98

stanbul Kürt Kültür ve Sanat Günleri etkinlikleri start aldı. Program oldukça kapsamlı ve sanatın bütün renklerini halkla buluşturacak niteliğe sahip. Resim sergisinden tiyatroya, müzikten dansa, şiir dinletisinden söyleşiye kadar olan etkinlikler İstanbul’un birçok ilçesinde sanatseverlerle buluşmaya başladı. Kültür sanat günleri Veysi Altay’ın ‘Rojava’ adlı fotoğraf sergisiyle start aldı.

73

Yönetmen Kazım Öz, 20. yılını geride bırakan MKM’nin Kürt sinemasındaki rolünü değerlendirdi: “Tiyatroyu hep gördüklerimiz üzerinden tanımlardık. Bildiğimiz tek şey coğrafyamızda doğallığında bulunan öykülerin karşımıza çıkmasıydı. MKM biraz da bunu yıktı. Hayalini kuramadığımız şeyleri hayal etme fırsatı sundu.”

101

Kürt müziğinin duayenlerinden Egîdê Cimo, hayatını ve Kürt müziğini anlattı: “Benden önceki ve benim kuşağım sanatla Kürtçe’nin ruhunun kaybolmamasını sağladılar. Müzik gelişiyor. Kürt müziğinin de gelişmesi gerekiyor.”

266

Edebiyat, yazılı ve sözlü olmak üzere iki şekilde varlığını sürdürebilir. Bu iki türün ortaya çıkış şekli ve gelişimi de, o toplumun sahip olduğu imkanlara göre değişiklik göstermektedir.

Yazılı edebiyat, bir eserin yüzyıllar sonrasına bir miras olarak kalmasına büyük bir katkı sunar ancak yazılı edebiyat kültürü çok eskilere dayanmayan toplumlarda, sözlü kültür ya da masal/hikaye olarak da adlandırabileceğimiz tür devreye girer. Birçok sözlü edebiyat eserinin sahibi belli değildir, genelde anonimdir.
Tıpkı roman, şiir, tiyatro, destan, söylence ve ozanlık geleneği gibi, masal/hikaye de edebiyatın bir bölümüdür. Her toplum kendi gelenek, görenek, sanat ve kültürüne göre hikayeler üretmiştir. Tarih, toplumların birbirinden etkilendiği bir süreçtir, bu yüzden de bir halkın hikayesi, masalı, komşu bir diğer halkı edebiyatına girip etkileyebilir. Bazen bir hikaye başka bir ülkede ufak değişikliklere uğrayarak yeni bir varyant olarak karşımıza çıkabilir. Hatta bu durum öyle bir hal alır ki, hikayenin asıl çıkış yerinin neresi olduğu sorusuna araştırmacılar bile cevap vermekte güçlük çekebiliyor.
Hiç şüphesiz hikayeyi asli kılan unsur, içinden çıktığı toplumun ona kattığı özelliklerdir. Özellikle Ortadoğu orijinli hikayeler, dünya edebiyatında oldukça önemli bir yere sahiptir. Bunu iki temele dayandırabiliriz: 1. coğrafyanın sıcaklığı, 2. sosyal ilişkilerin sıcaklığı. Bu iki hususu bünyesinde taşıyan toplumlarda doğal bir alışveriş yaşanır. Bir rivayete göre hikayenin kaynağı toplumların konuşmasına, iletişimine dayanır, yani hikayelerin ana kaynağı ve konusu toplumların birbiriyle ilişkisinden, yaşanan olay ve gelişmelerden doğmaktadır.
Ortadoğu coğrafyasında yaşayan topluluklar açısından yüksek bir okur-yazarlık oranından ya da gelişmiş bir teknolojiden söz etmek pek mümkün değil. Ancak burada toplumun ilerlemesinde sözlü kültürün başat bir rol oynadığını belirtmek gerekiyor. Böylesi toplumlarda masal ya da hikayenin oynadığı rol, o toplumun geleceğinin inşasında oldukça önemlidir. Hikayeler her ne kadar anlatısı gereği kahramanlık, anı ve tarihi olayları kapsıyorsa da, aynı zamanda hem yetişkinler hem de çocuklar/gençler için nasihatler bütünüdür. Bu coğrafyada günümüzde sözlü kültürün hala çok etkin olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu yüzden de doğal olarak masal ve hikayelerin toplumumuz üzerinde etkisi oldukça büyüktür. Örneğin dünya edebiyatında önemli bir yere sahip olan Gılgameş destanı da toplumumuzun dünyaya kazandırdığı önemli mirasıdır. Sözlü edebiyat tarihinin değerli bir eseri olan bu destan, birçok dünya diline çevrilerek oldukça önemli bir yere sahip olmuştur.
Hikayeler arasında çocuklar için anlatılanlar en kıymetli eserler oluyor. Bir rivayete göre Einstein’ın yaşadığı bir dönemde, Alman bir kadın çocuğunun elinden tutup onun yanına gider. Kadın, Einstein’a „Siz akıllı bir insansınız, ben de çocuğum akıllı olsun istiyorum, bu konuda bana nasıl bir öneride bulunursunuz?“ diye sormuş. Einstein de „Çocuğuna her gün bir hikaye anlat“ diye cevap vermiş.
Masal ve çocuk arasında çok büyük bir bağ var. İkisi içiçe geçmiş bir sarmal gibi; masal dendiğinde çocuk, çocuk dendiğinde de masalın anımsanması bu bağdan kaynaklanıyor. Tabii sadece çocukların değil, yetişkinlerin de masallardan kopamadığı bir gerçek. Masal ve hikayenin anlatılmadığı bir toplum tatsız, tuzsuz bir yemeğe benzer. Kahramanlık, din, gelenek, milliyetçilik, çıkar, kişilik, değer ve kıymet, yurtseverlik ve ihanet, savaş ve barış, dostluk ve düşmanlık, aşk ve nefret, dürüstlük ve ikiyüzlülük, açıklık ve hilebazlık, cesaret ve korkaklık, aydın ve karanlık gibi, toplumda yer edinen olgular genelde masal ve hikayelerin konusu olmaktadır.
Hikayelerin dilin gelişimi üzerindeki etkileri tartışmasız bir gerçek. Hikayeye bir de bu yönüyle bakmamız gerekiyor. Günümüzde gelişmiş toplumlarda dil eğitimi verilirken, pedagojik ölçüler çerçevesinde derslerde hikayeler de anlatılır.
Ortadoğu’daki birçok ülkede olduğu gibi, hikaye ve masal anlatıcılığı Kürt toplumunun da en önemli geleneklerinden biridir. Eskiden ülkemizi ziyaret eden birçok seyyah ve araştırmacı, bu anlatıcılar aracılığıyla hikayeleri dinleyip, yazılı kayda geçirirlerdi. Hatta İsveç’te çocuklar için önerilen masalların arasında, İsveççeye çevrilmiş birkaç Kürtçe hikaye de mevcut. Memê alan ve Mem û Zîn’den tutun Siyabend û Xecê, Dewrêşê Evdî, Ristemê Zal, Newroz mitolojisi gibi birçok ünlü hikayeye sahibiz. Bunların yanı sıra çok sayıda Kürtçe eser ve hikaye, birçok dile tercüme edilmiş durumda.
Dilimiz üzerinde yüzyıllardır süregelen baskı ve yasaklamalardan dolayı çok önemli edebi eserlerimiz ancak sözlü edebiyat geleneği aracılığıyla günümüze ulaştırabilmiştir. Ancak herkes iyi bir masal ve hikaye anlatıcısı olamaz. Tıpkı dengbêjlik gibi çîrokbêjlik de önemli bir yetenek. Elektriğin yaygın olmadığı dönemlerde Kürdistan’ın her bölgesinde, her alanda bir hikaye anlatıcısı bulunurdu. Hikayeler bu anlatıcıların kelamları ile vücut bulup, dinleyenlere mal olurdu. Kış geceleri uzun olur. Bu uzun gecelerde köylülerin de genelde işi-gücü olmaz, bir köy odasında hikaye anlatıcısı etrafında toplanarak, bazen sabahlara kadar büyük bir sessizlik içinde çîrokbêji dinlerlerdi. Bu uzun geceler masal gecelerine dönüşürdü. Anlatıcı, hikayenin ritmi ve içeriğine göre ses tonunu kimi zaman yükseltir, kimi zaman alçaltır, bu şekilde hikayenin heyecanını çevresindekilere de hissettirmeye çalışırdı. Hatta çoğu zaman mimik ve jestlerin de yardımıyla dinleyicileri hikayenin içine çekerek, gözlere düşen uykuyu büyük bir ustalıkla kaçırma maharetine de sahip olurlardı. Bu toplantılar zamanla toplumun bir geleneği haline dönüşerek herkesin büyük bir sabırsızlıkla beklediği önemli bir seyir alanına dönüşmüştür. Çok olmamakla birlikte, günümüzde de bu geleneği hala yaşayan yöreler bulunmaktadır.

Peki burada, toplumların geri kalmış özelliklerini vurgulayan eski, trajik bir hikayeye göz atalım…

Pepo’nun hikayesi

Bir varmış bir yokmuş, çok eski zamanlarda Kürdistan’ın bir köyünde iki kardeş yaşarmış. Bu kardeşler daha çok küçükken annelerini kaybederler. Babaları, çocuklarını üvey anne eline teslim etmek istemezse de, birkaç yıl sonra yeniden evlenir. Üvey anneleri, çocukları hiç sevmez, her fırsatta onları babalarından uzak tutmaya çalışırmış. Bu yüzden bütün günlük işleri bu iki küçük kardeşe yaptırırmış.
Bir gün üvey anne çocuklara „Şimdi gidin ve kenger toplayın. Çok gecikmeden de dönün. Sakın ola topladığınız kengerleri yemeyin. Midenizi açar, içinize bakarım, olur da bir tanesini bile yemiş olduğunuzu görürsem sizi fena döverim, ona göre, tamam mı?“ diyerek, çocukları tehdit eder. Çocuklar da büyük bir korkuyla „Tamam“ diyerek üvey annelerinin vermiş olduğu kuru ekmeği ve torbaları alarak evden ayrılır.
Baharın gelişi ile birlikte etrafı binbir çeşit ot ve pancar çeşidi sarmış, her taraftan insanın aklını başından alan mis gibi çiçek kokuları yükselmeye başlamıştır. Derken iki kardeş, kenger tarlasının olduğu yere gelirler. Erkek kardeş kengerleri topraktan çıkarırken, ablası çıkarılan kengerleri topraktan temizleyerek torbalara doldurmaya başlar. Torbaları kenger ile doldurduktan sonra ablası „ekmeğimizi de yiyip, öyle gidelim, olur mu?“ diye sorar. Kardeşi de „olur tabii“ diyerek ekmeği heybesinden çıkarır ve birlikte yemeye başlarlar. Kardeş ekmekle birlikte bir kenger de yemek ister ama ablası ona „Ne dediğini duymadın mı, eğer bir tanesini bile yediğimizi anlarsa bizi çok döver“ diyerek, kengeri kardeşinin elinden alıp torbaya koyar. Erkek kardeş de sadece kuru ekmeği yemeye başlar.
Ardından, sırtlarında taşıdıkları kenger torbalarının altının delik olduğundan bihaber, iki kardeş evin yolunu tutarlar. Kengerler bir bir delikten dökülmeye başlar ama kardeşler bunu fark etmez. Yorulduklarında abla „biraz dinlenelim“ der, bir yere otururlar. O sırada torbalardaki kengerlerin azaldığını fark eden abla, duruma çok kızarak kardeşine „Neden kengerleri yedin, üvey annemiz bizi öldürecek!“ diyerek bağırır. Kardeşi ise „Hayır, bana inan, bir tanesini bile yemedim“ diyerek kendini savunur. Bunun üzerine ablası kardeşine „madem öyle kengerler nereye gitti?“ diye sorar, kardeşi de „Onlara ne olduğunu gerçekten bilmiyorum“ diye cevap verir ama bir türlü ablasını inandıramaz. Kardeşine inanmayan abla „Gel, karnına bakacam, bakalım içinde kenger var mı, yok mu“ diyerek kardeşinin midesine bıçağı saplayarak içine bakar ama midenin boş olduğunu görür. Bunun üzerine kardeşini uyandırmaya çalışır ama nafile. Küçük kardeşinin öldüğünü anlayan ablası ağlamaya, dövünmeye başlar. Büyük bir üzüntüye boğulan abla, içindeki acıyla tanrıya „Allahım, beni bir kuşa çevir ki, dünyanın her yerine uçabileyim, uçabileyim ki, herkese kardeşimi bir kenger yüzünden öldürdüğümüz anlatabileyim. Yazıklar olsun bana, gözüm çıksın, yüreğim dursun, kardeşime kurban olayım. Pepo pepo, kenger için kardeşimi öldürdüm…“ şeklinde yakarır.
Abla ardından kuşa dönüşüyor. İnanıyorum ki bu kuşu hepimiz defalarca görmüşüzdür. Halk arasında adı ‘Bûmê Kor’dur. Bûmê Kor, genelde harap evlerin çatısına konar ve pepo pepo diye öter.
Pepo pepo
Kim yaptı, ben yaptım
Pepo pepo
Kim öldürdü, ben öldürdüm
Pepo pepo
Kim yıkadı, ben yıkadım
Pepo pepo pepo!…
Bir rivayete göre o günden bugüne kardeşini kenger için öldüren bu abla pepo kuşuna dönüşür ve her yere konarak içindeki acıyı dünyaya duyurur. Hikayemiz burada biter. Rehme li dê û bavên guhdaran, xeynî mişkên li kunên dîwaran!…

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
POLİTİKART

291

Yılana biçilen anlam, toplumsal bilinç tarihinin iki kaynağında gizlidir. Biri anaerkil çağdır, öbürü ataerkil dönemdir. Anaerkil çağdan kalma hikaye ve destanlarda yılana olumlu anlamlar yüklenilirken, ataerkil çağa ait hikaye, masal ve destanlarda yılan düşman olarak görülür, kötülüğün sembolü olur.

14

Günde ortalama 5 kadının ‘aldatma’, ‘boşanma’, ‘aşk’, ‘namus’ gibi gerekçelerle öldürüldüğü Türkiye’de, kadın cinayetleri en yakıcı sorun olarak gündemdeki yerini koruyor.

31

Dersimli müzisyen Taner Akyol, dünyaca ünlü güçlü ses Marıa Farantourı ile ortak bir albüm yaptı. Ortak çalışmada Farantourı Zazaca bir şarkı da okudu. Akyol, albümde Zazaca’ya yer vermekle “Köklerime bir damla su verdim” diyor.

27

Koçero, ömrünün 13 senesini dağlarda eşkıyalık yaparak geçirir. Müslüm Üzülmez de “partili” olunca, kendisine verilen “Koçero” kimliğini hiç sorgulamadan kabul eder. O, artık TKP’li “Yoldaş Koçero” olur.

379

“Rabe lawo em herin welatê xwe, Cî meskenê cem bawu kalanê xwe Mirin xweşe tew dostû pismame wxe”

Yakın günlerdi Diyarbakır Sur içinden Urfa Kapı’ya çıkıp hemen sola kıvrıldığınızda şimdilerde cemaatlerinin epeyce azalmış olmasından dolayı hayli garipleşen, mahzunlaşan, küçülerek / küçültülerek adeta dört duvar arasına sıkışan; şehrin Ermeni, Süryani ve Keldani sakinlerinin birlikte kullandıkları Hristiyan mezarlığına Hıdırşahlardan Süryani Sevim Hanım’ın ölümü nedeniyle defin törenine gitmiştim.
Mezarlık çıkışında iki yıl önce simgesel olarak bir mezar yeri yapılan Aramê Dîkran’ın mezarına gözüm takıldı. 2009 Ağustos’unda Aram, ülke dışında vefat etmişti. Vasiyeti üzerine naşının “Min Bêrîya te kir, Dîyarbekir” dediği Dîkran, Amed’e getirilmesi gerekiyordu ve bekleniyordu. Bütün hazırlıklar buna göre planlanmıştı. Ama resmi prosedür ve bürokrasi, hatta siyaset engel çıkarıyordu. “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmadığı” gerekçesiyle büyük sanatçı Aramê Dîkran’ın naşı vatan topraklarına getirilemiyor, rahmetli Hrant Axparigin tabiriyle “Bir avuç toprakla” buluşamıyor / buluşturulamıyordu. Bir avuç toprak bile çok görülüyordu Mamoste Aramê Dîkran’a.
Gıyabında bir söz vermişti Kürt halkı o fedakar Ermeni sanatçı Aramê Dîkran’a, cenazesi getirilmese de kemikleri getirilip vatan toprağı ile buluşturulacaktı. İki koca yıl geçti üzerinden hala mümkün olmadı Mamoste Aram’ın simgesel mezarının toprağına dönüşü. Hala bürokrasi aşılamadı.

O yurt, şimdi elimizde değil

O cenaze töreninden döndüğüm gün mezarlık çıkışında Aram’ın mezarına bakarken birden dilimde ustanın bir parçası dillenmişti. Aram’ın herkesçe bilinen epeyce çok popüler parçaları var ve sıkça söylenir. Ama sanırım “Rabe Lawo” parçası Melikyanların Mala Dîko’su Aram’ının seksen yıla dayanan acı sürgünlüğünün ve yaban ellerde ölümünün, sonra da vatan topraklarına cenazesinin bile getirilemeyişinin hazin öyküsü ve vurgusudur. Ve sürgünde ölümle, vatan toprağının dibine girmek için en çarpıcı sözleridir rabe lawo…
Kalk çocuğum diyor Mamoste Aram, gidelim yurdumuza. O yurt ki; baba, dede meskenimizdir. Ölüm, dost ve akrabalarımızın yanında olursa güzeldir. Yurt dediğimiz toprak parçası çok şirindir, bilirsin. Ama neyleyelim ki o yurt, şimdi elimizde değil. Bu yufka yüreğim ki -tümüyle acı ve yarayla doludur- Diyor ki yüreğim; kalk çocuğum dönüşün planını yapalım. Bu dünyada vatandan şirini yoktur, bilirsin. Baba ve dedelerimiz o huzurlu ve ebedi ölümle buluştu. Biz de dost ve ahbaplarımızın arasında olacağımız ebedi ölümle, kendi topraklarımızda buluşalım. Kürtçe söylenmiş harika bir Ermeni ruh hali ezgisidir Aramê Dîkran’ın Rabe Lawo stranı:
Welatê bavu kalan, zaf şêrîne
Le çi bikim ku desteme de nîne
Ev dilemin tijje kullu birîne…

Birgün seni göreceğim…

Ölümünden sonra hiç gündemden düşmedi, Aramê Dîkran. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi onun adına bir konservatuar açtı şehrin Sümerpark ortak yaşam alanında. Her yaştan genç ‘Aram Dikran Kent Konservatuarı‘nda şimdi yeni Aramlar olmak için kendi ana dillerinde eğitiliyorlar. Bir büyük ustanın adını ve şanını, bir de o büyük ustanın sesini, bestelerini çağlar boyu yaşatmak için.
Mamoste Aramê Dîkran’ı 73 yaşında ve Dîyarbekir sahnesinde bir festival final gecesinde adı “Rojbaş Dîyarbekir” olan ve şehre ilk kez gelişinin ikinci gününde sözleri kendisi tarafından yazılan ve yine kendisi tarafından bestelenen stranını hüzünlü sesiyle dillendirirken ruberu tanımıştım. Diyordu ki masal şehrine;
“Di xewnên şevan de min bawer
nedikir,
Bi çavan bibînim, bajarê Dîyarbekir.
Rojbaş Dîyarbekir me pir bêrîya te kir,
Te derî li me vekir, te me şa kir
Dîyarbekir”
Uzun gecelerde rüyalarıma girerdi ve hiç inanmazdım ki; birgün seni göreceğimi ey Dîyarbekir. Şimdi iyi günler diyorum şehri Dîyarbekir, seni çok özlemiştim bilirsin. Sen ki kapılarını bize açtın ve bizleri çok mutlu kıldın bilesin Dîyarbekir…

‘Biz Kürtlerle beraber büyüdük’

Aram’ın babası bir kaval ustasıymış. Sason’daki kırımdan sonra bir Kürt tarafından korunmuş. Yaşı kemale erdikten sonra da diğer aile fertlerini bulmak için Suriye’ye yol almış. Ama Kürdün vefakarlığını hiç unutmamış. Oğlu Aram musikişinas olunca babasından ilk tavsiyeyi almış bir emir gibi, sonra da baba sözünü bir ömür boyu vasiyet bellemiş, hiç unutmamış: “Ben Kürtler sayesinde ölümden kurtuldum. Biz Kürtlerle beraber büyüdük. Birbirimizi çok severdik. Şimdi sizler büyüdünüz artık. Hep Kürtlerin dostu olun. Onlara karşı saygılı olun. Sanatçı olursan, Kürtçe söylemelisin”.
Baba nasihatinden ölünceye kadar ödün vermeyen ve sanatının hakkını teslim eden bir Ermeniydi ve Kürtçe söylüyordu. O denli iyi Kürtçe söylüyordu ki; adı ve sesi ekol olmuştu daha yaşarken. Dünya durdukça duracak bir ses ve nefes, şimdi ve hâla toprağıyla buluşmayı bekliyor…
*Kalk, topraklarımıza gidelim.

 ŞEYHMUS DİKEN

89

Kültürel mirasımızın yeniden hatırlanması

Hükümetin asimilasyon politikasından dolayı bölgenin halk mirası yıllarca horlanmıştır. Daha sonraki yıllarda da devlet, bu siyasetinde o kadar başarılı olmuştur ki bölgesel halk mirasını yok etmeyi yörenin insanlarına bırakmıştır. Bir anlamda mağdura,kendi eliyle kendisini yok etmek öğretilmiştir…   

VIDEO