109

Dersim müziğinin kapsamı

Dersim’de halk müziği mirasından bahsettiğimizde biraz düşünmemiz gerekiyor; Dersim’in geniş coğrafyasında Zazaki,Kurmand, Ermenice, kısmi olarak Türkçe inlerce halk ezgisi,dansları ve destanlar icra edilmiştir. Birçok insanımızın arasında Dersim denilince halen bugünkü Tunceli akla gelmektedirveya bazılarımızda sanki coğrafyamızda sadece Zazaca koşuluyormuş gibi bir eğilim söz konusudur.

76

Müzik ve Kültürel kökler baglamında Dersim müzigi

Giriş :Müzik-felsefe ilişkisi üzerinden mistizm ve arkaplan

Kutsal Kitap Tevrat’ta yaradılış efsanesi bölümünde şöyle diyor: “Başlangıçta sadece söz vardı. Henüz yeryüzü, gökyüzü, top, ağaçlar, böcekler, canlılar vb. hiçbir şey yok iken sadece söz vardı .

32

Caz (Jazz) müziği her ne kadar 1880’lerde New Orleans’ta gelişmeye başladıysa da aslen kökeni Afrika’dır. Köleciliğin yaygın olduğu dönemlerde Amerika’ya getirilen siyahlar buraya getirilirken kendi kültürel müziklerini de getirmişlerdir. 

9

SlutWalk adıyla Kanada’dan dünyanın dört bir yanına yayılan ‘kaltak yürüyüşlerinin ortak sloganı: Bedenimiz bizimdir, dokunmayın!

Bazen bir cümle, hatta sadece bir kelime bile dev bir dalganın yükselmesine neden olabilir. Dünyayı saran SlutWalk (kaltak yürüyüşü) de öyle. Artık uluslararası bir fenomen haline dönüşen bu yürüyüşleri tetikleyen, bir polisin sözleri olmuştu. Hatırlanırsa, Kanadalı polis Michael Sanguinetti, Ocak ayında Toronto Üniversitesi’nde hukuk öğrencilerine verdiği ‘suç önleme’ konulu seminerde şöyle bir cümle kullanmıştı: “Bana bunu söylememem tavsiye edildi ama yine de söylüyorum: Kadınlar tacizden kaçınmak için kaltak gibi giyinmemeli.” (Burada, ‘kaltak gibi giyinme’ ifadesinin başlı başına problemli olduğunu belirtelim.)

Dört bir yanda yürüyüşler

Sanguietti’nin bu cümlesi, yaşadığımız iletişim çağında Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım ağları ile bloglar üzeri hızla yayıldı. Kadınlar, tepkilerini sanal alemde dile getirmekle kalmayıp, Sanguinetti’nin tek cümleyle özetlediği zihniyete karşı eylem çağrısında bulundu. Slogan; “Hepimiz kaltağız!” Sosyal ağlar üzeri eylemi tertipleyen Kanada’daki kadınlar 100 kişinin gelmesini beklerken, 3 Nisan’da Toronto sokaklarına 3 bin kadın çıkıp, “Bedenim benimdir” dedi. Çok geçmeden SlutWalk eylemi giderek yayıldı; önce Kanada ve ABD’de, ardından dünyanın dört bir yanında kadınlar çıplak göbeklerine ‘kaltak’ yazarak, hakim toplumsal algının ‘açık giyinmek’ dediği şeyin cinsel taciz ve tecavüze davetiye olmadığını haykırdı.

SlutWalk geçtiğimiz ay Avrupa’ya da ulaştı, eşzamanlı olarak Amsterdam, Kopenhag, Stockholm, Newcastle, Cardiff ve Glasgow’da yürüyüşler yapıldı.


Sıra Almanya’da

Ardından İngiltere’nin başkenti Londra’daki yürüyüş, 5 bin katılımcı ile yeni bir düzeye ulaştı. Ama mesele sadece nicelik değil. Örneğin, 16 Temmuz’da Güney Kore’nin başkenti Seul’de sadece 70 kadının katıldığı eylem, bütün ülkede geniş yankı yaptı. Güney Afrika, Brezilya, Çek Cumhuriyeti, Arjantin, Honduras ve Hindistan gibi ülkelerden sonra, şimdi ise sıra Almanya’da. 13 Ağustos’ta tek bir merkezde değil, Bad Oldesloe, Berlin, Bielefeld, Bremen, Frankfurt, Freiburg, Hamburg, Hannover, Leipzig, Münih, Münster, Passau, Ruhr Bölgesi ve Stuttgart’ta yürüyüşler yapılacak.

‘SlutWalk’ evrenselleşiyor

Şimdiye dek yapılan yürüyüşlerin büyük bir kısmında, ‘Nasıl giyinsem de, nereye gitsem de, evet evet demek, hayır hayır demek’ yazılı pankartlar taşındı. İngilizce’de ‘date rape’ diye tabir edilen sevgili/eş tecavüzüne karşı geliştirilmiş bu slogan, feminizmin ikinci dalgasında; daha doğrusu 1970’li yıllarda kullanılmaya başladı ve dünyanın dört bir yanındaki kadın aktivistler tarafından sahiplenildi.
Feminizm -bilindiği gibi- farklı akımlara sahiptir. Tek bir feminizmden söz edilemez. Ama bunun ötesinde, ulusal ve uluslararası kadın hareketleri -en geç 1995 yılında Pekin’de yapılan 4’üncü BM Dünya Kadınlar Konferansı ile birlikte- evrensel veya uluslarüstü bir kadın hareketinden söz edilip edilemeyeceği çokça tartışıldı, hala tartışılıyor. Kuzey-güney eğimi, iktidar ilişkileri, ‘beyaz feminizm’, geleneksel yaklaşımlar vb. hususlar, o günden bu yana hala dünya kadınlarının birliği önünde engel olarak görülen noktalar. Bu konuyu burada tartışmak, yazının sınırlarını aşar. Fakat şu husus kanımca dikkat çekici: Dünyanın dört bir yanındaki kadınlar, kendi yerellerinde bir eylemi evrensel bir boyuta taşıyor. Londra ile Sao Paulo, Aotearoa ile Cape Town’daki kadınlar, Kanada’daki polisin dile getirdiği, ancak bütün kadınların düşmanı olan ataerkil-cinsiyetçi zihniyete ortak tepki gösteriyor.

‘Cinsiyetçilik toplumsal bir hastalık’

Peki hemen hemen her haftasonu yapılan bu yürüyüşlere katılan kadınların talepleri ne? Taşınan dövizler ipucu veriyor. Güney Koreli bir kadın, Seul’daki yürüyüşte dekoltesinin üzerine “Dokunma!” yazarken, aynı eylemde Uluslararası Af Örgütü’nün ‘Kadınlara yönelik şiddeti durdurun’ kampanyasının afişi taşındı. Sydney’de ‘Mağdurların suçlanmasına son verin’ yazılı kırmızı pankart açıldı, Glasgow’da ‘Bu tecavüze davetiye değil’ yazılı döviz taşındı. Kadınların rengarenk kıyafetlerle ve yaratıcı dövizlerle katıldığı yürüyüşlerin birinde, ‘Cinsiyetçilik toplumsal bir hastalıktır’ yazılı sarı döviz taşındı. Yine başka bir eylemde çekilen fotoğrafa yansıyan dövizlere yazılı olanlar, dikkat çekiciydi: ‘HİÇBİR ŞEY cinsel tacize davet etmez’, ‘Mağduru değil, sistemi suçla’, ‘Kahrolsun tecavüz kültürü’, ‘Erkekler de, çocuklar da tecavüze uğruyor. Onlar da mı memelerini gösterdi?’, ‘Kıyafetlerimizi denetlemeyi bırakın, sokakları denetleyin’, ‘Hiçbir mağdur suçlanamaz’.

Tecavüze davetiye çıkarmak mı?

Cinsel taciz ve tecavüze uğrayan hiçbir kadın suçlu olamaz. Hiçbir tecavüzcünün suçu ‘ama kadının o saatte sokakta ne işi vardı?’ veya ‘böyle giyinirse olacağı odur’ denilerek hafifletilemez. Kadın bedenini ve ruhunu işgal etme hakkını kendinde gören zihniyet, bu şekilde kendi failliğini ortadan kaldırmaya çalışıyor, zira mağduru suçlu ilan ediyor. Fakat cinsel taciz veya tecavüz mağduru kadın açısından bundan daha ağır olan, hemcinslerinden de aynı yaklaşımı görmektir. Ve toplumsal cinsiyetçiliğin bu ifadesi, kadınlar tarafından da paylaşılıp yeniden üretiliyor. Dolayısıyla kadın kırımlarına neden olan bu zihniyetle etkili mücadele için öncelikle kadınlar bu algıyı terk etmeli. Bir erkeğin aklı, kadın bedeninin ‘tabulaştırılan’ bölgelerini gördüğünde cinselliğe gidiyorsa ve güdülerini kadına dokunarak, hatta ona tecavüz ederek tatmin etme hakkını kendinde görüyorsa, bu o erkeğin gericiliğidir, savunulacak veya hafifletilecek hiçbir yönü olmayan iğrençliğidir. Suçlu tutulması ve alenen teşhir edilmesi gereken, kadın bedenini böyle nesneleştiren zihniyettir, kadın değil. Ki, kadın da sözlü veya fiziki tacize, tecavüze uğramadan gece yarısında da  sokağa çıkabilmeli. Bedenimiz bizimdir, cinsel fantezilerin projeksiyon alanı değildir.

 MERAL ÇİÇEK

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

22

Lale Mansur : Aynur’a yapılan büyük bir haksızlık. Aynur’a sadece Kürt olduğu için bu yapılıyorsa, tek kelimeyle ilkellik. Aynı senaryoyu daha ne kadar yaşayacağız.

İÇİM BURKULDU
Sevin Okyay (Radİkal)
İlk kez Caz Festivali’nde bir konserden bitmeden çıktım. ‘Suyun Kadınları’nda Aynur sahnedeyken ‘yuh’ sesleri yükselip, yanımızda iki kişi de birbirine girince, dizlerim yüzünden hareket etmekte zorlandığımı bilen kızım Elif beni tuttuğu gibi sahne arkasına yolcu etti. Orada dinleyecektim ama sanatçılara iki masa hazırlanmıştı, kimse yoktu. İçeriden yuh sesleri geliyordu. Bir İKSV etkinliğinde daha önce sapla samanın birbirine karıştırıldığına hiç tanık olmadığım için çok üzülmüştüm. Tam o sırada soyunma odasının penceresinden Aynur’u gördüm. O da üzgün görünüyordu. Çok
sevdiğim Açıkhava’nın böyle bir olaya
sahne olması da ayrıca içimi burktu.

HER YER FAŞİZM
Bağış Erten (Radikal)
Caz Festivali’nin belki de en ‘renkli’ konserinde, Tanıl Bora’nın “Tahsilli cehaletin cinneti” olarak tanımladığı eğitimli orta sınıf nefretinin yeni bir boyutunu görmüş olduk. İkinci şarkıda durum fark edildi ve homurdanma başladı. Ardından da müdahaleler geldi. Aynur’a ‘Türkçe söyle’ diye bağırdılar. Yetmedi ‘Vatan bölünmez’ nidaları yükseldi. Sonra şarkısına başlayan Aynur’u önce protesto ettiler, sonra da sahnede Buika varken İstiklal Marşı’nı söylediler. Şarkısını yarım bırakan Aynur gittikten sonra, konser sonunda aynı
‘hassas’ insanlar Rumca Şinanay’la göbek
atıp durdular. Biz de anlamış olduk ki, Caz
falan fark etmez: Bize her yer faşizm.

Dayanamadım
Çİğdem Öztürk (gazetecİ)
Aynur’un sahnede, anadilinde, Kürtçe şarkı söylemesini fırsat bilip savaş ve kan istediklerini, Kürt düşmanlıklarını, Kürtlerden üstün olduklarını bu kadar net bir şekilde dile getirmekte beis görmeyen insanlarla aynı yerde bulunmak tarifsiz bir acı. Bu yüzden dayanamayıp dışarı kaçtım. Konserin sonunda tekrar içeri girdik ve selama çıkan Aynur’un adı söylendiğinde vargücümüzle “Aynur, Aynur” diye tempo tuttuk. Haymatlos’un yolunu tutup Kürtçe rock grubu Bajar’ın konserine attık kendimizi, şahaneydi, halklar orada kardeşti.

Ahmet Kaya’yı hatırlattı
İsmaİl Yıldız (tİyatrocu)
Bana 12 yıl önce Ahmet Kaya’ya yapılan ırkçı saldırıyı hatırlattı. Ama bu kez hem dinleyicilerden büyük kısmının Kürt olması hem de provokatör sanatçıların olmayışı ayırca da Aynur’un sağduyusu olayın büyümesini önledi. Kürtçe’ye hala tahammül yok. Bir dilin ülke bölmeyeceğini maalesef anlamamış bir toplumda yaşıyoruz hala. Kürtçe şarkı söylenmesi ile 13 asker arasında nasıl bir bağ kuruluyor anlamakta güçlük çekiyorum.

Umutsuzluk ve Hınç 
Asena Günal (sanat merkezİ Yönetİcİsİ-depo)
Aynur ikinci şarkısını tamamladığında ortalarda bir yerden bir adam bağırdı; bir şarkı istedi herhalde diye düşündüm, safmışım. “Şehitler Ölmez” diye bağıran bu adamı başkaları da izledi ve bir anda sırf Kürtçe söylediği için Aynur’u yuhalamaya başladılar. Aynur’u sahneden indirdiklerinde sinirden elim ayağım boşaldı. İnanamadım. Kimbilir kaç kere “Yaşasın Halkların Kardeşliği” diye bağırdığımız bu mekanda beyaz faşistler, Kürtçe şarkı söylenmesine izin vermediler. Dayanamayıp kendimi dışarı attım. Bir grup arkadaş dışarıda, ne yapsak diye konuştuk. Müzisyenlerin selam verme faslında konser alanına geri dönüp “Aynur!” diye bağırdık. Neyse ki birileri de bizle beraber bağırdı. Yine de benim için bu geceden kalan, umutsuzluk ve hınç oldu.

Tepki çok: Tek kelimeyle ilkellik Gündüz Vassaf (yazar): Son yıllarda yaşanan, sıklaşan zorbalığın bir örneği daha… Bu gidişle Türkiye uluslararası sanat festivallerinin yapılamadığı, otosansürün yerleştiği ülke olur. Olayları provoke edenlere, kamu düzenini sabote edenlere karşı yasaları uygulamak devletin elinde. Devlet, acizliğin ifadesi 301’i kaldıramıyorsa, hiç olmazsa İstiklal Marşı, bayrak gibi ulusal simgelerin olmadık yerlerde kullanılmasına dur diyebilme cesaretini gösterebilecek mi?
Ayrıca İstanbul’u finans merkezi yapmak isteyenler bilmeli ki, kültürün, sanatın sabote edildiği, sansürlendiği, seyretmenin tehlike arz ettiği bir şehirde yaşamaya kimseyi ikna edemezler.

Feryal Öney (müzisyen): Kürtçe söyleyen arkadaş sahneden indirilirken, İspanyolca söyleyenlerin sahnede kalması çok düşündürücü. Şarkılarla türkülerle sokaktayız. Sinmemek susmamak gerekiyor.

Derya Alabora (oyuncu): Yine ortalığı karıştırmaya çalışıyorlar. Terör her zaman olabilir ama bunu Kürt halkına maletmek oraya bilet alarak giden, kimi dinleyeceğini bilen insanların bilinçsizce öfkelerini sanatçıdan çıkarmaları son derece cahilce. Herkes için biraz daha hoşgörü.

İlkay Akkaya (müzisyen): Caz konserine gelen bir insanın cazın kökeni hakkında da bilgisi olması gerekir. Bir Kürt müzisyene bir caz konserinde bunun yapılması traji komik. Caz seven bir insanın ırkçı tavır koyması düşündürücü. Cazda bütün enstrümanlar yan yana durur.

Lale Mansur (oyuncu) : Aynur’a yapılan büyük bir haksızlık. Aynur’a sadece Kürt olduğu için bu yapılıyorsa, tek kelimeyle ilkellik. Aynı senaryoyu daha ne kadar yaşayacağız.

Zeynep Tanbay (dansçı): Bunun ne kadar tehlikeli bir boyuta gideceğini görmemelerini çok ayıp buluyorum. Akıllarına Ahmet Kaya gelsin ve utansınlar, utansınlar…

Şevval Sam (müzisyen): Ölen askerlerin arasında Kürtler de vardı ve onlar Kürtçe ağıtla gömüldü. Bu yaklaşım Türkiye’yi daha büyük bir kaos ortamına götürür. Sanat, müzik barışa dair cümlelerin kurulması gerektiği evrensel bir dil.

İKSV’nin açıklaması: “18. İstanbul Caz Festivali kapsamındaki ‘Suyun Kadınları’ konserinde yapılan protestoların son derece üzücü olduğunu düşünüyoruz. Sanat ve kültürün birleştirici  rolünün unutulmaması gerektiğini, sanatın dilinin evrensel olduğunu hatırlatmak isteriz.”

Aynur Doğan kimdir?

Yavuz Turgul’un ‘Gönül Yarası’ filminde bir bar sahnesi… Aynur, Kürtçe ‘Ahmedo’ türküsünü söylüyor. Bir süre sonra Meltem Cumbul ağlamaya başlar. Şener Şen ‘Niye ağlıyorsun, Kürtçe biliyor musun?’ diye sorar Cumbul ise ‘Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekir.’

1975 yılında Tunceli Çemişgezek doğumlu ‘Ateş Yanmayınca’ ve ‘Seyir’ adlı iki Türkçe albümden sonra 2004’te Kalan Müzik’ten çıkan Kürtçe ‘Keçe Kurdân’le (Kürt Kızı) ve ‘Nûpel’ (Yeni Sayfa) dikkatleri üzerine çekmişti ama ‘Gönül Yarası’nda söylediği bu şarkı sayesinde Türkiye’de geniş kitlelerce tanındı. Daha sonra Fatih Akın’ın ‘İstanbul Hatırası’ filminde de bir şarkısıyla yer alan Aynur, Türkiye’nin kültürel zenginliğini yansıtmak için dünyanın pek çok ülkesinde düzenlenen ‘Türkiye’ festivallerinde Kürtçe şarkılar söyledi, The London Times’ın Türkiye ekine ve The Times’e ve Folk Roots dergisine kapak oldu.

Emir Kusturica’nın Sırbistan’daki köyünde düzenlediği festivalde verdiği konser sonrası Hollywood yıldızı Johnny Depp’in tanışıp hayranlığını bildirdiği Aynur, bir yardım konserinde de ‘süperstar’ Ajda Pekkan’a Kürtçe şarkı söyletmişti. Aynur son albümü ‘Rewend’i (Göçebe) geçen yıl çıkarmıştı.

Radikal Gazetesinden alınmıştır

25

Doğu Kürdistan’da daha çok Urmiye, Sine, Kirmaşan, Îlam ve Loristan bölgelerinde yaşayanlar, devletsiz bir toplum olarak ulusal özelliklerini korumuşlardır. 300 yıldır Kürdistan’dan uzak olmalarına rağmen halen dillerini ve folklorlarını en üst seviyede korumuş olan ve kültürlerini tüm ahengiyle yaşayan Horasan Kürtlerini de unutmamak gerekiyor

Folklor kelimesi, Folk (millet, halk) + Lore (bilgi) sözcüklerinin birleşiminden oluşan İngilizce Folklore kelimesinden geliyor. Geniş anlamda folklor, halkın, insanlığın binlerce yıl önceden toplumları için elde ettiği maddi ve manevi bilgi birikimin yansımasıdır. Kimse bu kazanımların kimlere ait olduğunu bilemez, çünkü herkese aittir, her kesimin malı ve mülküdür. Folklorun kimliği genellikle destan, beyit, halk oyunları, efsane, dans, müzik, hikaye, anlatım, sözlü edebiyat ya da toplumsal düşünce ve hafıza, toplumun örf ve adetleriyle tanıtılabilir veya tanımlanabilir. Her milletin folkloru iki temel öğe ile açıklanabilir; Bir milletin kendi ülkesi veya bilinen coğrafyasındaki öykü, hikaye ve masalları. Bir halkın etnik kimliğini tanıtan yaşam öyküsü ve biyografisi. Hatta o halk bağımsız bir ülkeye sahip değilse bile folklor yine de bu halkın tarihini, manevi ve ruhsal özelliklerini bize açıklayabiliyor. Folklorun içeriği Folklor içerik bakımından çok zengin ve içeriğinde birçok önemli şeyleri barındıran bir olgudur. Folklor öyle bir hazine veya bin yılların getirdiği bir definedir ki, zenginliği okyanusların derinliğinden daha derindir. Ya da daha sade bir dille diyebiliriz ki; folklor bir halkın tüm örf, adet, tarih, edebiyat ve toplumsal özelliklerinin bileşkesidir. İnsan açık bir şekilde birçok bilgiyi folklorun içinde bulabilir. Eğer bir halkın folkloru üzerinde iyi bir araştırma yapılırsa, o zaman o toplumun halkının ruhsal durumunu, mükemmeliyetini ve hafıza ve düşünce değişimini daha net görebiliriz. Yüzyılların tecrübe ve nasihatleri bir kuşaktan diğerine olağanüstü bir şekilde ulaşarak halka maledilmiştir. Folklor, anne/baba ve nenelerimizden/dedelerimizden bizlere miras kalan ve kıymeti iyi bilinmesi gereken, her şeyden önemli en değerli varlığımızdır. Kürdistan’da folklor Ülkemiz Kürdistan’da folklor o kadar zengindir ki, bu zenginliği dibi olmayan bir okyanusa benzetebiliriz. Mücevher dolu bir okyanus… Ülkemizin her bölgesi kendine has özellikleri bulunan bir folklara sahiptir. Ancak bu bölgeler arasında çok da büyük farkların olduğu da söylenemez. Çünkü tüm bölgeler aynı temeller üzerine kuruludur. Bu zengin ve bin yılların folklorunun toplamı Kürdistan kültürünü oluşturuyor. Şunu da söyleyebiliriz ki, Kürdistan’da ulusal ve siyasi mücadele ve serhildanlar sürecinde folklor, Kürtlerin hem birliğini oluşturma, hem de kimliğini muhafaza etme konusunda birinci dereceden rol oynamıştır. Bugün de böylesi önemli bir hususu ekimizin bu sayısına konu etmemiz, önemli bir adım ve değerli bir çalışmadır. Neden? Çünkü folklorun tanınması ve tanıtılması halkta ruhsal ve siyasal birlikteliği sağlamaktadır. Teknoloji o kadar geniş bir alana yayılmıştır ki, artık sınırları tanımaz hale gelmiştir. Böylesi teknik gelişim ve global değişim gösteren bir dünyada folklorik unsurların özelliğini kaybetmesi tehlikesi her zaman vardır. Şüphesiz böylesi sınırsız bir kültürün tanıtılması, yeni nesil ve gelecek neslin ulusal kimliğini bulmasında büyük önem taşımaktadır. Yeni nesil, Kürt halkının devletsiz bir halk olarak bugüne gelişinde hangi yol ve tarihsel süreçlerden geçtiğini daha iyi görmüş ve tanımış olacaklardır. Elbette bu durum ulusal birliğin daha da güçlü bir şekilde sağlanmasına olanak tanıyacaktır. Doğu Kürdistan ve folklor Kürtler, İran devlet sınırları içerisinde birçok bölgeye yayılmış durumdalar. Ancak daha çok Urmiye, Sine, Kirmaşan, Îlam ve Loristan bölgelerinde yaşayanlar, devletsiz bir toplum olarak ulusal özelliklerini korumuşlardır. Bu arada 300 yıldır Kürdistan’dan uzak olmalarına rağmen halen dillerini ve folklorlarını en üst seviyede korumuş olan ve kültürlerini tüm ahengiyle yaşayan Horasan Kürtlerini de unutmamak gerekiyor. Hemedan ve Zencanê vilayetlerinde yaşayan Kürtler de eski örf ve adetlerini koruma noktasında zengin bir folklora sahiptirler. Doğu Kürdistan Kürtlerinin diğer parçalardaki Kürtlerden farklı folklorik özellikleri vardır. Urmiye, Mako, Selmas ve Xoy Kürtlerinin folkloru daha çok Colemêrg (Hakkari), Wan (Van), Bazîd (Doğubeyazıt) ve Gilîdax (Ağrı) bölgeleriyle benzerlik göstermektedir. Mukriyan (Şino, Mehabad, Bokan, Miyanduab, Serdeşt, Neqede, Xanê vb.) bölgesi folkloru da daha çok Rewnadiz, Silêmanî (Süleymaniye), Kerkûk ve Hewlêr bölgeleriyle benzeşmektedir. Öte yandan Erdelan Bölgesi ve bölgenin merkezi konumundaki Sine tarafına gittiğimizde bu bölgenin de Halepçe ve Silêmanî (Süleymaniye) ile ortak folklorik noktalarının çok olduğunu görüyoruz. Kirmaşan, Îlam ve Loristan bölgelerinin folklorik tadı ise Xaneqîn ve Mendelî bölgelerine yakınlık arz ediyor. Tabii bu bölgelerin şiveleri de birbirine benzerlik gösteriyor. Horasan Kürtlerinin folkloru İran devletinin zulüm ve baskıları nedeniyle Horasan Kürtlerinin folklorik durumu hakkında yeterince bilgi bulunmamakla birlikte, araştırmacı Kelimullah Tewehudî, kitaplarında bu yörenin Kürtlerinin halen folklorik özelliklerini koruduğunu göstermektedir. Burada halkın folklorik özelliklerini ve kimliğini korumada en büyük pay kadınlara ait. Çünkü Kürt kadınları Qoçan, Şêrwan, Bêcnurd, Kelat ve diğer bölgelerdeki köylerde halen Kürt kıyafetleri giyiyor ve başlarını püsküllü kefilerle süslüyorlar. Ben sadece bir kez Horasan Kürtlerinin yaşadığı bölgelere gittim ve bu sürede onlar hakkında detaylı bilgiler elde etme şansı yakalayamadım. Ancak önemli olan husus şu ki, insan onların arasında kendini Kürdistan’da hissediyor ve Kürt coğrafyası insanın gözünün önüne geliyor. Orada insanın gözüne ilk çarpan şey, geleneksel renkli yaşamlarıdır. Sanki tarih yüzyıllarca geriye gidiyor ve başka bir tarihsel sürece adım atıyorsunuz. Bu görüntü, Horasan Kürtlerinin düğün ve eğlencelerinde daha da barizdir. Endüstriyel ürün ve modern teknoloji burada çok az etkisini göstermiş. Bu nedenle yaşam cennetimsi tadını, doğal devinimini ve geçmiş tarihi sürecini kaybetmiş değil. Hatta oranın su ve havasının kokusu, tadı da bir başkadır. Üç önemli nokta Doğu Kürtlerinin folklorunda 3 nokta ön plana çıkmaktadır; 1- Yüzlerce biçimi olan düğün ve halay; her bölge, kasaba, hatta köy değişik halay, oyun havaları ve eğlence kültürüne sahiptir. 2- Kürt müziği; Sasaniler döneminden günümüze Fars müziğinden ayrı bir kimliğe sahiptir. Müziğin bu zenginliği özellikle Kirmaşan ve Sine bölgelerinde bariz göze çarpmaktadır. Kirmaşan’da yüzyıllardır tambur çalgısı halkın yaşamı içerisinde bir gereklilik olarak var olmuştur ve manevi bir değere sahiptir. Kirmanşan’daki asilzade aileler geçmişten bu yana çocuklarını, tambur çalmakta uzman öğretmen ve sanatçıların yanına vererek eğitim görmelerini sağlarlar. 3- Edebiyat; özellikle sözlü ve şifahi olanı epey zengindir. Ancak, bugüne kadar yazılı Kürt edebiyat tarihi üzerine akademik bir araştırma yapılmadığı için bu tarihin hangi dönemde temellerinin atıldığını bilmemekteyiz. Hikaye, temsil, öykü ve halk stranları Doğu Kürdistan Kürtlerinin sözlü edebiyatında önemli ve büyük bir yer tutmaktadır. Ünlü Yazar Elî Eşref Derwêşiyan, yaşamını sürdürdüğü Kirmanşan bölgesinde bu sözlü edebiyat temeli üzerine bugüne kadar çok sayıda hikaye ve dil üzerine paha biçilmez araştırmalar yapmış ve bunlardan bazılarını yayınlamıştır. Folklorda stran

Folklorumuzun zenginliğinin bir yanı Kürtçe stranlarda görülüyor ve duyuluyor. Yani Kürtçe stranlarda da kökenli isim ve sözcükler bulabiliriz. Bana göre, Kürt dilini iyi öğrenmek isteyen biri ya da sanat alanında başarıyla ilerlemek isteyen biri, öncelikle halk stranlarını veya folklorik eserleri dinlemelidir. Kürtçe sözcük ve cümlelerin güzelliği bu stranların yüreğinde gizlidir. Bu stranlar olmasaydı Kürdistan’da Kürt folkloru bu kadar zengin olamazdı. Dikkat çeken nokta şu ki, Kirmanc bölgesinde stran, halay, söylence ve genel olarak folklorik özellikler Doğu Kürdistan’ın diğer bölgelerine göre daha zengin ve geniş çaplıdır. Bana göre bunun nedeni de, Kirmanclar arasında kadının toplumsal çalışma ve sanat çalışmalarının içerisinde daha aktif yer almasıdır. Dahası iş ve çalışmalar içerisinde önemli rol oynamalarından kaynaklanmaktadır. Tabii bu özellik de geçmiş bir tarihe sahiptir ve günümüzde bu ölçü çok kalmamıştır. Ya da diyebiliriz, bu ölçüler bölge bölge değişkenlik göstermektedir. İran ve Doğu Kürdistan bölgesi kentlerindeki müzelere bakıldığında Kürt folklorunun zenginliğine ilişkin bulgular daha net olarak görülebilir. Müzik enstrümanlarından tutalım döşeme (qalîçe, cacim, berrik), ulusal ve tarihi kıyafetler (fîstan, kiras, poşî, kofî, gore, derpê…), yiyecekler için kullanılan kapkacakların şekli ve rengi (kaşık, tencere, tepsi, kevgir), toprağı işlemek için kullanılan aletler (çift, cencir, keser, kürek vb.) bu müzelerde görülebilir. Folklorik destanlar

Büyük filozof Ehmedê Xanî’nin eseri Mem û Zîn’de, Memê Alan destanından aldığı, Kürt folklorunun bir beytini kullanmıştır. Bu destan, Ehmedê Xanî’nin doğumundan yüzyıllar önce Botan bölgesinde vardı. Şimdi şöyle bir soru soralım; acaba Botan’da yaşamamış olan Ehmedê Xanî, nasıl oluyor da Memê Alan’dan aldığı beyti Mem û Zîn’de kullanmış ve bu eseri yazılı tarihimizin ölümsüz eserleri arasına kazandırmıştır? Memê Alan destanı, onun yaşadığı bölgede de var olmalı ki, bundan faydalanabilsin. Bu arada Memê Alan destanı veya Mem û Zîn hikayesini, Doğu Kürdistan’nın Mûkriyan bölgesinde de dengbêjler günlerce söylenmiştir; Mîr Mem Delê: Yaye Zîn, emrekem! çî dîkey lê nazanim, pêy nakem buxtane Mîr Mem delê: Xatûnê çaw bengiye! Beşqî ew Xulayey le jor serî ye eger eto pêm nelêy nêw w nîşaney koşk û pencerey to de şarî Cizîrê da çiye Yaye Zîn delê: Mîr Mem, koşkî min bilinde ser le şaxî awî spî le hewzî Kewserê dê helderijête ser berdî mermer pexş û perîşan debê le nêw çirwa baxî şên û şalû û şimqar le wê da bûn yaxî… [1] Bunun yanında kaynağını Urmiye bölgesindeki siyasi bir olaydan alan Dim-dim destanı da kuzey, güney ve batı Kürdistan’da bilinen ve söylenen bir destandır. Hatta bu destan Kafkas Kürtleri arasında bile vardır. Ünlü yazar Erebê Şemo, romanının isim ve içeriğini yine Dim-dim destanından almıştır. Dim-dim destanı Urmiye ve Mukriyan bölgelerinde dengbêjler tarafından söylenen bir destandır. Her ne kadar içerik aynı da olsa Kürtçe’nin Kurmancî ve Soranî lehçeleriyle ayrı ayrı söylenmektedir. Devrimci bir destan olan Dim-dim destanı, Behdînan bölgesinde ise farklı bir şekilde söylenmektedir. Dim-dim, birçok yönü halen bilinmeyen trajik bir olaydır. Bu destanda halen birçok Kürt kahraman ve ileri gelenlerin isimleri muhafaza edilmiştir. Bunun yanı sıra Emîr Xanê Lepzêrîn’in Sefavi devletine karşı neden başkaldırdığını bizlere anlatabilecek ve araştırmalara katkı sunabilecek önemli bir tarihi kaynaktır. Dim-dim destanının Mukriyanî şivesinden kısa bir örnek: “Dim-dim berdî le nezarê lêyan da topî Hewşarî hewt şew û rojan awir barî xeber çû le bo Hewşarî dim-dim berdî le berdî lêyden be topî neberdî ta rojî merdî û namerdî…” Bu iki örnekle amacım, Kürdistan’daki birçok yerin ve bölgenin folklorunun birbirine benzediğini göstermek. Kürtçe destan ve Doğu Kürdistan folkloru Doğu Kürdistan Kürtlerinde destan önemli bir yere sahiptir. Yazılı romanlar içerik ve temasını acı ve gözyaşı, sevgi ve aşk, yaşanmış öyküler ve anlatımlar ile halkın yaşamından almıştır. Bu destanlara örnek olarak şunlar gösterilebilir; Dim-dim, Mem û Zîn, Kerr û Kulik, Genc Xelîl, Derwêşê Evdî, Nasir û Malmal, Las û Xezal, Şêx Ferx û Xatûn Estî, Biraymok, Qoç Osman, Xezêm (Xizêm), Şêxê Senaan, Mehmel û Birayîmî Deştiyan, Cûlendî, şûr Mehmûd û Merzîngan, Kake Mîr û Kake Şêx, Qer û Gulezer, Baram û Gulendam, Zembîlfiroş, Bapîr Axay Mengor bBbî Hemzaxa, Ebdulrehman Paşay Bebe, Elî Aşiq ve Horasan Kürtleri arasında da var olan adını sayamayacağım pek çok destan.[2] Kürt folklorunun zenginliği komşu halklara göre daha fazladır. Son olarak şunu söyleyebilirim ki, folklor üzerine yazı yazmak da tıpkı barındırdığı zenginlik gibi, uzun soluklu ve iyi bir araştırma gerektiriyor. Bu yazımda sadece birkaç önemli noktaya işaret etmeye çalıştım. [1] Tuhfey Muzeferiye. Komkirina Oskarman, pêşekî w saxkirdinwe w hênane ser rênusî Kurdî: Hêmin Mukriyanî [2] Burada yazdığım bazı destan isimlerini Gencîney beytî Kurdî/ Sercemî berhemekanî Qadi Fetahî Qazî ve Komkirina Oskarman (Tuhfey Muzeferiye) eserlerinden aldım.

KAKŞAR OREMAR
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

164

Erivan radyosu yayın yaptığı dönemde bölgedeki bütün Kürtlere seslenerek Kürtlere ulusal bilinç kazandırmak anlamında çok önemli bir hizmette bulunmuştur. Radyodaki çeşitli kültürel programlarla Kürtler hem ulus olmanın hem de kendi dillerinin yaygın bir iletişim aracı ile seslendiriliyor olmasının sevincini yaşıyorlardı. Aynı zamanda programlar, modern dünyanın kültürel formlarının Kürtler arasında yayılmasını sağlıyordu. Önceleri Ermenice yayın yapan Erivan radyosunun müzik yayın saati arttırılınca Kürt müzik fondu kuruldu. O günleri radyoda çevirmenlik yapan yaşlı Kürt tarihçi yazar Wezire Eşo şöyle anlatıyor: “Fondun kuruluşu hepimizi sevindirdi. Şarkıları kaytan üzerine kaydeder ve korurduk. O zaman Etare Şero da burada söylemeye başladı. Etar bir gün yanına kızı Gülizar’ı da alıp radyoya geldi. Gülizar, babasının nasihat ve fikriyle utana sıkıla geldiği radyoda Kürt klasiklerini söyleyecekti. Hangi parçaları söyleyeceğini Gülizar’a bıraktılar. Öyle olunca rahatladı, köydeki düğün havaları gibi söylemek istiyordu. O duruşu ile seslendirdiği oyun havaları coşku vericiydi. Böylece Kürt kadınlarının Erivan radyosunda söylemesinin önünü açarak Erivan radyosunun ölümsüz kadın denbêjleri arasına girdi.”

Simo: Gula govenda

Erivan radyosunda Kürtçe klamları seslendiren çok sayıda kadın dengbêj vardı. Bu dengbêjlerden biri de Susika Simo’dur. Susika Simo bir æzidî Kürt kadınıydı. Simo geleneksel Kürt kadınından farklı bir hayata sahipti. Sahnelerde gösterdiği artistik performans ile büyük bir hayranlık uyandırırdı. Bu özelliği ile bütün Kafkasya’da üne kavuşmuştu. 1946 yılında ilk olarak Ermeni devlet sahnelerine çıkıp Kürtçe klam söyleyen kadın dengbêjdir. Bunun yanında Elegez tiyatrolarıyla da sahneye çıkıp turnelere katılmıştı. Tiyatro gösterilerinden önce veya sonra sahneye çıkarak geleneksel Kürt parçalarını seslendiriyordu. Simo, ayrıca çok sayıda geleneksel Kürt dans grupları hazırladı. Kürtler ona “Gula govenda”, “Halayların gülü” diyordu. O zamana kadar devlet nezdinde kabul edilen ilk Kürt dengbêjdi ve ilk olarak devlet sahnelerine çıkıp Kürtçe parçalar seslendirmişti. Simo, sadece Ermenistan’da değil, Gürcistan’da da yani tüm Sovyet ülkelerinde sahneye çıkıp klamlar söyledi. Erivan radyosu açıldıktan sonra da burada Gülizar ile birlikte ilk katılan kadın sanatçılar arasında yer aldı.

Arkaik seslerin düeti

Erivan radyosunda ünlü kadın dengbêjler söyledi. Bunlardan bazıları Bela Qado, Şiblîya Çaçan, Werda Şemo, Asa Evdîle, Xana Zazê, Naza Kokil ve Zadina Şekir’dı. Dengbêjler arasında yer alan Bela Qado’nun sesi çocukluktan itibaren çok güzeldi. Tarz olarak klasik aşk türküleri söylerdi. O, Erivan radyosunda 10’dan fazla parça seslendirdi, Bela Qado aynı zamanda muhteşem bir düet sanatçısıydı ve Efoê Esed, Karapetê Xeço ustalarla birlikte eşsiz Kürt parçalarını bir kez daha ölümsüzleştirdi. Kürt düğünlerinin vazgeçilmez seslerinden, oyun havalarının ozanı Zadina Şekir de dengbêjler arasında önemli bir yer edindi. Erivan radyosunda söylediği parçalar Kürt geleneksel müziğinin başyapıtlarıydı “Malka Semo”, “Kewa Gozel”, “Dewrêşê Evdi” bunların arasındaydı ama özellikle ünlü “Dêre Sorê Biçûkê” ile ölümsüz narin sesi yüreklerde silinmez bir iz bıraktı. Ermenistan sinemaları 1959’da Erebe Şemo’nun “Ermenistan Kürtleri” adlı yapıtını belgesel olarak çevirdiğinde fon müziğinde Zadina Şekir’in “Dêre Sorê Biçžkê” parçası çalıyordu. Zadina Şekir, Egide Cimo’yla birlikte bir orkestra kurdu, konserler verdi.

Toplumsal hafızanın köşe taşları

Kürt halkı bazı yiğit kadınlarını unutamaz. Hayatını halkının varlığına adayan özverili kadınlar onun toplumsal hafızasının köşe taşları olur. Bunlardan biri de Kubara Xudo’dur o sadece güzel sesiyle değil 40 yıl boyunca Kürt çocuklarına Kürtçe öğretmenliği yaparak da hizmet etti. O 1935 Elegez’de dünyaya geldi. Yıllarca Kürtçe öğretmenlik yaptı ve Kürt çocuklarını eğitti. 1961’de Erivan radyosu için 6 klam seslendirdi. O önemli Kürt dengbêjlerinden Torinê Paşa ile düet yaptı. Kubara Xudo halen Rusya’da hayatını sürdürüyor. Kürtlerin unutulmaz kadın dengbêjlerinden biri de Cemila Çauş’tur. Çauş, Siyabendov’un “Siyabend û Xece” tiyatrosunda sahneye çıktı ve Kürtçe parçaları seslendirdi. Daha sonra radyoda söylediği 12 parça sesinin kayıt altına alınıp sonraki nesillere aktarılmasını sağladı.

Toplumun doğal ozanları

Erivan radyosunun kadın dengbêjleri derken onların radyo sayesinde dengbêj olduğu sanılmamalıdır. Onlar toplumun doğal ozanlarıydı. Örneğin Azerbaycanlı Kürt kadın dengbêj Fatma İsa radyoda sadece “De Miho” parçasını seslendirdi. Ama müzik konusunda fiziksel olarak da çok benzediği Anadolu’nun bereket tanrıçası Kybele gibiydi. O halkın yaşamının tüm önemli kesitlerine sesiyle katılıyordu. Ermenistan’a gelin olarak geldikten sonra kır toplumsal hayatının eşsiz bir ozanı olmuştu. Onun dramatik hayat hikayesi sesinin ve dramatik şarkılarının duygusal zeminini oluşturmuştu.

Erivan radyosunda söylemiş kadın dengbêjlerden biri de Kürdistan ve yurtdışındaki Kürtler içinde halen önemli bir popülaritesi bulunan Aslika Qadir’dir. Qadir halen müzik üretimini sürdürmektedir

MOSKOVA – ANF

51

Kürt organik kültürünün derinliklerinin bir başka örneği ile her defasında yeniden karşılaştığımda Amilcar Cabral’ın o ünlü sözüne bir daha gönderme yapma ihtiyacını duyumsuyorum. Üstat Cabral diyor ki; “Ulusal Başkaldırı Kültürel Varoluşla Başlar”.

Xem û derdê min ji ettar bipirse
Dirêjiya şevê j’nexweş bipirse
Hemû mexlûqat halê min dipirsin
Tu ku can û dil î, yek car bipirse

Kürt organik kültürünün derinliklerinin bir başka örneği ile her defasında yeniden karşılaştığımda Amilcar Cabral’ın o ünlü sözüne bir daha gönderme yapma ihtiyacını duyumsuyorum. Üstat Cabral diyor ki; “Ulusal Başkaldırı Kültürel Varoluşla Başlar”. Hak teslimiyeti için de olsa bu bilinçle davrananlara selam borcumu bu vesile ile ödeme ihtiyacı duyuyorum.

Çok haklı olarak program bittiğinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir sahnede diyordu ki; “Binyıllık susuzluğumuzu bir tas zemzem suyuyla giderdiniz”.

Mezopotamya Kültür Merkezi’nin (MKM) sahnede gözüken hanende ve sazendeleri olan 12 sanatçının dışında bütün bir ekip olarak yedi aylık bir çalışmanın sonunda mükemmel bir sanatsal gösteri hazırlamışlar. Baba Tahirê Uryan’ın şiirlerinden bestelenmiş 1,5 saatlik bir müzikal-sanatsal gösteri… 940-1010 yılları arasında İran’ın Hemedan şehrinde yaşamış Baba Tahirê Uryan diyor ki; “Nezanîn kêmasîyek e, hînnebûn kêmasîyeke dubare ye”.

MKM projesinin adına Dîwana Dûbeytî demiş. Önce Cizre’de, devamında da Dîyarbekir’de izleyicisiyle buluştu. 5 Temmuz 2011, Dîyarbekir Temmuz akşamında MKM sanatçılarını Dîwana Dûbeytî programında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin evsahipliğinde izledik dinledik. Tek kelime ile muhteşemdi. Tahire Hemedanî’nin bir dolu eseri içinden 13 parça seçmiş sanatçılar. Dehşet bir huşu içinde derin deryalara dalarak izleyip dinlediğimi biliyorum, ötesini değil.

Werin sotîdilan em lev bicivin
Li ser derdê xwe pevre bipeyvin
Terazî bînin em derdan bipîvin
Derdê kê girane em tev bibînin

Başta Zelal Gökçe’ye, Nurcan Değirmenci’ye, Meral Tekçi’ye, Sabir Erdinç’e, Serhat Kural’a, Serhat Ertuna’ya, Beriwan Ayaz’a, Hogır’a, Murat Çolak’a, Olcay Bozkurt’a, koreografide Yeşim Coşkun’a ve tüm müziklerde Ahmet Tigril’e üstün performansları nedeniyle çok ama çok teşekkür etmek gerek…

Nedendir bilemem çok özgün geleneksel motiflerimiz işlenmeyi ve paylaşılmayı beklerken çoğu kez küçümsenir. Bu sadece musikide değil edebiyatta da böyledir. Oysa içine girildiğinde görülür ki koca bir ummandır geleneksel ve organik Kürt edebiyatı, musikisi, folkloru…

Bu baptan baktığımızda MKM’nin Baba Tahirê Uryan (Hemedanî)’ın Dîwan’ından oluşturdukları Dûbeytî müzik ve dansı, geleneksel kültürel klasizmin kanımca kıymetli bir örneği olmaya aday bir performans. Bu performans sadece Kürdistan coğrafyasında bu kültürün asli sahipleri Kürtlere değil, dünyanın diğer bütün halklarına, başta da Türklere izlettirilmek şansına sahip olmalı. Kültürler birbirini tanıdıkça, sırların çözüleceğine, buzların eriyeceğine yürekten inanıyorum. Siyasetin hırpalayıcı diline de “sus ve dinle, dilini ehlileştir” demeye adaydır bu tür özgün kültürel örnekler.

Baba Tahirê Uryan û Hemedanî’nin çarînleri ile başladık yine ondan örneklerle bu kıymetli işi uğurlamak gerek:

Her ew ku aşiq e ji can natirse
Aşiq ji zencîr û zîndan natirse
Dilê aşiq weke gurê birçî ye
Ku ew ji heyheya şivan natirse
 

 

Ku dil dilber be, lexwe dilber kî ye
Eger dilber dil be, navê dil çi ye
Ez dil û dilber tevlihev dibînim
Nizanim ku dil kî ye dilber kî ye

Âşık dediğin ölümden, zincirden, zulümden, zindandan korkmayandır. Çoban’ın kuru gürültüsüne pabuç bırakmaz âşık. Çünkü âşık’ın gönlü aç kurt gibi aşka susamıştır. Bin sene öncesinden seslenen ve kendisinden sonraki kuşaktan olan Ömer Hayyam’a bile hayranlıkla ilham veren Baba Tahirê Uryan’a selam olsun…(ŞD/NV)

Eger destêm bighê çerxa felekê
Ezê gelek tiştan bipirsim ji wê:
“Te bi yekî dayiye sed nîmet
Bi yê din jî nanê ceh tevî xwînê”

 

Şeyhmus Diken’in Yazısı Bianet.org den alınmıştır

185

1970’li yıllara kadar daha çok günlük yaşamın üretimiyle şekillenmiş ve feodal değer yargılarından epeyce etkilenmiş olan Kürt müziği, bu döneme kadar dengbejler ve stranbejler tarafından icra ediliyordu.        

Daha çok sözlü anlatımın ön planda olduğu,enstruman olarak genellikle temburun (saz) kullanıldığı bu dönemden,çok sesli modern döneme geçiş 1970 yıllarında ivme kazandı.Toplumsal,siyasal ve kültürel gelişmeler, genç sanatçıların yeni arayışlar içine girmesine sebep oldu.Bu dönemde eğitimli genç kuşak sanatçıların ortaya çıkışı beraberinde yenilikleri ve farklı arayışları da getirdi.

Avrupa’dan tüm dünyaya yayılan 68 kuşağının etkileri sanatın bir çok alanında farklı akımların ortaya çıkmasına sebep oldu.O zamana kadar müzikte hiç alışık olunmayan bir çok tür ortaya çıktı.Genelde protest akımların etkisiyle şekillenen yeni bir müzik anlayışı gençler arasında hızla yayılıyordu.Üniversitelerde devrimci sosyalist düşüncelerle tanışan Kürt gençliği, feodal kültürü işlediği gerekçesiyle geleneksel Kürt müziğinden ve içeriğinden uzaklaşmaya başladı.

Bu dönemde ortaya çıkan Şivan Perwer protest şarkılarıyla dinleyenleri etkileyince, dengbejlere alternatif de yaratılmış oldu. Buna rağmen Şivan tarafından çok iyi özümsenen, sahiplenilen ve icra edilen bu dengbejlerin kilamlarına karşı bir tepki hızla gelişti.Ve Kürt müziğinde müthiş bir siyasi ajitasyon dönemi başladı.

Müziğin kitleler üzerinde yaptığı etki, kuşkusuz politize olmuş müzik gruplarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Koma Berxwedan bu grupların öncüsüdür.Koma Berxwedan sadece müzik alanında değil sanatın farklı alanlarında da çalışmalar yapmış ve bir çok sanatçı için bir okul işlevini görmüştür.

Kürtçe müzik o dönemde Türkiye’de yasaktı.Siyasal gerginliklerden dolayı Avrupa’ya gitmek zorunda kalan bazı sanatçılar, Avrupa’daki müzik tekniklerinden ve akımlarından etkilendiler.Cıwan Haco ve Şivan Perwer’in de yolları böyle bir atmosferde Almanya’da kesişti.O dönemde iki genç sanatçı 1980 yılında ilk kez beraber bir düet şarkı yaptılar.Pop-Folk formundaki bu şarkı (Bo Çi Dijîm li Jîyan – Ne için yaşıyorum bu hayatta) protest öğelerin de yer aldığı ilk dönem Kürt pop şarkılarından biridir.Yine bu dönemde Sovyet Kürtlerinden oluşan Koma Wetan’ın Moskova’da yaptığı kayıtlar Kürt rock müziğinin ilk başarılı çalışmasıdır.

Kürt Müzik Gruplarını iki ayrı kategoride ele almak daha doğru olur.

1-İran-Irak-Kafkasya Kürtlerinin Müzik Grupları

2-Türkiye Kürtlerinin Müzik Grupları

Türkiyedeki Kürt müzik gruplarının politize protest karakterlerinin aksine, İran-Irak-Kafkasya Kürtlerinin müzik grupları daha çok Kürt sözlü edebiyatının ve müziğinin taşıyıcılığını yapmış olan dengbejlik geleneğinden ve zengin Kürt folkloründen beslenirler. Kürt müziğine eşsiz katkılar yapan bu grupların başında İran Kürtlerinin Kamkarlar Grubu (Kamkars Ensemble) ve onlardan sonra Irak Kürtlerinin; Mamoste Dilşad Saîd’in da kurucularından olduğu efsanevi Tîpa Duhok grubu gelir.Tîpa Duhok, çok geniş bir orkestradan oluşan,yaylıların yoğunlukta olduğu bir gruptu.

İlk Kürt müzik grubu Sinendec’te 1947 yılında Hesen Kamkar(1923-1992) tarafından bir grup Kürt sanatçısıyla beraber kuruldu. Bu kurulan ilk grup Kamkarların temeli sayılabilir.

Kamkarlar Müzik Grubu,bugün için Kürtlerin uluslararası çaptaki en önemli müzik grubudur.Ünleri yaşadıkları İran Kürdistanı’nı çoktan aşmıştır.Bugün için Kamkarlar hala Kürt Halk Müziği’nin dünyadaki temsilcisi ve elçisi konumundadır.

12 eylül darbesinden donra gelişen Kürt direnişi ve demokrasi mücadelesinin müzikteki yansıması,doğal olarak prorest ve politik içerikteydi.Aslında 1980 öncesinden yani 1970 yıllardan itibaren bu gruplar oluşmaya başlamıştı.Bunlardan biri hatırladığım kadarıyla Koma Azadî grubuydu.Fakat bu gruplar yeterince olgunlaşmadan sıkıyönetimler,yasaklamalar ve 1980 darbesiyle dağıldılar.

Türkiyedeki Kürt müzik grupları 1996’ya kadar “özgün”diye nitelendirilen muhalif sanatçıların Türkçe yaptıkları müzik formundan epeyce etkilendiler.Aradaki tek fark Kürtçe seslendirilmiş olmasıydı.Bazı grupların çalışmalarında geleneksel folklorik eserler az da olsa vardı.Bu grupların solistleri kentlerde yaşayan gençlerden oluşuyordu ve çoğu Kürtçenin otantik aksanına hakim değildi.Geleneksel klasik Kürt müziğini özümseyenler azdı.Adeta Muhalif Türk sol sanatçılarının Kürt versiyonu gibiydiler.Aynı ortak mecralardan geçen Türk ve Kürt devrimci gençlerinin müzikleri de doğal olarak teknik açıdan birbirine benziyordu.Zaten çoğunun kayıt stüdyosu, tonmaisteri, aranjörü ve hatta albüm kayıtlarında çalan müzisyenleri de aynıydı.

Koma Amed, Koma Mezrabotan, Koma Çîya, Vengê Sodirî, Koma Rojhilat, Koma Dengê Azadî, Koma Rewşen, Koma Gulen Xerzan, Mizgîna Sor, Koma Azad, Agire Jîyan bu dönemde öne çıkan gruplardan bazılarıdır.

1970’li yıllardan itibaren Kürt müzik gruplarına hakim olan bu sert protest ve ajitasyon dönemi,1990’lı yılların ortalarına kadar sürdü.1990’lı yıllardan itibaren Kürt sanatçıları tekrar geleneksel Kürt müziğini araştırmaya ve geleneksel formları modern müzikal akımlarla yorumlamaya koyuldular.İşte bu şüreçte dengbejlerin ve zengin Kürt folklorünün o eşsiz mirası yeniden fark edilmeye başlandı.Reform sürecinin başarılı olması kuşkusuz bu geleneksel mirasın temel alınmasıyla mümkündü.

Batı müziği enstrumanlarının, geleneksel enstrumanlarla beraber kullanıldığı çalışmalar tema ve armoni değişikliklerini de beraberinde getirdi.1990’lı yılların ortalarından sonra bazı gruplar geleneksel Kürt müziğini araştırmaya ve yorumlamaya devam ederken, modern müzikal formları da kullanıp,evrenselliği yakalama çabasını sürdürdüler ve çok başarılı örnekler verdiler.

Bu gruplardan Koma Amed, geleneksel tarza yeni deneysel formlar uygulayarak “Derguş” albümüyle başarılı bir çalışma yaptı.Bu yaklaşımlarıyla Kürt müziğine bir reformasyon getirdiler.Özellikle yeniden yorumladıkları anonim eserlerde çok başarılı örnekler verdiler.Grubun 1997 yılında yayınlanan Derguş albümü büyük bir ticari başarı sağladı.Satışları 400 bini buldu.Yine ayni dönemlerde benzer bir anlayışla ortaya çıkan Agire Jîyan grubu da “Adarê” albümüyle büyük bir çıkış yaptı ve satış rekorları kırdı,tahminen 500 binlik bir tiraja ulaştı.

Çalışmalarını Koma Amed bünyesinde sürdürüp ,daha sonra yurtdışında yaşamak zorunda kalan Memo ,Serhat ve Süleyman’ın 2000 yılında Fikri ve Ahmet’in katılımıyla kurdukları Çar Newa grubu Kürt Müziğinin belirgin özelliklerinden yola çıkarak,farklı kültürlere mensup insanların kolayca benimsedikleri bir düzenleme anlayışını getirdiler ve Rock formunda başarılı üç albüm yaptılar.

Yakın bir zamanda CD’eri çıkacak Batman’lı iki gençten oluşan Hîvron grubu,1980’li yılları yaşamamış,daha doğrusu o yıllarda doğmuş şimdiki kentli Kürt gençleri hakkında ciddi bir referans oluşturmaktadır.

Kürtçe müzikte, 2000 li yıllardan bu yana gruplardan daha çok solo çalışmalar öne çıkmaktadır.Müzik sektöründeki global ve yöresel krize rağmen Kürtçe müzikte bir çok türde yeni çalışmalar yayınlanmaktadır.

Hasan Güner
Prodüktör 

Kaynak: SATIRBAŞI

27

Tek bir kez söyledi, bir kez geçti mikrofonun karşısına, o kadar… Ama bütün dünyadaki Kürtleri bir asır boyunca aşık etti sesine… Çok sayıda radyo, televizyon, müzik kanalının jeneriği onun sesiyle açılıyor şimdi… O ise hâlâ sürgün, toprak özlemiyle, uzaklarda yaşıyor hâlâ… Kürtlerin en büyük ve en trajik sürgününün eli kulağındayken dünyaya geldi. Yıl 1934’tü. Azerbaycan’ın Erezegin köyünde açtı gözlerini dünyaya. Üç yıl sonra da büyük sürgüne katıldı tekmil Kürtlerle… Sürgün sonrasında Ermenistan’ın Hamzali Köyü’nde yaşamaya başladı. Sadece sürgünlük, baskı ve şiddet değil, ama aynı zamanda katı bir feodal geleneğin içine doğmuştu Fatma İsa.

Okul okuyamadı. On dört yaşına geldiğinde de diğer Kürt kızları gibi ailesinin baskısıyla evlendirildi. Kendisi bilmese de, daha çocukluğunda mucizevi bir sese ve müzik kulağına sahip olduğu söyleniyordu. Yakınlarında Kürt klasiklerinin taşıyıcıları dengbêjler vardı. O da çok severdi dengbêjler gibi söylemeyi. Böyle böyle girmişti müziğin içine. Bir stranı ya da klamı bir kez dinlemesi yeterliydi; sözlerini ve melodisini ezberliyordu hemen…

Ancak o dönemde Müslüman Kürtler içerisinde kadınların müzikle uzaktan yakından ilişki kurması neredeyse günah sayılıyordu. Değil mi ki Meryemxan büyük baskılara uğramıştı… O da korkudan stranlarını, klamlarını sadece kadınlar meclisinde, düğünlerde kadınların toplandığı divanlarda, yaylalarda kadınlar arasında söylemekle yetiniyordu. Gün geldi ki Erivan Radyosu, Müslüman Kürt kadın sesi için arayışa çıktı…

Erivan Radyosu’nun hayatta kalan az sayıdaki seslerinden biri Fatma İsa… Sürgünde doğdu, sürgünde yaşadı, hâlâ sürgünde yaşıyor. Kürtlerin sevgi üzerine söylediği eski klamlardan biri olan “De Miho”yu seslendirerek Kürt müziğinde unutulmaz bir iz bıraktı… Hâlâ Krasnadar’ın yakınlarındaki bir köyde sürgünde yaşıyor.

ERİVAN RADYOSU’NDA BİR SÖYLEDİ, PİR SÖYLEDİ

O dönemde Kürtçe yayınlar yapan Erivan Radyosu ise özellikle Müslüman Kürtler arasında sesi güzel kadınların varlığından haberdardır, ancak onlara radyoda türkü söyletmenin zorluğunu da bilir. Radyo 1972’lerde bölgenin ileri gelenleri ile birlikte, halk arasında güzel sesli olanların tespiti için bir çalışma başlatır. Bu dönemde artık yaş olarak ilerlediği için stran söylemesinde bir sakınca bulunmayan Fatma İsa, kaynının da desteğiyle radyo çalışanlarına yönelir. İsa bu dönemi şöyle özetliyor:

“Erivan radyosunda stran söyleyen Susika Simo, Zadina Şekir ve diğer bazı Kürt kadınları, Ezidi Kürtlerdendi. Ama Erivan Radyosu Müslüman Kürt kadınlarının seslerinin de tanınması için bir dizi çalışma başlattı. Erivan radyosundan yetkililer bu amaçla bizim bölgeye de geldiler. Benim de artık yaşım ilerlemişti. Eşimin kardeşi radyo çalışanlarına beni dinlemelerini önermişti. Ben de birkaç Kürt klasiği söyledim. Erivan radyosunun çalışanları beni dinledi ve çok etkilendiler. Hemen sonraki günlerde beni radyonun redaksiyonuna götürdüler.”

Erivan radyosu kısa bir dönem Kürtçe yayınlar yapmış olsa da, Kürt klasiklerinin korunması, arşivlenmesi ve duyulmasında önemli rol oynadı. Karabetê Xaco, Şeroyê Biro, Efoyê Eset, Paşîke Efo, Memoye Pîr, Keremê Anqosî, Ahmedê Tecîr, Mecîdê Sileman, Arame Tîgran gibi güçlü Kürt sesleri bu dönemde tanınmaya başladılar. Erivan Radyosu’nun redaksiyonunu yürüten Xelil Muratov, Fatma İsa’nın sesini dinler çok beğenir. İsa’yı radyoda söylemesi için teşvik eder. İsa, redaksiyonda “De Miho” “Dînamin”, “ Şerê Reya Beşer”, “Gedê Mirzo” ve “Dervêşê Evdî” gibi klamları seslendirdi. Özellikle “De Miho” adlı parça ile Fatma İsa’nın adı Kürt toplumunun zihnine ve yüreğine kazındı.

ASIRLIK AŞKIN ŞARKISI: “DE MİHO”

Kürt anonim müziğinin eşsiz parçalarından olan “De Miho”, kaynağını bir Kürt derebeyinin kızı Telli ile yoksul bir aşiret köylüsü olan Miho’nun dillere destan aşkından alır. Bu parçada, katı feodal toplumlarda pek az rastlanan kadının erkeğe duyduğu aşkını dile getirmesi ve methiyeler dizmesi vardır, parçayı klasik hale getiren özelliklerden biri de budur. Parça, Telli’nin Miho’ya duyduğu sevgiyi ve ona methiyelerini uzun ve trajik bir havayla anlatır.

Fatma İsa’nın Erivan Radyosu’nda sadece bir defa söylediği bu şarkı, uzun yıllar Kürtlerin en çok dinlediği klasikler arasında yer aldı. Kürtlerde kökenini Zerdüşti söylencelerinden alan Kürt anonim müziğinin klam olarak adlandırılan klasiklerini özgün sesleri ve eşsiz kadınca duygularıyla söyleyen az sayıda kadın dengbêj çıkmıştı. Ve bunların bir çoğu da toplumsal baskılardan dolayı ancak belli bir yaşa geldiklerinde söyleyebilmişlerdi. Mesela bunlardan biri olan Meryemxan, stran söylediği için ağır baskılara uğramıştı. Aynı yaklaşımdan dolayı sesini yeterince değerlendirmeyen Fatma İsa da, sadece bir defa söylediği bu şarkılarla Kürt toplumunu sesiyle büyülemeyi başarmıştı.

O SUSTU, SESİ BÜTÜN DÜNYADA…

Fatma İsa daha sonra gerek Erivan Radyosu redaktörü ve çalışanları, gerekse yakınlarının tüm ısrarlarına rağmen bir daha radyoda söylemedi. İsa, bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Ben bir defa gittim ve radyoda bu klamları söyledim. Daha sonra Xelil Muratof, Heciyi Cindî, Mehemedê Slo (Babayev) tekrar söylemem için çok ısrar ettiler. Yine Erivan Radyosu’nun yaşlı dengbêjleri, onlarla birlikte söylemem için çok ısrar etti. Ama ben, toplumsal geleneğin baskılarından dolayı bir daha gitmek istemedim. Ayrıca benim için önemli olan söylemekti. Bir grup kadın içinde ya da yaylalarda telli duvaklı bir gelinin yanında söylemek de çok hoşuma gidiyordu. Ama redaksiyonda söylemekten utanır sıkılırdım.”

Fatma İsa Roj Tv’ nin kendisiyle yaptığı programa kadar, başka bir kitle iletişim aracında söylemedi. Fakat onun Erivan Radyosu’nda söylediği parçalar daha sonra açılan tüm Kürt radyo ve televizyonları tarafından yayınlandı. Yine İsa’nın kameralar önünde söylediği “De Miho” parçası, halen başta MMC müzik kanalı olmak üzere bir çok Kürt televizyon ve radyo programlarının jeneriğinde yer alıyor.

RAHMİ YAĞMUR -ANF
ANF NEWS AGENCY

VIDEO