34

Kürt Rock sanatçısı Rojhan Beken, ikinci albümü ‘Evîna Azadî’yi sevenleriyle buluşturabilmenin heyecanını yaşıyor. ‘Lawo’ isimli Kürtçe rock albümüyle 2005’te en iyi çıkış yapan Kürtçe albümler arasında yerini alan Beken, klipleri müzik kanallarında yayınlanmaya başladı.    

    Rock-hardrock ve metal harmanı olan ‘Evîna Azadî’, politik tavrı net ve keskin sözlere sahip şarkılarla birlikte aşkın susmayan sızıları da içeriyor. Kapak resminde Yüksekova isyanını fon olarak kullanan sanatçı, gerek albüm gerekse kartonet içeriğinde politik ve rock müziğinin asi duruşunu sergilemiş. Rojhan Beken ile Lorin Müzik’ten çıkan albümü hakkında konuştuk.

Rojhan Beken’i Lawo albümüyle tanıdık, Lawo’dan sonra neler değişti? Hedeflediğiniz sonuçlara ulaşabildiniz mi?

Lawo çok konuşulan ve tartışılan bir albüm oldu. Kürtçe müzik yapmak yıllarca müziğinizin raflara girmesini beklemek demek, Çünkü Türkçe söyleyenlerle eşit şartlarda değiliz. Ama Lawo yine de kendi anadilinde kliplerin çok sayıda kanalda gösterilmesiyle şanslı başladı. Kürtçe rock müzik ticari kaygı gerektirmeyen bir tarz. Bu albümü yaptığımızda benim çok da beklentim yoktu, albümü herkes dinlesin ya da herkesçe sevilsin gibi bir düşüncem de olmadı. Ama bunu kim istemez ki?

Evîna Azadî’nin Lawo’dan farkı var mı?

Lawo albümü sakin bir rock formatıydı. Evîna Azadî daha agresif rock… Yer yer nu-metal riflerle farklı tarzları birleştirdik. Biraz daha uca kaymış bir çalışma bu. Daha politik ve daha isyankar. 13 şarkının tamamı Kürtçe olarak söylendi. Profesyonel albüm izlenimlerinden her zaman kaçınmışımdır. Bu albüm tamamen ben gibidir. Yaşamda tecrübe ettiğimiz deneyimleri aktardık kayıtlara. Teknolojiden sınırsızca faydalanan bir albüm değil bu, rock zaten kusursuzluk değildir. Kusursuzluğun olduğu yerde asilik olmaz, isyanın değeri kalmaz. Biz müzik profesyonelliğine ters düşmeden bir deney albümü yaptık.

Albüm tarz olarak nasıl adlandırılabilir?

Hard Rock başlığını atabiliriz tarz olarak ama bu orta noktası olur. Üç şarkıda akustik gitar tadı var mesela ve bir şarkıda arabesk izleri bile var. Ne kadar sert müzik yapsak da ezgiler bize yabancı değil. Kalbimizde kökleştirdiğimiz ezgiler ne kadar batılı görünebilir ki?

Albüme damgasını vuran duygu nedir?

Albümde aşk ve özgürlük şarkıları var. Aşk ve özgürlük hissi birbirine yakın ve çoğu kez birbiriyle eşit olan duygulardır. Bundandır ki albüme Evîna Azadî ismini verdik. Aşkın Kürtçe güncesi albümde yoğun olarak yazılırken tarihsel gerçekliğimizi, kayıplarımızı ve mücadelemizi de anlattım.

O şarkılardan bahsedebilir misiniz?

Bigirî Diyarbekir şarkısında Diyarbekir’e uzak düşen Amed aşıklarının haykırışı var. O şehrin kokusunu özlemek ve onu sevgili olarak kişileştirmek… Kendi topraklarından uzaklarda yaşayanların şarkısı bu. Yakılan, yok edilen köylerin ‘sözde vatandaş’ların şarkısı…

Azadî şarkısı, ölümcül memleket düşleriyle birlikte bir serhildan geçidi. Müzikal olarak da albümdeki en sert sounda sahip. Şemdinli ve Yüksekova olaylarına göndermeler var sanırım…

Kızıltepe’de öldürülen Uğur Kaymaz’ın anısına Strana Uğur şarkısı yapıldı. Adaletsizliğin unutulmaması için, bu ülkede 12 yaşında bir çocuğun öldürülmesinin normal karşılanmasına isyan için… Belki çocukların bu ülkedeki hakları nelerdir, bilmek isteyenler vardır. Küçük Uğur, memleketim olan Mardin’in soluk çocuğu, ona yaşama hakkını bile vermeyen bir devletin bir sözde vatandaşı daha işte… Uğur’dan sonra da çocuklarımıza kıymaya devam ettiler. Çocuk Bayramı’nın kutlandığı bir ülkede 3, 6 ve 8 yaşındaki çocuklar evlerinde, balkonlarında, parklarında öldürüldüler. Bu şarkı tüm Uğur’larımızın anısınadır aslında.

İlk albümde Haluk Levent’in de bir bestesi vardı. Bu albümde katkısı oldu mu?

Evîna Azadî albümündeki Rojbaş Evîn (İyi Günler Aşk) isimli şarkıda Haluk Levent’le ortak bestemiz var. Albümde ayrıca Hêjar Temo, Sezer Çoban ve Şakir Atış’ın eserleri yer alıyor.

İlk albümünüzde 9 şarkı, yeni albümünüzde ise 10 şarkının sözlerinde sizin imzanız var. Kürtçe’yi sonradan öğrenen biri için bu kadar söz yazmak zor değil mi?

Kürtçe konuşmak, yazmaya göre daha karmaşık ve zor bir durum. Konuşurken çok az düşünme payınız var ve o arada çok az kelime hatırlayabiliyorsunuz ama yazarken bir sınırlama yok. Şarkılarım da benimle birlikte Kürtçe öğreniyor yani.

Albümünüzde sizi en çok etkileyen şarkılar hangileri?

Hepsi. Beni etkilemeyen şarkıyı zaten ne albüme alırım ne de söylerim. Şarkılarımı tanırım, hepsi iyi çocuktur, pardon iyi şarkılardır…

Evîna Azadî albümünüzün kartonet görünümü sıradışı, hem resimler hem de Kürtçe şarkı sözlerinin altındaki Türkçe dipnot cümleler çok ilgi çekiyor. Kartonet ayrıca bir anlatım çabası mı?

Evîna Azadî albümü aşk ve özgürlüğün harmanı. Şemdinli ve Yüksekova’da yaşananların bir süre sonra unutulmasını istemedim. On yıllarca saklanan albüm kartonetlerinde o resimlerin kalıcı olmasını istedim. Albüm kapak resminde ve iç sayfalarda o olaylara ilişkin beş resim yer aldı. Kartonet, albüm tablosudur bence.

Kürt müziğinin neresindesiniz?

İçindeyim. Nerede olduğunu görmek, hangi köşeden baktığınızla ilgilidir. Kürtçe müzikte tarz zenginliği henüz yok. Birbirinin benzeri onlarca albüm çıkıyor. Farklı ve ilerici çalışmalara şans tanınmalı ve anadilinin müziğiyle ilgilenen genç müzisyenler desteklenmeli. Ben bu konuda üzerime düşeni yapmaya hazırım. Bu tür çalışmaları olan arkadaşlarımla bütünleşmek bana gurur verir.

Hedefleriniz nelerdir?

Anadilinde farklı ses ve müzik arayanların ve modern Kürtçe müziğe ilgi duyanların tercihi olmak. Rock asiliğiyle yüreğimizin Kürtçe güncesini biriktirmek ve bunları gerçekleştirirken misyonu olan bir müzisyen olmak. Kendinin ve halkının bilincinde olan, sanatı eğlence olarak değil bir iletişim yolu olarak gören bir müzisyen olmak aynı zamanda…

AYDIN ORAK
Gundemimiz. com dan alınmıştır

27

Kürt müziğinin sevilen sanatçılarından Ozan Kawa yeni albümü ‘Ez u tu’ ile 12 Mayıs’ta, Paris’te Maxmurlu çocuklarla dayanışma amacıyla yapacağı konserle aynı günde, yeniden müzikseverlere merhaba diyor.

İlk albümü ‘Ava Evine’ ve ardından çıkardığı ’Taya Dila’ ile gençlerin gönlünde taht kuran, müziğine âşık Ozan Kawa ile yaşamını, müziğini ve ‘Ez u tu’yu konuştuk. 

-Müzikle ilişkinizden başlayarak bize kendinizi tanıtabilir misiniz öncelikle?

– Ben küçük yaşlardan beri yöresel bazda söylemeye başladım ve tam da müziğe gönül verdiğim bu dönemlerde Kürt müziği ile bütünleşmemiz söz konusu oldu. Bu dönem aynı zamanda bütün Kürt gençlerine yönelik kültürel, sanatsal saldırıların ve asimilasyonun çok yaygın olduğu bir dönemdi. Diğer taraftan da gençliğe özellikle de Kürt gençliğine arabesk kültürünü aşılatma ve entegre etme söz konusuydu. Benim doğduğum büyüdüğüm yöredeki tüm gençler arabesk müzik okumak ve Türkçe okumak istiyordu. Onlardan biri de bendim. Daha on iki yaşındayken Muş Halk Eğitim Merkezi’nde yapılan halk müziği yarışmasında 47 yarışmacı içinden ben de dereceye girmiş ve korkunç bir sevince boğulmuştum.

– Kürtçe ve Kürt gençliği üzerindeki baskılardan bahsettiniz bütün bunlar arasında sizi Kürtçe söylemeye iten nedenler neydi?

– Benim Kürt müziğine yönelmemde annemin etkisi çok büyüktür. Annem resmen Türkçe müziği bana yasaklamıştı ve önüme Kürtçe kasetler yığıp onları dinlememi istiyordu. Meryem Xan, Ayşe Şan ve Şakiro gibi dengbejleri böylece dinlemeye başlamıştım. Ayrıca bizim yöremiz de dengbejlik geleneği çok yaygın ve önemliydi. Ve Kürt gençleri üzerinde de etkisini gösterdi. Bir yandan arabesk ciddi bir çekim merkezi olurken diğer yandan dengbejlik onların koruyucu kalkanı gibiydi. Onun dışında bir de annem bana sistemli olarak, günde bir iki saatlik yayını olan Erivan radyosunu dinletirdi. Erivan radyosunda Kürtçe müzik dinlemek beni gerçekten çok etkilerdi. Kürtlük kavramının, Kürdistan’ın yok sayıldığı bir dönemde gözlerimizi dünyaya açmıştık ve birden bire radyolarda Kürtçe müzik dinlemeye, Kürtçe konuşma ve tartışmaları takip etmeye başlamıştık. Bunlar beni derinden etkiledi. Benim bugün buralara gelmemde annemin rolü büyüktür. Gönül isterdi ki annem bugün hayatta olsaydı ve bugünlere geldiğimi, halkımıza müziğimle sanatımla hizmet ettiğimi görseydi. – Yarışmalara katıldığınızı söylediniz. O zamanlar bir gün Kürt müziğinde böyle ünlü olabileceğinizi, Kawa olacağınızı hayal ediyor muydunuz?

– Ben yarışmadan dereceyle çıktığımda bir gün büyük bir sanatçı olacağım hissine kapılmıştım o zamanlar tabii, fakat bu kadarını düşünmek yine de mümkün değildi.

– Kawa ismini almak nereden geldi aklınıza? Neden Kawa?

– 1995’te Fransa’nın Marsilya şehrindeki Newroz gecesinde, ben Demirci Kawa rolünü oynamıştım ve oyun çok beğenilmiş, ayakta alkışlanmıştı. O rolümle ve performansımla ben de çok müthiş derecede bir beğeni toplamış ve ilgi çekmiştim. Ve ardından gecede sürpriz sanatçı olarak beni ‘Ozan Kawa’ şeklinde sahnede anons ettiler. Önce gülüp geri çekildim, kim bu Kawa diye? Sonra olayı anladım ve geri döndüm. İlk stranı okuduğumda çok heyecanlanmıştım ve dizlerim titremişti. Üç bin insanın karşısında söylüyordum. Akademiden gelen sanatçı arkadaşların da ilgisini çekmişti bu durum ve Xelil Xemgin, ‘sesin güzel, bu ses topluma mal olabilecek bir sestir, bence değerlendirelim bunu’ dedi. Ve bana yardımcı oldu. Marsilya kültür işlerinin sorumlusu oldum, konserler geceler derken, 2000 yılında Koma Berxwedan’a katıldım. Bu benim için bir onurdu, onların öğrencisiyken arkadaşları olmuştum. Ve ondan sonra ‘Kawa’ olarak devam ettim.

– ‘HELİYAM ÇIKIŞIMIN DİĞER ADIDIR’

– Ez u tu’ya gelmeden önce bilmeyenler için ‘Ava Evine’yi, oluşum sürecini ve dillerden düşmeyen Heliyam parçasını anlatır mısınız bize?

– İlk kasetimin heyecanı çok farklıydı elbette. Besteleri kendim yapmıştım ve Heliyam parçası da daha kaset piyasaya çıkmadan önce dillere dolanmıştı. ‘Heliyam’ benim çıkışımın diğer bir adıdir. Ve parça hala ilk günkü etkisini ve sıcaklığını koruyor. Kasetin diğer bir ilginç yanı da, kaset daha piyasaya çıkmadan 2001 yılında, Ozan Semdin, Cevat ve Hakim Sefkan ile beraber Güney Kürdistan’a konser vermeye gittik. Heliyam albümümü yaptığımda işte halen dağdaydım, 1 Eylül 2001’de piyasaya sürüldü albüm. Ben dağdan reklâmlarını izliyordum, Kawa’nın albümü çıkıyor diye. Albümüm çıkıyordu fakat ben onun doğuşunu çok uzaklardan seyrediyordum. Ağlamıştım, çünkü her sanatçı albümü çıktığında başında olur, albümü onun çocuğudur. Bir sanatçının en değerli varlığı albümüdür bana göre.

– Siz çocuğunuzun doğusunu çok uzaklardan, dağlardan izlediniz o halde?

– Aynen öyle. Dağlardan izledim. Ve anlatamam, o gün bir başka olmuştum. Medya TV reklâmlarında günde en az on kere çıkıyordu. Orada hem duygusallaştım hem de çok moral aldım. Geri döndüğüm sırada Tahran’dan müzik şirketim olan Mir Müziği aradım. Albümün yansıması, etkisi nasıl oldu diye? ‘Festivalde albüm rekor satış yaptı’ yanıtını aldım.

– Konuşmamızın başında siz kendiniz de bir dönem Türkiye’de gençlerimize bilinçli olarak arabesk müzik aşılandı dediniz. Sizin müziğinizi de ‘arabesk’ olarak değerlendirenler var. Siz kendi müziğinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

– Evet, öyle değerlendirenler var. Benim ilk albümümde şöyle bir durum söz konusu oldu. Kawa’nin kendisi otantik bir insan, Kürt gırtlağı olan, sesi Kürtçeye yatkın olan bir insan neden arabesk yapıyor yorumları, eleştirileri oldu. Geliştirici eleştirinin olduğu yerde, her zaman gelişme de esastır.

– Siz bu eleştirileri kabul ediyor musunuz yani?

– Ben bunu kesinlikle kabul etmiyorum. İkinci albümümü çıkardığımda, bir stil oluşturmak ve bunu bilimselliğe dayandırmak hiçte kolay değildir demiştim. Ben bir arayış içerisindeydim. İkinci albümüm birincisinden farklı bir albümdür. İlki daha çok otantik bir albümken, ikincisi modern müzik, otantizm hatta biraz pop’tur. Bir albümle kendi stilimi oluşturamazdım. Ben şu an pop okuyorum albümümde. Şöyle ki bir parçayı dinlersiniz burada pop var dersiniz, diğer bir parçayı daha otantik bulursunuz başka bir parçada ise halk müziği kokuyor diyebilirsiniz. Bu bir arayıştır. Bununla beraber ben bir tarz oluşturma çabası veriyorum.

. ‘HEDEFİM, MODERN KÜRT MÜZÜĞÜ STİLİ’

– Müzikte ulaşmak istediğiniz tarz nedir o halde? Amacınız nedir?

– Benim gırtlağım Kürtçe bir gırtlaktır, rüyalarımı Kürtçe görüyorum, düşünme biçimim de Kürtçedir. Sesim de o’dur, yüreğimde. Ve hedeflediğim tarz modern bir Kürt müziği stili oluşturmaktır. Yani çağa göre, insanların ihtiyaçlarına göre, altyapıyı ve motifleri ona göre oluşturmak. Otantik müziği modernize edip bir stil oluşturmaya çalışıyorum. Neticede benim arayışım kalıcı bir stil yaratmak ve o çizgide ilerlemektir.

– İbrahim Tatlıses, Mahzun Kırmızıgül gibi Kürt kökenli sanatçılar daha önce Kürtçe şarkı söylemezlerken bu süreçte Kürtçe şarkı türkü söylemeye başladılar siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Bunu bir rant olarak ele alıyorum. Aslında onların hala o cephede yer almasını ben utançla karşılıyorum. Ahmet Kaya’yı örnek alsınlar. Sadece Kürt kökenli bir sanatçı olarak klip çekeceğim dediği için linç edilmekle karşı karşıya kaldı ve onu sürgünde kaybettik. Bu bütün Kürt ve Türk sanatçıları için örnektir. Buna rağmen İbrahim Tatlıses’ın gidip Kürdistan’da verdiği konserde Türk bayrağı çektirip Türkoğlu Türküm şeklinde açıklamalar yapması hazindir. Kimseyi incitmek gibi bir niyetim yok, fakat gerçekler de dillendirilmek durumundadır.

En son Türk dizilerine baktığımızda da yine aynı şeylerle karşılaşıyoruz, Kürt kültürünü, sanatını, Kürtçe motiflerini işliyorlar, hatta Kürdistan’ı bile kullanıyorlar. Fakat Kürt’ün adı hala yok. Kürt asıllı olmayan Türk sanatçılar bile Kürtçe okumaya başladılar. Mustafa Uğur örneğin. Bu çok güzel bir Türk’tür ve okusun. Fakat yıllardır neden bunu yapmadıklarının özeleştirisini vermeliler. Bir şarkı söylemekle de Kürt halkını kandıramazlar. Kürtler sanatçısını çok iyi tanır ve severler, göklere çıkarmasını da yerin dibine batırmasını da çok iyi bilirler.

KAWA ‘EZ U TU’ İLE YENİDEN

– Buradan üçüncü albümünüze ‘Ez u tu’ya gelirsek, neler var yeni albümünüzde?

– “Ez û Tu“ çok renkli bir albüm. Mîr Müzik ve Kom Müzik ortaklaşa çıkardı. 12 Mayıs’ta Avrupa ülkelerinde, iki hafta sonra da Kuzey ve Güney Kürdistan ile Türkiye’de müzikseverlere ulaşacak. Bu albümde zengin melodiler, duygusal ve dinamik şarkılar çok. Albümde halkın acı, direniş ve umutları ile sevda şarkıları var. Albümümün çıktığı gün yani 12 Mayıs’ta Paris’te, 14 Mayıs’ta da Frankfurt’ta hem albümü tanıtım amaçlı hem de Maxmur Çocuklarıyla Dayanışma amaçlı konserler vereceğiz.

– Albüm için klip çekimlerine başladığınızı duyduk…..

– Evet, bu albümdeki üç şarkıya klip çekmeye başladık. Cezaevi ve hücreleri yaşamış tüm tutsaklar için yazdığım ’Hucra Tarî’nin çekimlerine 1 Mayıs günü başladık. Kürd Halk Önderi Abdullah Öcalan’a özlemin anlatıldığı ’Hey Hey’ ve ’Amara’ şarkılarına da klip çekeceğiz. Amara’yı (Ceren Doğruak) sanırım siz de tanıyorsunuzdur. 31 Mayıs 2005’te Güney Kürdistan’da talihsiz bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Bir süre Paris’te kalmıştı. Amara, hepimizi çok etkilemişti. Kader denileni kabul etmedim ve onun duygularını hissederek bir şarkı yazdım. Böyle insanların ardından şarkı yazmak ve hele okumak çok zor ama onları kalıcılaştırmak da bizim görevimiz. Tekrardan Amara’yı saygıyla anıyorum.

– Maxmur çocuklarıyla dananışma gecesi yapma projesi nasıl oluştu?

– Bu yıl Maxmur’a gittim. En zor koşullarda bile hayata gülümseyen yüzler-gözler gördüm. Bu albümümü çocukların gülümseyen gözleri, anaların yitip giden yiğitler ardındaki direngen duruşları, kızlarımızın-gençlerimizin umut, mücadele, azim ve kararlılıkları şekillendirdi.

– Bestelerinizi yaparken beslendiğiniz, sizi etkileyen olaylar neler, nasıl yazıyorsunuz?

– Şüphesiz her albümün ardında ona kaynaklık eden olaylar var. Halk olarak duygusal alt üst oluşları yaşadık,yaşıyoruz. Bir sanatçının toplumla paylaşacağı en önemli varlığı duygularıdır. Acılarını ve sevinçlerini garip bir şekilde bir arada yaşayan Kürt toplumuna duygularımdan başka ne verebilirim ki? Duygularım bu halkın yaşadıklarıyla oluştu. Bu halk örgütleriyle, insanlarıyla ve toplumsal varoluşuyla; dahası yarattıklarıyla, yaratamadıklarıyla en çok bu süreçte hesaplaştı, muhasebeyi en fazla bu süreçte yaşadı. Doğrular ve yanlışlar kazanmak ve kaybetmekten daha önemli bence… (Burada duygulanıyor) Sanatçı algıladığını aktarır. Halkımızın yaşadığı olaylar duygularımı şekillendirdi. Bu albümde de en pozitif duygularımı sanatsal birikimim ölçüsünde yansıtmaya çalıştım.

– Albümünüzü yaparken kimlerle çalıştınız?

– Bu albümde Koma Berxwedan sanatçılarının tümü bana destek verdiler ve bu benim için inanılmaz bir sevinçtir. Büyük sanatçımız Beser Şahin ile bir şarkıda düet yaptık. Yine Mir ve Kom Müzik desteklerini esirgemediler. Beş aranjörle çalıştık. Genelde albümler tek aranjörle çıkar. 5 aranjörle çalışınca çok değişik, güzel ve zengin fikirler ve melodiler ortaya çıktı.

– Sanatçıların bir çoğu beste yapmak yerine varolan şarkı ve türküleri yeniden yorumlayarak söylemeyi tercih ediyor. Sizin beste yapma konusunda bir sıkıntınız olmadığını gözlemliyoruz, bu konuda neler söyleyeceksiniz?

– Kürt müzigi derya kadar zengin. Ama hiç bir zenginlik tükenmez değildir. Bu nedenle zenginligimize zenginlikler katarak sürdürebiliriz. Beste yapılmasına önem veriyorum. Ben Kürt müzigine yeni besteler kazandırarak ve bu besteleri halkın beğenisine sunarak katkı sağlamaya çalışıyorum.

– Sevda türküleri yazan Kawa için aşk nedir son olarak?

– Âşık olmayan, sevmeyen üretemez, yazamaz, çizemez, şarkı söyleyemez sanıyorum. Ben aşkın, sevdanın, sevginin içinde kendimi buluyorum. Aşk olmazsa yoğunlaşamam ve sanatım kupkuru çıkar ortaya. Ben müziğimle çok güzel, barışık bir aşk yaşıyorum. İnanın son iki yılda müziğimle sevişiyorum, aşk yaşıyorum adeta. Aşktan bahsedip de kadını unutmak mümkün değil tabii. Kadın çok estetiktir, çok güzeldir. Bakıyorsun gözlerinde şarkılar yazıyorsun, kaşlarından güzel eserler yaratıyorsun, estetiğinde, onun nazikliğinde çok şey bulabiliyorsun.

‘EZ Û TU’

’Ez û Tu’ 12 şarkıdan oluşuyor: Hey Hey, Amara, Ez û Tu, Were, Mezopotamya, Yara Şirîn, Hucra Tarî, Nazê, Lawiko, Dilnaz, Husna ve Dayê. Albümde müzik dünyasında kendini kanıtlamış aranjör ve müzisyenlerin imzası var. Nail Yurtsever, Turhan Yapıştıran, Kemal Sahir Gürel, Adnan Karaduman ve Memo Gül şarkıların aranjesini yapıyor. 30 kişiden oluşan müzisyenler arasında Türkiye’nin en iyi sanatçılarıyla çalışan Ertan Tekin, Osman Aktaş, Eyüp Hamış, Adnan Karaduman ve Erdinç Şenyaylar bulunuyor. 

MERAL KOCAMIŞ -ANF

ANF NEWS AGENCY

6

Sevgili Bejan, öncelikle belirteyim ki, bu konuşma bugüne kadar seninle yapılanlardan biraz farklı olacak. Çünkü, şiirinin bütüncül bir irdelemesinden çok, içinden geldiğin Orta İçtoroslar’daki Alevi Kürt toplumuyla şiirinin bağı ve bu bölgenin özgül koşulları üzerinde yoğunlaşmak istiyorum.

    – Herşeyden önce şunu sormak istiyorum. Yalnız şiirlerinde değil, yazılarında da tam bir imgesel-şiirsel anlatım kuruyorsun. Bunu neye bağlıyorsun, başka bir deyişle bunun sırrını açıklar mısın?
Öncelikle ben bir şairim. Şiir büyük bir kıskançlıkla hayatımdaki yerini korumaya,biricik olmaya uğraşıyor. Böyle olunca meylettiğim diğer tüm uğraşlara şiirin derin gölgesi düşüyor. Gazetedeki yazılarımda bana has bir söyleyişten sözediyorsanız eğer, bu tasarlanmış,karar alınmış bir uslup arayışından değil, baktığım dünyayı o kelimelerle algılıyor olmamdan kaynaklanıyor. Yani yazılarıma konu olan dünyaya ve o dünyanın hikayelerine baktığımda öyle görüyorum. Ve tabii bir gazeteci yahut sosyal bilimci olmadığıma göre yazılarımda şiirin etkisinin görülmesini doğru da buluyorum.
-Toplumsal ortamla sanatçı, sanatçıyla sanat ürünü arasında bir diyalektik birlik ve kanbağı bulunduğunu biliyoruz. Nitekim sende de farklı bir coğrafya, farklı bir mekân, farklı bir aidiyet; dolayısıyla farklı bir üslup ve farklı bir söyleyiş özelliği var. Şiirlerinde hem yöre halkının burukluğunu, hem de Kürt kılamlarının rayhasını tadar gibi oluyoruz. Bunu nasıl açıklarsın?
“Burukluk” dediğiniz şey aslında varlığa içkin bir durum. Bu anlamda gündelik siyasetin dilinden uzaklaşıp insana felsefi düzlemde baktığınızda onun varlığına içkin bir yalnızlık,hüzün görürsünüz. Dinlerin,felsefenin derinde aradığını,psikolojinin ontolojik bağla açıkladığını, siyaset toplumların hayatıyla sınırlayarak anlamaya çalışır. Aslında soru aynıdır. “neden varım?” Doğduğum topraklara ve o topraklarda varolan topluluklara baktığımda hep köklerle ilgili sorular belirir zihnimde. Bu soruların kaynağını nerede aradığınızla ilgili olarak hüznünüz de artıyor yahut azalıyor. Şiirimde yer eden “kavim” duygusundan söz edereken taşan hüzün biraz da bu söylediklerimle ilgili olarak düşünülmeli.
– Biraz daha açacak olursam, senin şiirini biraz ağıtlama- türkülere benzetiyorum. Şiirinde bu düşünsel ve duygusal dokuyu oluşturan nedir sence?
Bir şair dile ve dilin seslerine en üst düzeyde duyarlı bir varlık olarak içine doğduğu dünyanın seslerine,o seslerin toplamını oluşturan folklora yabancı kalamaz. Adına sembol repertuarı dediğimiz bu birkimin şiire yansıması kaçınılmaz. Şunu söyleyebilirim: folklor malzemesinin dönüşmesi,dilin içinde eritlerek yok olması ve dile tadını,cinini katması anlamında önemli. Bu nedenle Folklora açık göndermeler yapmıyor,bundan bilerek kaçınıyorum. Diğer yandan çocukluk yaşantılarının bilincimde birktirdiği atmosfer bir biçimde dizelerime sızıyor. Edebiyatta özgünlüğün ” bir yer duygusunu”okura geçirebimekten kaynaklandığını düşünürüm hep.
-Alevi/Kürt kökenli bir şair olduğunu biliyorum, zaten sen de yeri geldikçe bunu vurguluyorsun. Bu “azınlık içinde azınlık” kimliği nasıl etkiledi seni?
Yazı insanın kendisine dışarıdan bakmasının bir aracı olduğuna göre, bir yazar için, bu kadar çeşitli kökler barındıran bir kimlik yapısı avantaj olabilir. Kimliğiniz doğallıkla sizi merkezin dışında tutan ögelerden kuruluysa aidiyete ait sorular -ki yazının en temel konusudur- kendiliğinde kapınızda belirir. Sahte aidiyetlere hevesli biri için dahi böylesi bir kimlik yapısı onu gerçeklik, samimiyet zeminine çekecek bir sigorta görevi görür. Böylesi bir sigortayı ben gerçeklik arayışında olmasını hayal ettiğim edebiyat için son derece önemli buluyorum. Günümüzde pek çok yazarın biografisine baktığınızda çeşitli etnik kimliklerden oluşan bir kolaj görürsünüz. Yani yazısına kaynaklık edecek,edebiyatını besleyecek bir kök arayışında herkes! Kök galiba sahtesi en çok sırtan,şu hayattaki en önemli şey!
-Bir konuşmanda; literatürde Orta İç- Toroslar olarak nitelendirilen Maraş bölgesinde yaşayan farklı etnik toplulukların gerçekte hiç bir zaman tam olarak kaynaşamadıklarını, dahası adeta bir yama gibi durduklarını ve birbirlerini birer “yabancı” gibi gördüklerini söylüyorsun. İlginç bir gözlem bu. Buna ilişkin düşüncelerini biraz daha temellendirebilir misin?
Maraş Türkiyedeki çoğu yer gibi çeşitli farklı gurupların yan yana karışmadan yaşadığı bir şehir. Tarihsel birkimi etnik köken anlamında Türk,Alevi-Kürt ve Ermenilerden oluşuyordu. Ermenilerin tehçir edilmesiyle bölgeye yerleştirilen en önemli iki gurubu kafkasya kökenli Çerkes ve Çeçenler,Balkan kökenli adına “muhacir” dediğimiz topluluklar oluşturuyor. Birbirlerine karışmadıkları doğru, fakat bu sadece Maraş’a özgü bir durum mu emin değilim. Türkiyenin pek çok yerinde bu böyle. Diğer yandan Maraş’taki Alevi-Sünni karşıtlığını bugün dahi belirleyen tarihsel neden şöyle yorumlanabilir: Şah İsmail-Yavuz Selim karşılaşması. Yani Dulkadir oğulları beyliğinin yönetiminde Türk yoğunluklu Maraş’a Şah İsmail’in ordusuyla yürümesi o bölgede yarı göçebe halde yaşayan kürt alevi aşiretlerine bir bilinç kazandırıyor. Bugün hala o bölgede benimde aralarında büyüdüğüm aşiretlerde bir İran şii etkisi görülüyor. Alevi deyişlerinin çoğunda şiir teolojisinin izleri sürülebilir. Bu keskin ayrımın etkileri bugün de alevilerin sünniler karşısındaki konumunu belirliyor.
– Sanatta ve kültürde yöreselden ulusala, oradan evrensele giden bir çizgi bulunduğu açık. Buna rağmen, geçmişte mahalli kültürün önemi yeterince algılanmıyor, dahası küçümseniyordu. Şimdilerde bu konuda bir açılım sözkonusu. Senin bu konudaki düşüncelerini öğrenebilir miyim?
Yerel Evrensel tartışmasından uzun bir dönem entellektüel hayatımızı belirleyen “batılılaşma”perspektifi oldu. Yani tanımlanmış yerleşik bir batı karşında ona benzediğini daha fazla kanıtlayabilmek için ona ait değerler evrenselmiş gibi algılayan bir doğu. Halbuki gelenekle doğru bir ilişki kurmanın,geleneği yeniden üretmenin de mümkün olabileceğinin işaretlerini veriyor sözünü ettiğiniz durum.
Modernleşme sorunu salt bir modele dayanarak onun değerleri üst ve everenselmiş gibi algılayarak yaşandığında boşlukları da beraberinde getiriyor. Halbu ki “aslında ne olduğun”dan hareketle yola çıkarsan yolunun başlangıcında duran mahalli kültür bir zenginlik,bir hazine olarak kendisini açıyor size. Diğer yandan çağdaş sanat tanımı gereği folklordan ibaret kalamayacağına göre:Yerel malzemeyle ne yapacağımız onu nasıl bir üst aşamaya taşıyacağımız konusunda yöntem arayışlarına sınır konamamalı diye düşünüyorum.
Sorular: Mehmet Bayrak
Navkurd com dan alınmıştır

314

Şiir insanın ürtülmüş dünyası, şair olan kişi ise, o örtünmeyi kaldıran kişidir. Şair, şiirde ölüyor, öldürüyor, seviyor, sevişiyor akla gelebilecek herşeyi yapıyor

Uzun bir aradan sonra ‘Stranên Qedexe’ albümüyle dinleyicilere merhaba diyen sanatçı Hekim Sefkan, Kürt müziğinde sanatçıların şarkı sözü yoksunu olduğunu ve yazılan sözlerin de çok basit olduğunu söylüyor. İlk şiirini ilkokulda yazan Sefkan, daha sonra 150’nin üstüne beste, iki kitap, 4 albüm, Seydayê Tîrej’den şiir teknik desleri, pandomim ustası Arsen Poladov’dan tiyatro dersleri almış. Sanatın bir çok yönünde aktif olan Sefkan, kendisine ‘tiyatrocu muyum, şair miyim’ diye sorduğunu ve ardından şiire ağırlık verdiğini söylüyor. Tiyatro oyunculuğu, yazarlığı, gazetecilik, televizyon programı gibi sanatın bir çok alanında başarılı bir grafik çizen Sefkan’la yeni albümünü, şiiri, tiyatroyu ve Koma Berxwedan sürecini konuştuk.

Müzik ve şiir hayatınızı yani kendi öykünüzü anlatır mısınız?

Bu soruyu kime sorsanız küçüklüğümden başladım der. Bence sanatçı olunmaz sanatçı doğar. Ben 14 yaşında ilk şiirimi yazdım. İlkokulda başladım şiir yazmaya. Sonra tiyatroya başladım. Qamişlo’da bir oyun oynadık. İlk oyundan sonra ayrılıp kendi grumuzu kurduk. Tiyatro, folklor ve müzik yapıyorduk. Sonra Seydayê Tîrej’le tanıştım. Ondan şiir yazma tekniklerini öğrendim. Ve başladım şiir yazmaya. Sonra Koma Ararat diye bir grup oluşturduk. Ve ben beste yapmaya başladım. 1990’dan sonra Avrupa’ya çıktım ve Koma Berxwedan’a geçtim. 2003’e kadar böyle devam etti. Avrupa’da herkes şarkı söylüyordu. Ama şarkı yapan yok. Herkes saz çalıyor, herkes şarkı okuyor. Sonra ben arkadaşlara şunu dedim; ben artık şarkı söylemeyeceğim, artık beste ve şarkı sözü yazacağım. Herkesten güzel bir tepki aldım. O dönem çok iyi işler yaptık. Rusya’da iki yıl kaldım. Sonra Medya Tv’ye geçtim. Birçok program yaptım. İlk kitabımdan sonra ikincisi çıktı. Ardından ilk albümümü yaptım. Bir çok tiyatro ve dizi yazdım ve oynadım. Gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. Her yerde ismim vardı ve ben kendi kendime ‘tiyatrocu muyum, şair miyim’ diye sordum.

Şiire her şair farklı tanımlamalar getiriyor. Sizce şiir nedir? Şiir’i nasıl tanımlıyorsunuz?

Şiir iki kelimeyle anlatılmaz. Şiir insanın örtülmüş dünyasıdır. Şair olan kişi ise, o örtünmeyi kaldıran kişidir. Şair, şiirde ölüyor, öldürüyor, seviyor, sevişiyor akla gelebilecek her şeyi yapıyor. Ama gerçek yaşamda bunların hiçbirini yapmıyor. Şair, öbür insanların adına konuşabilen kişidir. Şiir bir dünyadır. Aslında herkes bu dünyayı biliyor ama, tarif edemiyor. Her şey duygudur şiirde. Şiir Arapça bir kelimedir. Ve anlamı ‘insanın hessettiği şey’dir. Her hissedilerek yazılan, şiirdir.

Kürt şiirinin durumu…

Kürt şiiri bir döneme kadar Sofilerin elindeydi, yani camideydi. Bütün şairlerin isimlerinin önünde ya mele, ya da sofi vardı. Ben Kurmancî şiirinden bahsediyorum. Sonra yeni bir nesil çıktı. Qedrîcan ve Osman Sebrî gibi şairler modern ve serbest şiiri yazmaya başladılar. Ardından Ehmed Huseynî gibi şairler çıktı. Benim Kürt şiiri için hiç bir korkum yok. Çünkü yeni kanlar, yeni isimler çıkıyor. Ve bunlar çok iyiler. Dil gibi eksiklikler olabilir.

Koma Berxwedan sürecinden bahsedermisiniz? Fesedildiğinde var mıydınız ya da niye fesedildi?

Koma Berxwedan’ın fesedilme haberini televizyondan öğrendim. Bence Koma Berxwedan çoktan fesedilmesi gerekiyordu. İlk dönemlerde çok büyük bir heyecan vardı. Çok iyi bir kolektifizm vardı. Zaten 1993’te grup dağıldı. Herkes bir yerlere gitti. Kimisi Rusya’ya, kimisi başka yerlere gitti. 1997’ye kadar öyle sürdü. Sonra tekrar toplandık. Bence yerinde bir karardı. Şuan Koma Berxwedan hala var. Ama herkes bireysel çalışıyor. Bu da bence daha iyi bir durum. Koma Berxwedan inanılmaz bir grup, dünyada böyle bir grup yok. Herşeyleri beraberdi. Grup mücadelenin sesiydi.

İlk albümüzden başlayarak son albümüz ‘Stranên Qedexe’ye gelelim…

Benim bütün albümlerimin söz ve müziği bana aittir. Birinci albümüm teknik anlamda kötü yapıldı. İkinci albümümü ise 6 yıl geçmesine rağmen hala imzalamam için getiriyorlar. ‘Dîrok’ şiiri o albümde olduğu için inanılmaz beğenildi. Üçüncüsü de ‘Stranên Qedexe’ albümü Kom Müzik’ten çıktı. Bu albümün farklı bir özelliği var. Gani Nar’la beraber yaptık albümü. Bence Gani Nar sesiyle insanlara bu albümü dinlemeye mecbur ediyor. Onun için Gani Nar ve çok büyük emeği geçen Xelîl Xemgîn’e sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Yeni ve eski şiirleri alıp albümde okudum. Tabi ilk defa okuyorum bu albümdeki şiirleri. Bu albüme çok güveniyorum.

Kürt müziğinde müzikal ve estetik sorunu var mı? Yeni kuşak müzisyenler ne ölçüde başarılılar, yenilik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Felaket. Yani kötü. En çok satan albümlere bakıyorsun. İlk sözler ve son sözler birbirini tutmuyor. Alakasız yani. Gramer sıfır. Tema yok. Çok basit sözler kullanılıyor. Stranda üç şey var; melodi, söz ve ses. Daha çok bana ait olan bir stil olan özgün müzik yapıyorum.

Kürt tiyatrosu hakkında…

1984’te tiyatro yapmaya başladım. Arsen Poladov’la çalıştım. Benim Kürt tiyatro tarihi açısından; Suriye’de abilerim ‘Barış’ adında bir grupla 1950’lerde Kürtçe oyunlar oynadıklarını biliyorum. Kürt tiyatrosundaki en büyük sorun mimik ve ses problemi olduğunu düşünüyorum. Bir çok Kürtçe oyun izledim. Ama en çok Rusya’daki oyunları beğeniyorum. En önemlisi şu an çok büyük bir ilgi var Kürt tiyatrosuna. Diksiyon gibi sorunları olsa bile iyi şeylerde yapılıyor. Oyuncular, yönetmenler var. Bu da tiyatronun iyi bir durumda olduğunu gösteriyor.

VIDEO