştirmiş. Daha önceleri Haco’nun müziğinde enstrümanları kullanış itibariyle tatlı-sert bir hava h‰kimken son albümde piyasada çok sık kullanılan, alışık olunan piyasa melodi ve ritimleri duyuluyor. Bu anlamıyla albümde, Haco’ya ait özgün bir yön bulunmuyor demek abartı olmaz. Kürt müziğine ilişkin öğeler ise zayıf söz ve melodiler dışında hissedilmiyor. Albümdeki diğer bir değişiklik söz ve bestelerde görülüyor. Yeni albümdeki şarkıların hepsinin söz ve besteleri Ciwan Haco’ya ait. Geçmişte de kendisine ait bestelere albümlerinde yer vermesine rağmen, sanatçı, daha çok Egerxwîn, Qedrîcan, Dîlber Haco’nun şiirlerini ve anonim şarkılarını kullanıyordu. Müziğine felsefi ve mistik bir hava katan bu şiirlerin taşıdığı siyasal objeler de Haco’nun beğenilmesinde önemli bir unsur teşkil ediyordu. Toplumsal ve bireysel öğelerin bir arada sunulduğu, kimi zaman daha toplumsal, kimi zaman daha bireysel olanın ön planda olduğu bu şarkılar, yerini son albümde tamamıyla bireysel olana bırakıyor.

Batman’daki konserden sonra hazırladığı duygusal ‘Welatêmin’ ve otantik bir hava katan ‘Kale’ bu kompozisyonun dışında tutulabilecek şarkılar. Belki de Haco’nun eski tarzını az da olsa yansıtıyor bu iki eser.

Albümde söz ve bestesi sanatçıya ait olan ‘Kale’nin Mardin yöresine ait anonim bir şarkı olduğu iddia ediliyor. Bu iddianın önümüzdeki günlerde Haco’nun yeni tarzıyla birlikte başka bir tartışmaya neden olacağı görülüyor. Ayrıca ‘Dil Ketimê’nin müziği, ‘Na Na’daki ‘Sê Sê’ müziğiyle benzerlik gösteriyor.

Bir kuşağın sesiyle…

Haco, sesi, yorumu, müzikal tarzı ve şarkılarında kullandığı objelerle Kürt müziğinin ekol olmuş isimlerinden biri. Bir kuşağın ses ve müzikleriyle büyüdüğü Şivan Perwer, Koma Berxwedan, Nizamettin Ariç gibi sanatçılar arasında yer alıyor. Haco’nun müziğe başladığı ilk dönemlerden itibaren ilgiyi üzerine çeken bu özellikleri, Kürtlerin yasaklı konumuyla birleşince ortaya, binlerce dinleyicisi olan bir sanatçı çıkardı. İlk başlarda dilinin ‘anlaşılmazlığı’ndan, geleneksel Kürt müziğine özgün form katmasından dolayı ‘tuhaf’ karşılanan Haco, kısa bir süre zarfında sembol oldu. Yurtdışında yaşamasına, yasaklı olmasına rağmen kasetleri yayınlanır yayınlanmaz, herhangi bir rekl‰m/tanıtım ağı gerektirmeden Kürtlerin yaşadığı her yerde elden ele, şarkıları kulaktan kulağa yayıldı Haco’nun. Folk-pop, folk-jazz, folk-rock gibi nitelendirilen Haco’nun müziğine, özgünlükleri barındırması itibariyle ‘Ciwan Haco tarzı’ denebilir.

Etkisine alan değişim rüzgarı

Son yıllarda birçok Kürt müzisyenin ‘dünyaya açılma’, ‘daha fazla dinleyiciye ulaşma’ gibi hedeflerle yaşadıkları tarz değiştirme sürecine Ciwan Haco, bundan iki albüm önce girmişti. Bir sanatçının yeni tarzlar denemesi, müziğinde değişiklikler yapması kadar doğal bir şey olamaz. Bunu köklü bir şekilde de yapabilir. Ancak konserine yüz binlerin katıldığı, Kürtlerin dışında dünyanın birçok yerinde farklı topluluklardan dinleyicisi bulunan bir sanatçının bu tercihi, fanatikleri ve diğer dinleyicilerince yeterince anlaşılmış değil. Zira bazı dinleyicileri, sırf daha fazla kişiye ulaşma gibi bir nedenden dolayı böylesi bir değişimi anlayamadıklarını dile getiriyor. ‘Zaten yeterince dinleyicisi yok mu?’, ‘Kendi tarzıyla bunu başarmamış mıydı?’ gibi sorular ‘Ciwancılar’ın kafasında soru işareti olarak duruyor.

Anlaşılan dinleyiciler, politik sanatçı olmadığını son dönemlerde sık sık dile getiren Ciwan Haco’dan, Destana Egîdwhekî, Yerîvan, Zînê, Çeto, Dîyarbekir, Biluramin gibi, sadece politik içeriğiyle değil müzikal anlamda da güçlü parçalara imza atmasını bekliyor. İlk çıktığı dönemlerde genelden çok farklı müzik yaparak toplumda ‘tuhaf’ karşılanan, son günlerin moda deyimiyle Kürt müziğinde ‘ezberleri bozan’ ve halkın gönlünde taht kuran Ciwan Haco’nun bu sefer imza attığı ‘tuhaf’lığın ne kadar tutulacağını, önümüzdeki günler gösterecek.

FERİD DEMİREL – DİHA / İSTANBUL

VIDEO