27

Hip Hop, kapitalizmin insanı köleleştirmesine, iliğine kadar sömürmesine ve insanı bir nesneye dönüştürmesine karşı, sistem tarafından itilmişlerin, mülksüzlerin, lümpen proleterlerin itirazının kültürü ve müziğidir. Hip Hop aynı zamanda sömürge kültürlerin inkar edilmesine, yok sayılmasına karşın sömürgecinin kulağında patlayan bir isyan çığlığıdır. 1980’li yıllarda ABD’de siyahların beyazlarca ekonomik ve sosyal olarak ezilmelerine, siyasal ve toplumsal yaşamın dışına itilmişliklerine karşı bir itiraz olarak ortaya çıkan Hip Hop, kısa sürede tüm dünyaya yayıldı.    

İlk olarak ABD’de siyahların yaşadığı metropol gettolarında ortaya çıkan Hip Hop, toplumsal muhalefet aracı olarak da gelişti.

Böylece siyahlar, yarattıkları bu yeni müzik aracılığıyla günlük yaşamda karşılaştıkları çelişki ve sorunları anlatma imkanı buldular.

Hip Hop kültürünün izlerine binlerce yıl önce dünyanın başka yerlerinde rastlamak da mümkün. Afrika’da yaşayan kabilelerde hik‰yeler halen, davul ritimleri üzerine söylenerek nesilden nesile aktarılıyor.

Kürtlerde bu görev dengbêjlerle sürdürüldü. Türklerde ise Müslümanlığa geçmeden önce bu görev Şamanlarındı.

Hip Hop gibi isyan ve itiraz müziği her ulusun egemenlerine karşı ezilen yığınların yarattığı kültürün kökünde gizlidir. Eğer Hip Hop sadece Afro-Amerikanlara ait olsaydı yer kürede başka bir kültürle özdeşleşemez ve sınırlarını aşamazdı.

‘Serhildan müziği yapıyorum’

Kimilerinin dengbêj müziğine de benzettiği Hip Hop, son yıllarda Kürt müzisyenler arasında da giderek yaygınlık kazanmaya başladı. Kürt müziği içinde Hip Hop henüz doğuş aşamasında ve özgün kimliğini yakalayamamış olsa da Azad, Serhado, Şiwan Erdal, Dez Deniz, Kine Em ve Doşka gibi genç müzisyenlerin estirdiği rüzgar ile Kürtler arasında beğeniyle dinlenmeye başladı. Kürt Hip Hop’çulardan biri de 22 yaşındaki Serhado. İlk albümü geçen yıl Kom Müzik tarafından çıkarılan Serhado, ailesinin 1970 yılında Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Halax köyünden göç ederek İsveç’e yerleşmesi sonucu sürgünde dünyaya gelmiş bir Kürt genci. Stokholm’de büyümüş. Hip Hop müziğiyle 13 yaşındayken ilgilenmeye başlayan Serhado, ilk şarkılarını İsveççe yapsa da son dönemlerde tamamen Kürtçe müzik yapıyor. İsveç müziği ve diğer ülke müziklerinin kendi üzerinde çok etkisi olduğunu ifade eden Serhado, neden Hip Hop müziği yaptığına ilişkin olarak şöyle diyor: ‘Ben 6 yaşındayken bir arkadaşım bana bir albüm hediye etti, Chris Cross grubunun albümüydü, benim için güzel ve hoştu ve ayrıca çok ilgimi çekti. Bu şekilde Hip Hop kültürüne yaklaştım. Onların sözleri, davranış ve haraketleri benim hoşuma gitti. Başta o müziğin dinleyicisi oldum, sonra kendim o müziği yapmaya başladım.’ Serhado, Kürt Hip Hop’unun serhildan müziği olduğunu savunarak şöyle diyor: ‘Hip Hop’un içinde umut var, yani bizim Kürtçe müziğimizde olduğu gibi, başımıza ne geliyorsa, biz kalkıp halay çekebiliyoruz. Biz h‰l‰ ezilen bir halkız ve ayrıca Hip Hop dengbêjlik stiline, kemençe stiline de çok benziyor. Düşüncelerini ve duygularını daha rahat dile getiriyorsun.’

‘Kürt kültürünü yansıtmak istiyorum’

Kürt Hip Hop’unun Kürtçe müzik içinde yeni bir tarz olduğuna dikkat çeken Serhado, kendi müziğini ise şöyle ifade ediyor, ‘Halka bağlıdır, halkın özgürlük mücadelesinin kurum ve partilerine bağlıdır. Bizim yaşlılar bile müziğimi seviyorlar, çünkü şarkıların içeriği anlam doludur, şarkıların içeriğinde bir mesaj var ve bu mesaj halkın çektiği acıları dile getiriyor.’ İlk albümüyle amacına ulaştığını ve Kürt müziğine yeni bir kapı açtığını belirten Serhado, ‘İlk albümle amacıma ulaştığımı düşünüyorum. Ama bundan sonraki albümlerim daha iyi olacak, daha profesyonel olacak. Çünkü bundan sonra daha çok Kürt müziğini ve kültürünü müziğime koymak istiyorum.’ Yeni albümü için bazı projeleri olduğunu ifade eden Serhado, ‘Yeni albümümde kemençe ile bir şarkı söylemek istiyorum. Benim ve içinde yaşadığım toplumun duygu ve acılarını dile getirmek istiyorum. Çünkü ben de bu toplumun, bu halkın bir parçasıyım. Bu stilime de devam edeceğim, bu stilimle gelişmek istiyorum, kendimi geliştirmek istiyorum, gün geçtikçe tarzımın iyi olmasını istiyorum. Kısaca yeni albümde daha çok Kürtçe daha çok Hip Hop olacaktır. Albümden ziyade daha çok konser vermek istiyorum, canlı bir grup ile.’

SEYDA BEKRİ
Kaynak:ozgurgundem.net

39

Sesin ve sözün ustalarından biri olarak kabul edilen Mardinli dengbêj Miradê Kinê, ölümünün 13. yılında İstanbul’da bir etkinlikle anılıyor. Bir dil yaralıysa, acılıysa, çığlığı bütün evreni sarar. Önce dağlarda yankılanır dilin acısı. Sonra sırtlarında abaları, ellerinde asaları ve sözleriyle çıkar gelir dilin acısını taşımakta ustalaşmış adamlar ve kadınlar. Onlar, zihin hazinelerinde taşıdıkları sözleriyle, dilin yarasını sağaltmak isterler.                 

O dilin tarihini harf harf, hece hece, kelime kelime taşıyarak, yarayı sağaltmak için durmadan kanatırlar. Kuşaktan kuşağa yarılı bir dille bir tarihi taşımak azap zikridir, çileli ve meşekkatlidir. Kürt sözlü kültür geleneğinin başlıca mimarları olan dengbêjler bu çileli ve meşekkatli yolun erenleridir.

Siz hiç ‘ağzı var dili yok’ acısıyla karanlıkta yalınayak yürüdünüz mü? Kürt coğrafyasında bu yürüyüşü bir geleneği dönüştüren dengbêjlerdir. Onlar yasaklı gecelerin sıcak konuklarıdır. Onların arkasına düşen her Kürt, o yakılmış, yıkılmış, inkar edilmiş geçmişine gider. Çünkü dengbêjler sadece klamlar ve destanlar anlatan kimseler değildir. Onlar, Kürt kültürünün ve hem koruyucusu hem de kuşaktan kuşağa taşınmasının elçileridirler. Sözün ve sesin ustası, tanrısındır dengbêj. Sözü yaratan; ama yaratmakla yetinmeyip onu yoğuran, sonra nefesiyle biçimlendiren, estetize eden ve ardından da bir neyzenin neyi gibi olan dudaklarının arasından dışarıya üfleyip salıverendir dengbêj. Kürt kültüründe dengbêj sese ve söze hükmedendir. Geleneğin aslında dengbêj salt söyleyen değil, söylediklerini yaratandır. Dengbêj sesin ve sözün tanrısıdır.

Sesin ve sözün tanrılarından biri de Mardinli dengbêj Miradê Kinê’dir. Ölümünün 13. yılında İstanbul’da anısına düzenlenecek bir etkinlikle anılacak olan Miradê Kinê, dengbêjlik geleneği için önemli bir yere sahiptir. Muammer Karaca Tiyatrosu’nda 23 Aralık’ta düzenlenecek anma etkinliğinde, Kinê’nin klamlarından ve Şivan Perver, Ciwan Haco gibi sanatçılar tarafından seslendirilen bestelerinden örnekler verilecek.

Yüzlerce bestesi dillerde…

1942 yılında Mardin’in Dargeçit ilçesinin Gêra Cehfer köyünde dünyaya gelen Miradê Kinê, 22 yaşına kadar köyünde yaşadı. Bu yıllar içinde babasından ve amcasından rebab (kemam) çalmasını ve Kürt destan ve klamlarını öğrenen Miradê Kinê’nin kısa süre içinde Bölge’de adı duyulmaya başladı. 1970’lerden sonra dengbêjlik geleneğine bağlı olarak Bölge’de dolaşan klam ve bestelerini seslendiren Miradê Kinê, Midyat, Nusaybin, Batman ve Van’da kısaca Bölge’de herkesin tanıdığı bir dengbêj olmaya başlar. Yıllar içinde Kürt coğrafyasına ve Avrupa ülkelerinde yaşayan Kürtler arasında da tanınmaya başlayan Miradê Kinê, malamin, mala elîyê yunus adlı besteleri yüzünden tutuklanır ve bir ay tutuklu kalır. Bugün yüzlerce bestesi Kürt sanatçıları tarafından seslendirilen Miradê Kinê, rıbab (kemence) denbêjliğinin de miri olarak bilinir. Bugün Bölge’de rıbab çalan çoğu dengbêj ve sanatçılar Miradê Kinê’nin etkisi altındadır. Büyük bir miras bırakan Miradê Kinê, Kürt müziği ve edebiyatıyla uğraşan hemen herkesi besteleriyle etkilemiştir.

Miradê Kinê etkinlikle anılıyor

Kürt dengbêj geleneğinde bir Xerapete Xeco, bir Şakiro, bir Evdalê Zeynikê ne ise Miradê Kinê de o’dur. Şivan’ın seslendirdiği Mala min, Ciwan Haco’nun seslendirği Ziravê, Miradê Kinê’nin bestesidir. Özellikle Ciwan Haco, her albümünde mutlaka bir Miradê Kinê bestesine yer vermiştir. 17 Aralık 1984’de Siirt’te yaşamını yitiren Miradê Kinê, Evînên Rêzan tarafından düzenlenen etkinlikle anılacak. 23 Aralık’ta Muammer Karaca Tiyatrosu’nda saat 13:00 ile 17:00 arasında düzenlenecek olan etkinliği Miradê Kinê’nin ailesi, yakınları, sevenleri ve dostları da katılacak. Bugün inkarcı devletlerin ısrarı karşısında, sadece Kürtler ve Kürtçe değil, Bölge’ye ait bütün diller, kültürler, kadim halklar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Keldaniler, Asuriler, Êzidîler, Süryaniler, Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Aleviler onyıllardır sistemli bir kültürel soykırıma tabii tutuluyorlar adeta. Bir ‘çakıltaşı’nı korumak için Anadolu toprağına bombalar yağdırmaktan, köyleri yakıp boşaltmaktan geri durmayan ve bu topraklardaki neredeyse bütün dillere ve kültürlere düşmanlık eden bu zihniyete karşı, kültürleri ve kadim dilleri sahiplenmek gerekiyor.

KÜLTÜR SERVİSİ
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

68

*Halkım beni tekrar onunla tanıdı ve sevdi. O şiirleimin dili oldu.
CİGERXWİN

*O bende depremler yaratıyor.
ZÜLFÜ LİVANELİ

*Acı, sevgi ve tutkuları büyük bir incelik ve duyarlılıkla ifade ediyor onu izleyerk dinledim ve çok etkilendim..
DANİELLE MİTTERAND     

*Şıvan aynı zamanda Kürt müziğinde bir yenilenm ve çağdaşlaşma hareketi başlatmıştır.
KENDAL NEZAN

*Evet o söylüyor, etkiliyor, değiştiriyor ve tüm bunları kürtçe yapıyor.
MEHMET UZUN

*O gerçek bir yıldız ve karizmadır
SHERİ LAİZER

*O sanaçı kimliğini onuruyla korudu.
SADIK GÜRBÜZ

*O bir halkın ÇIĞLIĞIDIR.
GRUP KIZILIRMAK

*Bence o kendi alanında tek isim. gerçekten dost herşeyden öte halkının ozanıdır.
İBRAHİM TATLISES

*Kürt müziğinde büyük bir cesaret ve umut kaynağı olmuştur. Geçmişin kültürel değerlerini ve klasik kürt ozanlarını geçmişin zifiri karanlığından günümüze taşımıştır.
FERHAT TUNÇ

*O elindeki tek bir sazla koca bir orkestra gibidir.
ŞANAR YURDATAPAN

*Şıvan iyi bir yorumcu ve davranışları ve sesi ile insanları derinden etkileyen bir ozan.
MELİKE DEMİRAĞ

*Ceylanlar onun türküleri eşliğinde suya iniyor.
Keklikler onun türküleri eşliğinde ötüşüyor.
Peşmergeler onun türküleri eşliğinde uyuşturulmadan ameliyat ediliyor.
Kardelenler onun isyancı türküleri ile kar örtülerini deliyorlar
Tomurcuklar onun türküleri patlıyor.
Ve kır çiçekleri onun türküleri ile halaya duruyorlar
MEHMET BAYRAK

*O bir güneş. O halkının özgürlük güneşi,
LADY DİANA

’’Ben bütün Kürtleri susturuyorum ama yine Şıvan Perwer çıkıp bir helbestiyle hepsini dağlara çekiyor.’’
*Saddam Hüseyin

1309

Ciwan Haco’dan duymaya alışık olduğumuz erotik müzik sözleri aslında Kürt halk müziğinde yüz yıllardan beri vardır.Örnekte vereceğimiz şarkı sözleri Miradko’ya ait.Mardinli olan ve 1990’lara kadar Kürt halk müziğinden eserler veren Miradko’nun şarkıları genelde erotiktir. Aslında Miradko’nun şarkılarına benzer yüzlerce eseri dengbéjlerin klamlarında ve Stranbéjlerin stranında ( şarkı) bulmak mümkündür. Miradko’nun “Peyrûza” adlı şarkısında erkek, evli sevgilisinden karşılık ister. Bir kez de olsa yeter diyor. Toplumda yadırganan bir olgu şarkıda rahatlıkla dillendiriliyor.    

Peyrûza ( şarkının orijinali yazının sonundadır)

Oy yaman sevgilim, oy yaman sevgilim Peyrûza
Oy sevgilim, oy sevgilim Peyrûza
Yüreğimin mayası Peyrûza

Vallah kocan pistir
Billâh kocan pistir
Memelerin elma misali
De ‘ Delikanlı gel oyna memelerimle’

Gel oyna memelerimle
Akşamdan sabaha kadar
Memelerimin terini yala
Gel yüreğimin mayası; gel.

Peyrûza kutsal kadın
Peyrûza kutsal kadın
Peyrûza Selvi boylum,
Sadece bu dünyayı yaşıyorum

Sadece bu dünyayı yaşıyorum
Misafirim ol
Gel misafirim ol
Ne olur benden başka kimseye söz verme
Hep rüyamdasın
Yüreğimin yazısı
Tatlı sevgilim
‘Beni doğrayın’ diyen köpek bir kocan var.

Oy yaman sevgilim, oy yaman sevgilim Peyrûza
Oy sevgilim, oy sevgilim Peyrûza
Yüreğimin mayası Peyrûza

Peyrûza Peyrûzcuğum oy Peyrûza Peyrûzcuğum
Her iki dünyanın hatırına
Anne babanın başı için
Kocanı gaflete getir

Beni konuk et
Dudaklarımı yüzünde gezdir
Ellerimi memelerine daldır
Bir kere izin ver bana
Ağzını dudaklarıma yapıştır
Bir kere dudaklarımı öp
İkinci bir kez istemem

İkinci kez istemem
Meme uçlarını göster.
Keşke ben olaydım
memelerin içine akan kişinin yerine
Keşke ben olaydım
memelerinin içine dalan erkeğin yerine

SADECE BU DÜNYAYI YAŞIYORUM

Şarkıda önemli bir vurgu da ‘Sadece bu dünyayı yaşıyorum’ diye erkek kendi arzularını korkusuzca dile getirmesidir.
Öteki dünya halk için gelecek umudu olduğu kadar korkudur da. Günahların cezalandırılacağı cehennem korkusu en büyük korkudur. Evli bir kadına âşık olmak bu yasaya karşı çıkmaktır. Erkek, öteki dünyayı ‘aşkı’ için hiçe sayarak ‘Sadece bu dünyayı yaşıyorum’ diyorum.
En büyük yasak deliniyor. Özel mülkiyetin en belirgin ‘ilahi’ yüzü olan tek tanrı dinlerde en büyük suç( günah) erkeğin en özel mülkü olan kadına karşı işlenen suçlardır.
Bazı durumlarda bireysel arzuların, ilahi korkulardan daha büyük olduğu sonucunu çıkartabiliriz.
Aşık bu sadece bu dünyayı yaşıyorum diye belirlemesinin kökleri Zerdüşt dinine götürmek mümkündür.
Bu dünyaya önem verme Zerdüşti bir inançtır.
Kürtler, her ne kadar Müslümanlığı kabul etmiş olsalar da öz geleneklerinden vazgeçmemişlerdir. Bilindiği gibi Kürtler, İslamiyet’ten önce Zerdüşt inancına sahipti. Zerdüşt inancında öteki dünya vardır fakat asıl ibadet bu dünyada kabul edilir. Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’da çiftçilik ibadet olarak tanımlanır. Yani varolana daha fazla değer verdiği sonucunu çıkartabiliriz.
Tabiî ki Zerdüştlük evli bir kadına âşık olmayı öğütlemiyor. Aksine, Zerdüştlük tek eşliliği savunmasıyla aile kurumuna daha fazla önem veriyor. Burada vurgulamak istediğim Zerdüştlüğün, ‘öteki’ dünyadan ziyade bu dünyaya önem vermesidir. Ve ister istemez bu görüş Kürt sanatçılarının eserlerine de yansımıştır. Sadece Peyrûza şarkısındaki bir sözden hareketle bu iddada bulunmuyoruz. Bu olguyu birçok halk şarkısında bulabiliriz.
Mesela ‘Télî’ şarkısında da
Dengbéj şöyle der:
“ Her an derim, Téli
Gece gündüz derim, Télî
Mezara girdiğimde derim, Télî
Melekler amelimi sorduklarında derim, Télî

Hayır ve günahlarımı sorduklarında derim, Télî
Bu dünyada ve öteki dünyada da derim, Télî”

Şarkı böyle uzayıp gider.
Tabi bunu aşkın büyüklüğü olarak da yorumlayabiliriz. Ancak burada öne çıkan ahiret değil dünya zevkleridir.

KÜRT HALK ŞARKILARINDA EN EROTİK ÖĞE MEMELERDİR

Kürt erotik şarkılarında memeler temel öğedir. Hemen hemen tüm halk aşk şarkılarında meme vardır.
Kürtlerin memeye verdikleri önemi dillerinden de anlayabiliriz.
Türkçeye geçen ‘meme’ kelimesi Kürtçedir; Türkçeye geçen ‘meme’ aslında meme ucu( Ayla) anlamına gelir. Kütçe meme ucuna ‘memik’ denir. ‘Memik’ emmek anlamına gelen ‘mijandin’ fiilinden türemiştir. Tüm türeme kelimelerde ses düşmesi ya da ses artması yaşanır. Hele bir dilden başka bir dile geçmişse bu kendiliğinden olur.
Kürtçede meme oldukça ayrıntılandırılmıştır.
Çiçik: kadın, erkek memesine denir.
Pésîr: anne kadın memesi. Ses düşmesi olmuş aslı ‘péşîr’ dir; süt veren kişi anlamına gelir.
Guhan: hayvan memesi.
Memik: meme ucu ( ayla)
**
Batı toplumlarında ve Kürt olmayan ortadoğu toplumlarında bir kadının memesinin başaksı tarafından görünmesi çok ‘ayıp’ sayılırken özellikle şehirle fazla içli dışlı olmayan Kürt kadınlarında bu normal bir haldir. Hatta çoğu zaman kadın, sokakta memelerini çıkartıp çocuğunu emzirebiliyor. Araba yolculuklarında da buna rastlanabilir. Kadın çok doğal bir eylemde bulunuyor. Anacak Kürtler şehirleştikçe bu doğallıktan vazgeçtiler. Batıda bir kadının memesini çıkartıp çocuğunu emzirmesi büyük bir olayken Kürtlerde ( ama şehirleşmemiş Kürtlerde) bu çok doğal karşılanıyor. Bunu ilkellik olarak yorumlamak mümkündür; fakat ‘uygar’ toplumların davranışının daha ileri olduğunu da söyleyemeyiz. Bunu erkeğin kadın bedeni üzerindeki özel mülkiyeti şeklinde değerlendirmek daha yerinde olur kanısındayım.

***

Peyrûza

Yar yeman, yar yeman, yar yeman, yar Peyrûza
Lé yeman, lé yeman, yar yeman, lé yaman Peyrûza
Havéna dilé min Peyrûza

Wele méré te pis e
Wellehi méré te pîs e
memiken te ji devla gûza
Kuro were pé bileyîze

De were pé bileyîze
Ji mexrebé heya sibé
Xwedana memiken min bialisé
Were were havéna dilé min Peyrûza

Peyrûza Peyrûz jiné
Peyrûza Peyrûz jiné
Bejna te ji daré riné
Wey Bejna te ji daré riné
Ez ketime rewşa diné

Ez ketime rewşa diné
Lé mévana mala miné
Wey mévana mala miné
Emaneté min li te bé tu soz nede kesî diné
Her daim li xewna miné
Tu yazîya qalbé miné
Şîrîné yara miné
Kûçiké méré te heye, xwe anîye gurandiné

Yar yeman, yar yeman, yar yeman, yar Peyrûza
Lé yeman, lé yeman, yar yeman, lé yaman Peyrûza
Hayîna dilé min Peyrûza

Peyrûza Peyrûzaké lé Peyrûza Peyrûzaké
Tu bi qedré re her dinya kî
Tu bi gora dé bava kî
Çima tu min mévan nakî
Méré xwe gafil nakî
Devé min li ser ruwakî

Devé min li ser ruwakî
Desté min di wan memikan kî
Çarek izna min bide
Devé min di wan lévan kî
Çarek devé min maç ‘ke
Çarek duduwan wem nakî

Çarek duduwan wem nakî
Seré wan memikan xuya kî
Hey xwezîya min bi wî kesî
Hey xwezîya min bi wî lawî
xwe di nava memikan dakî


Avaşin Yorulmaz�
Üreti-Yorum sitesinden alınmıştır

64

Baran Kültür Merkezi (BKM) birkaç haftadır Köln’de müzik dinletileri düzenliyor. Kürt sanatçılarını sigara dumanının, gürültü ve patırtının olmadığı nezih bir ortamda hayranlarıyla buluşturuyor. BKM bu etkinliğiyle Pazar akşamlarımızın kalite kazanmasına, hayatımızın renklenmesine, yaralı ve yorgun yüreklerimizin beslenmesine hizmet ediyor. Merkezin yöneticilerini bu çabalarından ötürü kutluyorum.

Ben insanın en kıymetli hazinesinin ‘zaman’ olduğuna inananlardanım. Bu yüzden zamanımı harcarken çok dikkatli davranırım. Paramı harcarken pek dikkat etmem, ama söz konusu zamanım olunca sakınırım. Zamanımı harcarken parasını harcamak zorunda kalan bir cimri gibi davranırım. Ne de olsa giden zaman geri gelmiyor. Hayat an be an yaşanıyor ve yaşandığıyla kalıyor. Her an, aynı zamanda son an oluyor. İyi ya da kötü, yaşadığımız hiçbir an’ın tekrarı mümkün olmuyor.

Maalesef hayat bize harcadığımız zamanı geri çevirme şansı vermiyor. Bu yüzden zamanın kıymetini bilmek, kullanırken dikkat etmek gerekiyor. Yapılan araştırmalara göre insanlar sahip oldukları zamanın ancak yarısına hükmedebiliyorlarmış. Diğer yarısını da kontrol dışı gelişen olaylarla tüketiyorlarmış. Zamanını verimli bir biçimde kullanmak isteyen birinin ise önce yaşama amaçlarını, ardından ise ilgi alanlarını iyi belirlemesi gerekiyormuş.

İlgi alanı denildiğinde ise benim aklıma ilk olarak müzik gelir. Müzik çocukluğumdan beri başta gelen ilgi alanlarımdan biridir. Kendimi bildim bileli ruhumu müzikle beslerim. Müzik dinlemekten müthiş zevk alır ve onunla motive olurum. Müzik söz konusu olduğunda zamanımı cömerte harcamaktan çekinmem. Müzik için ‘meleklerin dilidir’ derler ya, buna yürekten inanırım ve müzik dinlerken kendimi melekleri dinliyormuşum gibi hissederim.

Baran Kültür Merkezi’nin müzik dinletilerinin ilkine Köln dışında olduğum için gidememiştim. Ancak geçtiğimiz Pazar akşamı yapılan ikinci dinletiye gittim. Orada Delîl Dilanar’ı dinledim.. Dilanar’ın müziğinde beni özellikle hüzünlendiren bir yan var. Onun müziği melankolik ruhuma iyi geliyor. Delîl’i dinlerken- maalesef- daha çok kederleniyor, daha bir hüzünleniyorum. Delîl söylerken yaşadığım ortamdan, çevremden, her şeyden kendimi soyutluyor, herkesten uzaklaşıyor, derin yalnızlığımı ve kederlerimi yanıma alıp uzaklara gidiyorum. Aslında Kürt müziği genel olarak bol acılı ve kederli bir müziktir. Acı, keder ve hüzün müziğimizin doğasında vardır. Acı ve kederlerimizi estetik ve etkili bir biçimde dile getiren Delîl de doğal olarak bu kaynaktan beslenmektedir. Onun hüzünlü müziğine Kürt müziğinin melankolik kaynağı yataklık etmektedir. Fakat buna rağmen sanki Delîl’de hüznün dozu biraz daha fazladır. Ya da hüzün ona diğerlerinden daha çok yakışmaktadır.

Öte yandan Kürt müziğinin kaynağından beslense ve onun etkisinde olsa da Delîl’in farklı bir arayışın içinde olduğu da gözleniyor. Kendisinin de henüz net olarak ifade edemediği bir anlayış geliştiriyor. Ondaki bu arayışın gelip geçici bir heves olmadığını, popülist kaygılar taşımadığını söylemem gerekiyor. Son yıllarda Kürt müziğinde yaşanan tıkanma sebebiyle çoğu sanatçı açık bir savrulma yaşadı. Birçok sanatçı farklı müzik tarzlarına yöneldi ve popülizme kaçtı. Bu savrulma ve arayış sürecin en trajik örneklerinden biri Şivan Perwer’dir. Şivan yaşadığı tıkanmayı aşmak için birçok tarzı denemesine rağmen hiçbirini de tutturamadı. Başarılı olamadı ve eskiye dönmek zorunda kaldı.

Fakat Delîl’in arayışı bana farklı geliyor. Ben onun müziğine yakından bakınca karşımda post-modern bir dengbêj görüyorum. Bence Delîl Dilanar müziğiyle dengbêjlik geleneğini post-modern sürece taşıyan ve bu sürecin öncüsü olan bir sanatçıdır. Ve yine bana göre post-modern dengbêjlik önümüzdeki on yıllarda Kürt müziğinin korunmasında önemli işlev görecektir. Gerçi bu anlayış henüz emekleme aşamasındadır ancak, ayağa kalktığı zaman Kürt müziğindeki yozlaşmaya ve onu bekleyen asimilasyon tehlikesine karşı güçlü bir barikat oluşturacaktır. Nasıl eski zaman dengbêjleri sözlü Kürt edebiyatını ve müziğini koruyup geliştirdiler ve günümüze ulaşmasına hizmet ettilerse, Delîl ve onun gibi post-modern dengbêjler de Kürt müziğinin küresel çağda kendine saygın bir yer edinmesine hizmet edeceklerdir. Kürt müziği post-modern dengbêjlerin sayesinde kendi köklerinden kopmadan, kaybolmadan ve yozlaşmadan yaşadığı çağla yeni bir ilişki kuracak ve geleceğe uzanacaktır.

Delîl Dilanar’ın müziği onun şimdiki sınırlarının ötesinde böyle bir anlam taşımaktadır. Elbette yenidir ve elbette birçok yönden yetersizdir. Ancak hem yeteneklidir ve hem de amaçlarını iyi belirlemiştir. Gerisiyse emek ve çaba sarf edilerek gelecek ve gelişecektir.

Gıdasını Kürt müziğinin kaynağından alan Delîl oradan beslenmeye ve alt yapısını güçlendirmeye devam ederse gelecekte adından söz ettirecek ve şimdiki sınırlarının çok ötesine geçecektir.

Delîl Dilanar Kürt müziğinin Peter Gabriel’i olabilir. Bunu zaman gösterecektir. Bunu biraz da Kürt toplumunun yaşayacağı değişim ile Delîl’in yakın gelecekte netleşeceğini düşündüğüm tarzı belirleyecektir. Ancak gözlemlediğim kadarıyla Delîl de Gabriel gibi geleneksel olanla modern olanı harmanlamakta hayli başarılıdır. Ayrıca Peter Gabriel’in sesi gibi Delîl’in sesinin de Allah vergisi bir kişiliği vardır. Delîl’de de dikkat çeken her geçen gün kendini biraz daha hissettiren karizmasıdır.

Günümüzde Kürt müziği yeniden şekilleniyor. Eskinin geleneksel hamaset, dar siyaset ve ajitatif müzik tarzı epey bir zamandır tıkanmış bulunuyor. Ve bu tıkanmanın aşılması için de yaygın ve güçlü bir arayışın içinde olunduğu da biliniyor. Toplumsal dinamiklerdeki bu arayış Kürt müziğini derin bir değişimin eşiğine getirmiş bulunuyor. Yeni tarzlar yaratılacak, yeni dünyanın değer yargıları, çağın estetik anlayışıyla uyumlu bir anlayış ortaya çıkacaktır. Kürt toplumundaki derin değişim yakın gelecekte kendisini en çok Kürt müziğinde gösterecek, yeni Kürt sanatçılarıyla ifade edecektir.

Geleceğin Kürt müziği kesinlikle klasik Kürt müziği gibi bol acılı ve kederli olmayacaktır. İşte Delîl ve onun gibi sanatçılarımızın en çok dikkat etmesi gereken nokta burası olmalıdır.

Kürt müziği dinleyicilerini sadece hüzünlendiren ve kederli duygular sağnağı altında ezen bir tarzı geride bırakacaktır. Ruhumuzun bu kadar çok ezik olmasında elbette klasik Kürt müziğinin önemli payı vardır. Zira müzik doğası gereği dile getirdiği duyguları; acı ve kederleri dinleyicide yeniden yaratıyor. Bu özelliğiyle dinleyenin duygu dünyasını müzik belirliyor. Ama artık birçok şey gibi bu anlayış da aşılıyor. Kürt sanatçıları acı ve keder kadar, neşe ve sevince de yönelecek, şarkılarında hüzün ve mutsuzluk kadar, coşkuya ve mutluluğu da yer verecektir. Çağımızın baş döndürücü gelişmeleri Kürt sanatçılarına da yeni ufuklar kazandıracak, kültürde karşılıklı etkileşim gelişecektir. Bu yüzden de Kürt müziğinde kendine bir yer açmak ve geleceğe ulaşmak isteyen her sanatçı kendisini ‘ızdırap tellalı’ durumuna düşüren bol acılı ve kederli tarzdan uzaklaşmak zorunda hissedecektir. Müziğimizde bireyi, özgürlüğü, aşkı ve dünyayı kucaklamanın tarzı gelişecektir.

Sevgili Delîl Dilanar’a ve kimi Kürt sanatçılarının buna öncülük edeceklerini söylemek hiç de yanlış değildir…

GÜNAY ASLAN

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

17

Üniversitelerde saçıyla ya da başarısıyla dalga geçilen Hülya, tarih profesörüne akademik ders verecek duyarlılıkta açıklamalar yapmakta ama Yusuf Beyefendi bunu da anlamamakta… Zavallı kız, Esmer Dergisine demiş ki, “Benim babam Kürt, annem Ege’li… Ben melezim… Güzelliğim oradan geliyor… Nerede duruyorsun deseler ortada duruyorum derim…”

Yusuf Halaçoğlu’nun “Kürt kökenli Alevilerin Ermeni dönmesi” oldukları şeklindeki müthiş ifşaatlarına bir yenisi daha eklendi ve “Türkmen soyundan” geldiklerini öğrenen Kürt kökenli milletvekillerinin, habere çok sevinerek Halaçoğlu’nu boynuna sarılıp öptükleri ortaya çıktı…

Yusuf Halaçoğlu bir profesör ve üstelik devletin Türk Tarih Kurumu’nun başında… Bu sıfatları taşıyan bir kişinin, “Kürt kökenli milletvekillerinin Türkmen soyundan geldiklerini öğrendiklerinde sevinçten beyefendinin boynuna sarılıp öptüklerini” açıklamasındaki hazin durumu görebiliyor musunuz?.. Yusuf Halaçoğlu, Türkmen olma sevinciyle kendisini öpen milletvekillerine -onlar her kimseler- söylesin, ortada öpmeyi ve sevinçten haykırmayı gerektiren bir durum bulunmuyor… Benim de soyum Türkmen soyundan geliyor ve o kim olduğunu bile bilmediğim milletvekillerinden hiçbir soy sop üstünlüğüm yok, bunun için kimsenin boynuna atılıp öpmeye de gerek yok… Çocuklaşmanın ve iyice komikleşmenin de alemi yok…

 Konu aslında göründüğünden çok daha vahim… Çünkü devletin bu kadar hassas bir kurumunun başındaki profesör sıfatlı zatın, “Türkmen soyundan geldiğini öğrenen Kürt milletvekillerinin sevinçten zıp zıp zıpladıklarını” söyleyecek bir subjektivitenin içine girmiş olması, Türkmen soyu, Kürt soyundan daha üstün bir ırkmış anlamına çekilecek, kasım kasım kasılan açıklamalar yapması ağır ve utanılası bir durumdur… Bu beyefendinin sözleri buram buram ırkçılık kokmaktadır ve bu sözleri Avrupa’da birisi söylese hakkında dava açılması kuşkusuzdur… Oysa “Türkmen olduğunu öğrenen Kürt milletvekillerinin çocuk gibi boynuna sarıldıklarını” söyleyen profesör, Hülya Avşar’ın babasının Kürtlüğü’nü de bir türlü kabul etmemektedir… Üniversitelerde saçıyla ya da başarısıyla dalga geçilen Hülya, tarih profesörüne akademik ders verecek duyarlılıkta açıklamalar yapmakta ama Yusuf Beyefendi bunu da anlamamakta… Zavallı kız, Esmer Dergisine demiş ki, “Benim babam Kürt, annem Ege’li… Ben melezim… Güzelliğim oradan geliyor… Nerede duruyorsun deseler ortada duruyorum derim…” 

Hatta kızı Zehra için “Onun babası Karadeniz’li, dedesi Kürt, anneannesi Ege’li… Mükemmel bir karışım…” diyecek kadar tarih, kültür ve insanlık bilinciyle donanmış bir konuşma yapıyor… Bu olayda insanlığın, kutsal değerlerini ve birikimini temsil eden maalesef profesör sıfatlı kişi değil, bizzat Hülya Avşar… Kızı güzel bulup alttan alta, “güzelliği ve dişiliğiyle paraları götürüyor… Aslında kafa çalışmıyor…” diye küçümseyerek, kendi kafalarındaki bilgileri bir bok zannedenler bu olaya derinden eğilmeliler… Bir Kürt’e “Sen aslında Türkmensin” diyerek onu yücelttiğini sanan ve onun mutluluğunu topluma açıklayarak örnek rol modeller yaratmaya çalışan, ama aslında milyonlarca insanı derinden rencide eden kişi bu ülkenin Türk Tarih Kurumu’nun başındaki kişi… 

“Babam aşiretten geliyordu… Evde Kürtçe konuşurdu…” diyen Hülya Avşar’a, “Hayır Avşar’lar Türkmen soyudur” diye fetva veren de aynı resmi sıfatlı kişi… Kızcağız, “Önemli olan insanların Kürt, Türk, Çerkez veya Musevi olması değildir… Böyle bir ayrım yapmam… Bu ülkede sanatçıyım ve önemli olan Türk milletine hizmet vermemdir…” diyerek olayı kapatmaya ve devletin kurumunun başındaki kişinin ayıbını örtmeye çalışıyor… Ama profesör oralı bile değil… Amerikan tarihininin en önemli 100 filmi arasında üstelik 8. sırada yer alan Schindler’in Listesi filmini gördü mü acaba Yusuf Halaçoğlu… Bilmiyordur ya da biliyorsa eminim ki, “Tarihçiler o filmin gerçek belgelere dayanmadığını söylediler” diyecektir… 2. Dünya Savaşı esnasında Musevileri, Naziler’in toplama kampına gitmekten kurtaran bir Alman işadamının, Oskar Schindler’in öyküsüdür o… O olayın gerçeklere dayanmadığını iddia edebilen tarihçi David Crowe bile, filmin yönetmeni Steven Spielberg için, “harika ve tutkulu bir sinemacı” demişti… Spielberg’in o harika ve tutkulu sinemacı gerçekliğini, ruhsuz tarihçiliğe yüzbin kere tercih ederim ben… Üstelik ağlayarak çıkmıştım filmden… Beyefendinin açıklamalarını okuduktan sonrasında olduğu gibi utanarak değil…
Reha Muhtar/VATAN

44

Çocukluğumun soğuk kış gecelerinde, gümbür gümbür yanan sobanın sımsıcak ısıttığı köydeki evimizin salonunda, komşu çoçuklarla, Xanima Orre adındaki ninemizin etrafına toplanır birkaç saat süren mitolojik Kürt çirokları (masal) dinlerdik. Çirok bittiğinde ‘eka dîn beje, eka dîn beje’ derdik ve bizi kırmadan başka bir çirok anlatırdı. Böylece bir gecede bazen üç ya da dört çirok anlatırdı Xanima Orre ninemiz.

Amcazademiz Bako’nun hanımıydı. Komşu teyzemiz Zohrê Qoptir, kirvemizin hanımı Qira Bice ve daha niceleri, nur içinde yatsınlar uzun kış akşamları oturmaya gelirlerdi bize. Her geldiklerinde mutlaka bir çirok dinlemeden rahat bırakmazdım onları. Yöremizin Kurmancî aksanıyla duru, temiz bir dille anlatırlardı. Günümüzde o yörede konuşulan ve Türkçe’yle karıştırılanın aksine, içinde tek kelime Türkçe bulunmazdı çirok anlatan ninelerimizin lügatında.

Çocukluğumda dinlediğim bu manzum hik�yeler, destanlar ve masallar yasaklı kültürümüzün en saf ve berrak yüzü, en nadide değerleri olarak hafızama kazınmıştı. 1979 kışının bitimiyle mart ayının ilk günlerinde, bağlarımızın budaması ve bakımı için Antep’ten gelen rahmetli Salman amcam ve İbrahim abim, yanlarında bir teyp ve birkaç kaset getirmişlerdi. Akşamları bağdan geldiklerinde, yemekten sonra her gün sadece bir kaset dinlerlerdi. Aynı kaseti tekrar dinlemek isteseler de piller zayıflamasın diye, tekrarı sonraki akşama bırakırlardı. O yıllarda köylerde elektrik yoktu. Geceleri gaz lambaları yakılırdı. Rüya gibi hatırladığım bir akşam, teybe takılan bir kasetten yayılan stranlar beni en az o çiroklar kadar etkilemişti. Ayşe Şan’ın o büyülü sesinden billur gibi akan stranlar, hayalimde canlandırdığım çiroklara bir duygu fonu olmuştu artık. Bu maneviyatımın lüksü fazla uzun sürmedi.1980 darbesiyle Kürtçe kasetler, büyüklerimiz tarafından toprağa gömüldü.

Bir sinema filmi gibi hayallerimde canlandırdığım çiroklarımın anlatıcıları da birer birer terk ettiler bu dünyayı. Okulda artık Türkçe konuşuyordum. Öğretmenlerimizin Türkçülük propagandaları ve Kürtçe konuşma yasağı o kadar etkili oldu ki, çoğu arkadaşım daha ortaokul yıllarında Kürtçeyi unutmuştu. Uzun kış gecelerinde dinlediğim bu çiroklar ve Ayşe Şan’ın stranları, ruhumu ve hayal dünyamı Kürt maneviyatının derinliğiyle öylesine sardı ve şekillendirdi ki, Kürt çocukları üzerindeki asimilasyon politikaları pek kâr etmemişti bana. En azından bilincimin arka planı hep Kurdî kaldı. Ayşe Şan çoğu Kürdün üzerinde böyle bir etki bıraktı o unutulmaz stranlarıyla.

Ayşe Şan 1980’li yıllarda Uzelli Müzik için iki tane Türkçe ve 1990 ‘lı yıllarda Harika ve Zümrüt Plak için yaptığı iki Kürtçe albümün dışında bir çalışma yapmamıştı. Kürt müziği için asıl önem teşkil eden eserleri, 1960’lı ve 1970’li yıllarda yaptığı kayıtlardı ve Kürtçe okuduğu eserlerdi. Bu eserlerden bazıları 45’lik plak olarak yayınlanmıştı. Bu 45’liklerin büyük bir bölümü de çoktan yok olmuştu. Halk arasında elden ele yayılan kayıtlardan toparlanan bazı eserleri birkaç kaset ve CD formatında bazı şirketler tarafından rastgele yayımlandı. Bu yayımlanan kaset ve CD’ler çok özensizdi ve sanatçımızın manevi hatırasına zarar veriyordu.

Bir prodüktör olarak hep Ayşe Şan’ın anısı için bir çalışma yapmak istiyordum. Böyle bir çalışmaya kendimi mecbur ve borçlu hissediyordum. Çalışmalarıma önce, Ayşe Şan’ın Kürtçe olarak seslendirdiği eserlerin tespiti ile başladım. 45’lik plak kayıtları ve Almanya’da bulduğum bazı makara kayıtlarının dışındakiler, sıradan teyplerde kayıt edilmişti ve kayıt kalitesi çok kötüydü. Ayrıca bazen aynı eser birçok kez, farklı zaman ve mekanlarda kayıt edilmişti. Bu nedenle aynı eserden farklı versiyonlarda birçok kayıt vardı. Bu kayıtlar da, elden ele kopyalanarak yayıldığından dolayı, dinlenemeyecek kadar deforme olmuşlardı. Dolayısıyla en temiz kaydı ve en iyi icra edilmiş eserleri seçmek istedim. Ama asıl zor olan da bu kayıtların bulunmasıydı. Yaklaşık iki yıl kadar özel arşivlerde, sahaflarda ve bit pazarlarında binlerce long play ve 45’lik plak taradım. Ayşe Şan’a ait kayıtlar o kadar azdı ki bu çalışmayı hakkıyla yapamayacağıma dair umutsuzluğa kapıldığım zamanlar oldu. Ama hazin sesinden billur gibi akan stranları, kulağımda her yankılandığında bana azim veriyordu. Ayşe Şan’ın 1980 öncesi dönemde seslendirdiği 15 eserden oluşan ‘Stranên Bijartî’ adlı seçkiyi nihayet değerli dostlarımızın katkılarıyla tamamladım. Bu çalışma için Ayşe Şan’ın kapsamlı biyografisini hazırlayan Kakşar Oremar’a, kayıtların restorasyonunu yapan Kemal Alvo’ya, eser sözlerini yazan ve tasnif eden Zana Farqînî’ye ve bu çalışmayı destekleyen Kom Müzik’e ve Zübeyir Perihan’a teşekkür ediyorum.

Hasan Güner*

*Müzik Yapımcısı 
www.ozgurgundem.net dan alınmışştır

29

Kimilerinin dengbêj müziğine benzettiği Rap müzik artık Kürtler arasında da dinleniyor. Son yıllarda ’Rap’ tarzında söyleyen şarkıcılarda bir artış gözlenmekte. Bunun sebepleri arasında Rap/Hip Hop’un verdiği mesajların ve kurgulanmasının dengbêjlikle benzeşmesi de var. 

    

En belirgin fark ise, biraz daha hızlı okunuyor olması. Bu günlerde sayıları gittikçe artan Kürt rapçiler, önceleri yabancı dilde şarkılar yaparken, şimdi söyledikleri Kürtçe eserlerle gençleri Kürtçe’ye sahip çıkmaya davet ediyorlar. Rap/Hip Hop tarzında müzik yapan Kürt sanatçıları dünleri ve bugünleriyle araştırdık.

Azad

Kürtçe rap denince akla gelen ilk isim. Şarkılarını Almanca yazmakta ve daha çok Kürt kimliğiyle tanınmakta. 1974 yılında Sine’de doğan Azad, şu anda Almanya’nın Frankfurt kentinde yaşamakta. Ezîdî kökenli sanatçının ilk albümü Alman listelerinde 50. sıraya kadar yükseldi. Albümleri Almanya’da çok satan sanatçı, 1994 yılında başladığı müzik hayatına 7 albüm ve 13 single sığdırmış. 2001 yılında çıkardığı ’Leben’ albümünde Nasir Rezazie’yle düet yaptığı ’Özgürlük’ isimli parça, çok beğenilenler arasında. Aynı zamanda 2006 yılında çıkardığı ’Game Over’ albümünde Şiwan Perwer’le düet yaptığı bir eser de bulunmakta. Yaptığı düet parçalarıyla Kürt kültürünü dünyaya duyurmaya çalışan sanatçı, eserlerinde içerik olarak Kürtlerin sorunlarını işliyor.

Serhado

1984 yılında İsveç’in başkenti Stock-holm’de dünyaya gelen sanatçı, aslen Midyat’a bağlı Halaxe köyünden. Ailesi 1970’li yıllarda İsveç’e gelmiş. Altı yaşındayken Kriss Kross’un albümünü dinleyerek etkilenen sanatçı, bunu müzik yaşamının başlangıcı olarak görüyor. O dönemden beri Hip Hop’a özel ilgi duyan Serhado, 13 yaşında şarkılar yazmaya başlamış. Bir kaç sene sonra Kürtçe Hip Hop yapmaya başlamış. Yazdığı şarkıların Kürtler tarafından anlaşılmasını önemseyen sanatçı, bir röportajında ’Herkes kendine göre savaş verir, ben de müzikle ülkemin özgürlüğü için savaş veriyorum’ diyerek, niçin müzik yaptığını açıklıyor. Serhado’nun yayınlanan albümünde Beyto Can, Xêro Abbas, Hesen Serîf ž Rotinda ile ortak çalışmanın ürünleri bulunuyor. Sanatçı albümünde Rotinda’nın ’Gerila’ ve Beyto Can’ın ’Lo dilo’ isimli eserlerini rap tarzında yeniden düzenlemiş.

Şiwan Erdal

1980 yılında Cizre’de doğan Şiwan Erdal’ın Kürt müziğine merakı çocukken başlamış. Uzun yıllar dinleyici olan Erdal, kendi albümünü çıkararak müzikal yaşama adım atmış. Yaptığı müziklerde daha çok Kürtlerin sorunlarını dillendiren sanatçı, şimdilerde yeni albümü için hazırlanıyor.

Dez Deniz

Aslen Mardin doğumlu olan Deniz’in çocukluğu Batman’da geçiyor. Yaklaşık 10 yıldır Almanya’da yaşayan sanatçı, müzikal yaşamına Hip-Hop tarzıyla ve esas olarak 4 yıl önce başlamış. İlk iki yıl müzik eğitimi alan sanatçı, Hip Hop’un vazgeçilmezi olan dansla ilgili de eğitim görüyor. Kendisi rap’i yeğlemesini şöyle dile getirmekte: ’Uysal olduğum kadar da, çok asi bir kızım. Kaleme, k�ğıda döküyorum duygularımı. Ama hıncımı bir tek mikrofonda dile getirebildiğim vakit rahatlayabiliyorum… Halk olarak birçok şeyden mahrum kaldık. Seneler önce acılarımızı dile getiren dengbêjler, ozanlar vardı. Şimdiki gençlik aynı duyguları bir nevi protest, rock veya Hip-Hop tarzında bulabiliyor.’ Bestelerini kendisi yaptığı gibi, konserlerindeki dansların koreografisini de hazırlıyor. Şu an albüm çalışmalarına devam eden Dez Deniz’in en büyük hayali, Amed ve Maxmur’da konser vermek.

Kine Em

’Kine Em’ İsveç’te yaşayan Kürt gençlerinin oluşturduğu bir Hip Hop grubu. Üyeleri İsot ve Zeytun. İlk olarak İsveççe müzik yapan grup bir gün Kürtçe Hip Hop parçası yapmaya karar verir. Eser dinleyicilerden büyük ilgi görür. Buı sebeple Kürtçe eserler yapmanın daha doğru olacağına karar verirler. Grup yaptığı parçaları internette bedava dağıtarak Kürtçe’nin gelişmesine faydaları dokunacağını düşünmekte. Kürtçe’nin yok olduğunu sonraları fark ettiklerini ve dili korumak için uğraş içine girdiklerini söylüyorlar.

Doşka

Süleymaniye’nin Sarchinar köyünde doğan Hama Doşka, yaptığı müzik tarzının yaşadığı zorluklarla bağlantılı olduğunu söylüyor. 1998 yılında Main Source Hip Hop grubu ile tanışan sanatçı, grubun ’C Battle’ isimli albümlerine katkı yapmış. Ardından genç rapçilerle çalışmaya başlayan Doşka, 2003 yılında ilk albümü ’Bloody Fiday’i çıkardı. Diğer albümleriyse ’Chawee Dozhmen’ (2004) ve ’Sheri May Dan’ (2006). Son albümlerinde Kürtçe ve Kürtleri konu edinen parçalar yoğunluklu.

Kürt rapçilerin sayısı burada değinilenler sanatçılarla sınırlı değil. Birçok sanatçı, kendi yerelinde söze dayalı bir müzik türü olan bu tarzı icra etmekteler. Kürt rapçilerin en dikkat çekici yanları ise, çoğunun Türkiye dışında olması. Birçok müzik çevresi tarafından yenilikçi bir tarz olarak kabul edilen ’Rap’, yakın zamana kadar Türkiye’de yaşayan Kürtler açısından da yaşadıklarının dile getirilmesinde bir araç olacak gibi gözüküyor. Yukarda adı geçen rapçiler Youtube ve Myspace’te ücretsiz dinlenilebiliyor. HELSİNKİ

Bedirhan Derya

16

“Bi rojan dimeşiyam dilê min dieşiya
Birîne min kûr bûn kulê min pir bûn
Bawêriya min tûj bû emre min biçûk bû
Mezinê min jîr bûn rêyên me pir bûn…”
Jan /Rojîn
Rojîn, bugün sanatçı duyarlılığıyla anadilinde şarkılar söylemekte ısrar ediyor, teslim olmuyor, inadına… İşte belki de medya tekellerine karşı sanatçı ve aydın duruşu bu olsa gerek.     

Aralarında Rojîn, Nilüfer Akbal, Kardeş Türküler, Şivan Perwer, Ciwan Haco gibi şahsiyetlerin de bulunduğu 100 civarında Kürt sanatçı 2005 yılının Aralık ayında İstanbul’da bir toplantı ve ardından da basın açıklaması yapmışlardı. Birlikteliklerinin adına “Kürt Sanatçılar Girişimi” demişlerdi. Basın açıklaması amaçlı metinlerinde TRT’nin yaptığı yarım saatlik Kürtçe yayının yanında genel olarak diğer televizyon kanallarının Kürtleri konu alan dizilerini de eleştirmişlerdi. Malumunuz, kanallar “yerli” diye atfedilen Kürt dizilerinden geçilmiyor. Bu kara kaşlı, kara gözlü, her bir tarafı dövmeli-hızmalı “manken” kızlarımızın, bol namuslu, pos bıyıklı, ka-laşnikoflu erkeklerimizle, törel ve yerel coğrafyalarda, kimileyin maşist (kazak erkek, haşin erkek), kimileyin boğuculuk derecesinde momist (anneye aşırı derecede bağlılık) senaryolar eşliğinde geçen travmatik hâlleri, Kürtlerin ancak “reyting” savaşlarında vıcık bir egzotik realite olarak kabul edilebilir olduklarını göstermişti.

Kürtlerin elbette ki ülke yönetiminde söz hakları vardı ve bu söz, Fo-ucault’nun yenilmişlerin öyküsünü anlattığı çoktan çarpmalı balyoz-söz-lerine rahatlıkla denk düşüyordu: “İlk olarak” diyordu Foucault, “yenilmiş olanlar -tabii eğer yenilenler varsa- tanım gereği sözden yoksun bırakılmış kişilerdir! Ve eğer buna rağmen konuşurlarsa, kendi dillerini konuşamazlar. Onlara yabancı bir dil dayatılmıştır. Dilsiz değillerdir. Duyulmamış ve şimdi dinlemek zorunda hissettiğimiz bir dil de konuşuyor değillerdir. Tahakküm altında olduklarından dolayı, onlara bir dil ve kavramlar dayatılmıştır. Ve onlara bu şekilde dayatılan düşünceler, maruz bırakıldıkları baskının yara izleridir. Düşüncelerinin içine işlemiş yaralar, izler. Hatta gövdelerinin duruşuna bile sindiği söylenebilir. Mağlupların dili hiç var oldu mu? İlk soru budur.”

Ve işte bu yarah-dil’in uluslararası sanatçıları; “Anadilde yaptığımız üretimlerin (cd, vcd, kaset, küp, film, konser v.b.) çeşitli hassasiyetler göz önüne alınarak yazılı ve görsel medyada sansüre maruz kaldığına, olmayacak gerekçeler gösterilerek yasaklandığına ve soruşturma konusu edildiğine tanık oluyoruz.” demişlerdi. Demişlerdi de ne değişmişti? Bir annenin dilinden şarkı söylemenin, bir annenin dilinden film yapmanın, bir annenin dilinden yazmanın, bir annenin dilinden öksürmenin veyahut -neredeyse!- ah çekmenin bile, Türkiye’deki Kürtfobik cemaatleri -saltanatı mı demeliydik?- “Kürtçülük-bölücülük” gibi işler bir paranoya üzerinden fevkalade rahatsız ettiğini (geri beslediğini) ileriki yıllarda da gördük.

Ortada “suç” yokken, suç korkusunun, Foucault’dan alıntılarsak; “sinema, televizyon ve basın tarafından sürekli olarak canlı tutulduğunu, bunun “polisiye gözetim sisteminin kabul görmesinin koşulu” olduğunu da…

Her neyse, bu yazı aslında müziğini kendi dilinde icra etmek isteyip de, orta-dünyaya bile taş çıkartacak çift başlı kararlar, yedi gözlü yasaklamalar, bin kuyruklu engellemelerle icra edemeyişinin şaşkınlığını yaşayan bir müzik prensesine dair. Bu prenses, modern cehaletin zifiri karanlığından çarpışarak çıkmayı bir onur meselesi haline getirmiş. İktidarın olduğu her yerde, donuk suratlı duvarları tek varlığı olan sesiyle aşmaya çalışmış, çalışıyor. Adi: Rojîn.

Onu birçoğunuz tanırsınız. Şimdiye kadar üç cd’si çıktı. “Ya Hep Ya Hic, Sî ve lan”. Bir çok ünlü dizide rol aldı ya da şarkı söyledi. Eğitimli, tahsilli bir sanatçı. 17 yıl boyunca Devlet Tiyatroları’nda sanatçı olarak çalışmış. En son görev yeri Erzurum Devlet Tiyatrosu iken, Kürt sinemacı Hüner Seüm’in “Dol” filminde rol almasının söz konusu olması üzerine, kendisine yaşatılan baskılara tahammül edemeyerek istifa etti. Buraya kadar belki de bu ülkede her Kürdün başına gelen/gelebilecek olan türlerden, o sebeple normal! Ama asıl sıkıntı verici olanı bundan sonrası.

Son birkaç ay içinde üst üste yaşadığı iki olay. İlki Cumhuriyet gazetesinin 2007 yılbaşı balosuna davet edilir. Davete icabet eder Rojîn. Zaten davet edilmesi de doğaldır. Daha önce de gecelerine katılmıştır Cumhuri-yet’çilerin. Hatta geçtiğimiz yıl gazetenin bombalanmasına tepkisini dile getirmek için gazeteye ziyaret de yapmıştır. Cumhuriyet gazetesinin yılbaşı gecesinde kendisinin de bir iki parça okuması istenir. Rojîn de “olur” der. Ama bir de şartları vardır gazete yetkililerinin: “Ne olur, hangi dilde okursan oku, ama Kürtçe okuma!”. İşte bu söz sanatçının boğazının düğümlendiği noktadır. Sözün bittiği noktadır. Sonrası kimseye hissettirmeden orayı sessizce terk etmektir.

İkinci olay ise çok yakın zamana aittir. TV8 rojin’i “Hafta İçi Hergün Nilgün Belgün” programına davet eder. Program günü üzerinde mutabık kalınır. Rojîn TV8 ile geçmiş yıllarda bir problem yaşamıştır. Yine böyle heyecanla onu, programa davet etmişlerdir. Program esnasında Kürtçe şarkı okurken aniden şarkı, ortasında kesilerek reklama girilmiştir. Reklam arasında da “aman, ne yaparsan yap, hangi dilde okursan oku Kürtçe okuma” denmiştir. O gün, Rojîn’in zihninde bir yaradır. Sanmaktadır ki; bu defaki program o geçmişin hatasının telafisini beraberinde getirecektir. Ama öyle değildir. Bu ülkede bilinçaltına yerleşmiş alışkanlıklar öyle kolay kolay de-ğişmemektedir. 28 Mart günü yapılacak olan programa iki gün kala program yapımcısının bir telefonu durumun değişmediğinin kanıtıdır. “Kürtçe okuyan birini programımıza çıkaramayız. Bizde (tv8) Kürtçe okutulmuyor”. İşte budur bu ülkenin gerçeği. İstediğiniz kadar Kürt realitesinden söz edin. Kafalardaki realite değişmedikçe, gerisi lafı güzaf.

2003 senesinin 20-22 Haziran tarihleri arasında Rojîn Doğubeyazıt Festivaü’ne katılmış ve okuduğu bir Kürtçe şarkıda geçen “Kürdistan” kelimesi gerekçe gösterilerek hakkında gıyabi tutuklama kararı verilmişti. O gazete haberi, ki daha sonra Celal Başlangıç’ın bir yazısına da konu olmuştu (“Onun gerçek suçu ‘Rojîn’ olmak”. 21 Temmuz 2003, Radikal) bugün de aklımızda: “Teslim Olmayı Düşünmüyorum” vurgusu ile Rojîn’in açıklamalarına yer vermişti.

Rojîn, bugün de sanatçı duyarlılığıyla anadilinde şarkılar söylemekte ısrar ediyor, teslim olmuyor, inadına… İşte belki de medya tekellerine karşı sanatçı ve aydın duruşu bu olsa gerek.

(Şeyhmus Diken – Şener Özmen) – Birgün

24

Sanat çizgisinde olduğu gibi yaşamında da prensiplerinden hiçbir zaman vazgeçmeyen 18 yıl önce yitirdiğimiz Kürt sanatçı Mihemed Şêxo, eserleriyle günümüzde de yaşamaya devam ediyor. Amedîli Tahsîn Taha, Şaqlawalı Kawîs Axa, Kerküklü Alî Merdan, Duhoklu M. Arifê Cizrawî, Hewlerli Mişko, Meryem Xan, Evdalê Zeynikê, Feqiyê Teyran, Şakiro, Dr. Kadîr Dîlan… Hepsi ayrı bir güzellikte şarkı okuyordu. Yani ozanlarımız, dengbêjlerimiz, sanatkarlarımız kültürümüzün taşıyıcılığını yapanlar…    

Kahramanları, Kürtlerin yaşadığı acıları, yazılı tarihe geçmemiş öyküleri, gelenekleri, Kürt Özgürlük Mücadelesi’ni şarkılarıyla geleceğe taşımaya devam ediyorlar. Bu taşıyıcılarından biri de “tambur” denilince akla gelen ilk isim Mihemed Şêxo’dur. O, kişiliği, sesi, tamburu ve duruşuyla sevenlerinin kalbinde yaşamaya devam ediyor.

Gündelik işçiydi…

1948 yılında Güneybatı Kürdistan’ın Qamişlo kentinin Gırbanın köyünde doğan sanatçının asıl adı Mihemed Salih Şêxmus’tur. Toprak sahiplerine gündelik işçi olarak çalışıp yaşamını sürdürdü. Ekonomik sıkıntı çeken ailesine yardım etmek zorunda olduğundan ancak 1959 yılında okula gidebildi. Sanatçı, Qamişlo’da birçok Kürt sanatçısını tanır ve onların etkisinde kalır. Bunlardan birisi Aramê Tigran’dır. İşte o yıllarda Kürt otantik müziği onun hayallerini süslemeye başlar. Fakat yine ekonomik şartlar baş gösterir. Ortaokulun 3. senesinde okulunu terk etmek zorunda kalan sanatçı, bu yıllarda arkadaşlarının sazlarıyla saz çalmayı öğrenir. O yıllarda saz çalmak ve stran söylemek Kürt toplumu inancında ayıp ve günah sayılmasına rağmen M. Şêxo ısrarla bu tabuları yıkmaya çalışır. 1969 yılında bir Bısk (saz) alır ve tüm yargılara rağmen onunla bütünleşir.

Lübnan’da grup kurar

1970 yılında sanatsal çalışmalarını genişletmek için Lübnan’a gitmeye karar verir. Beyrut’ta Müzik Merkez Birliği’nde iki sene müzik dersi görerek, 1972 yılında sanatçı diplomasını alır. Aynı yıl Lübnan’da “Serkeftin” adında bir müzik grubu kurar. Bu grup Ramazan Omerî, Mehmud Ezîz, Peruîn ve diğer birkaç Kürt genç sanatçılarından oluşmaktaydı. Grup kısa zamanda Lübnan halkı ve sanatçılarının beğenisini kazanır. Lübnan’daki çalışmaları ardından Irak’a geçen sanatçı, Bağdat’ta yayın yapan Bağdat Radyosu’nun Kürtçe bölümünde şarkılarını “Bısk”ı ile sundu.

Aynı yıl tekrar Güneybatı Kürdistan’a dönen sanatçı, ilk kaseti olan “Ay Gewrê”yi çıkarır. Suriye yönetiminin sanatçıya baskıları günden güne artar. Gözaltı ve cezaevi süreçlerinden geçer, ancak, inancında ve sanatında ısrar eder. Yapılan baskılar sanatını daha da geliştirmesine neden olur. Kürt halkının acısını, özlemini, kederini stranında somutlaştıran sanatçı, Güneybatı Kürdistan’da yaşayan Kürtlerin sevgisini kazanır. Baskılar dayanılmaz hale gelip tekrar Irak’a gitmek zorunda kaldığında tüm Güney Kürdistan sanatçıyı tanımaktaydı.

Baskılar onu yıldırmadı!

Güney Kürdistan’da mücadelenin gelişmesiyle peşmerge güçlerine katılan sanatçı, Irak güçlerine yenilginin ardından peşmergelerle İran’a geçer. İran’ın tüm baskılarına, SAWAK’ın tüm tepkilerine rağmen Şêxo, inancından hiçbir şey yitirmedi. Yeni kasetler çıkardı. Bir stranında “Ey felek/ Bextême hoye/ Em bê dost û bê kesin” dediği için İran yönetimi onu çağırır ve ona, “neden kimsesiziz diyorsun, işte biz kucak açtık ya” der. Şexo onlara, “Eğer bizim kimsemiz olsaydı şimdi size muhtaç olmazdık” diye yanıt verir.

İran’da şarkıları Tahran radyosu tarafından yayınlanmak istenir. Ancak radyo yönetiminin Kürdistan geçen yerleri Gülistan’a çevirmek istemesi sanatçı tarafından radikal bir şekilde reddedilir.

Sesiyle suskunlukları parçaladı

İslam rejimine muhalefetten asılacağı için İran’dan Güneybatı Kürdistan’a geri dönmek zorunda kalır. 11 yıllık sürgün hayatı sonrasında gerçekleşen bu dönüşle halk onu omuzlarında taşıdı. Yaşamı boyunca toplam 14 kaset yapan sanatçı, 9 Mart 1989 yılında ani bir hastalık nedeniyle yaşamını yitirdi.
Cenazesinde iki saat içerisinde 70 bin kadar kitle toplandı ve o gün Kamişlo bir daha onun sesiyle uyandı ve tüm Suriye’de yankı yaptı. 70 bin kişinin gözyaşları arasında sesi yükseliyordu.

Hem sesiyle, hem de söylediği şarkılarla özel bir yeri olan Mihemed Şêxo, vicdanın ve kalbi kırık Kürtlerin sesi oldu. Sesiyle tamburundan dökülen ezgilerle Kürt halkının yaralarına merhem olan, ağıtlarıyla suskunlukları parçalayan Mihemed Şêxo, ölümsüz tambur sesi, birlik ve özgürlük özlemi armağan etti.

KÜLTÜR SERVİSİ

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

VIDEO