145

Yeni albümü ‘Azadî’ kısa bir süre önce piyasaya çıkan Nizamettin Ariç, sanatçının sahip olduğu geniş yaratıcılık gücünü kanıtlamış oldu.

Ermenistan Kürt şairleri Fêrîkê Ûsiv ile Eskerê Boyîk’in şiirlerini bestelediği yeni albümü kısa bir sürede çok ses getirip, farklı kuşaklardan büyük beğeni toplamaya devam ediyor. Ki, Ariç’in sevenleri uzun zamandır yeni albümünü bekliyordu. Olumlu tepkilere ve oldukça yüksek satış rakamlarına bakıldığında dinleyicisinin beklentilerine yanıt olduğu düşünülebilir. Biz de, yeni albümünü konuşmak üzere Nizamettin Ariç ile, yaşadığı Berlin’de buluştuk. Söyleşimize Kafkas şairlerle giriş yaptık, albümün müzikal yapısından Kürt müziğinin bugün yaşadığı sıkıntılara köprü kurduk, sürgünü ve ülkeye dönüş istemlerini konuştuk.

Geçtiğimiz haftalarda çıkan son albümünüz ‘Azadî’deki şarkıların sözleri, Fêrîkê Ûsiv ile Eskerê Boyîk’e ait. İkisi de, dedenizin terk etmek zorunda kaldığı Erivan’da yetişmiş, aynı kuşağın şairleri. Birçok Kafkasyalı Kürt şairin şiirlerine besteler yaptığınızı biliyoruz. Ama bu albüm için neden Fêrîk ile Esker’i seçtiniz?

Eskerê Boyîk’in 70’li yıllarda Türkiye’de Dağ Çiçekleri isimli bir Kürtçe-Türkçe kitabı çıkmıştı. Kendisiyle tanışıyorum. Hatta yayınlanmamış eserlerini de bana yollar. Bu geniş bir proje. İlk ayağı Esker ile Fêrîk’ten oluşuyor. Projeyi ilk tasarladığım zaman farklı isimler de vardı. Fakat sonradan, ayakları ikişer isim biçiminde oluşturmamın daha iyi olacağını düşündüm.

 
 
 

 

Fêrîkê Ûsiv’ın Kafkas, hatta genel Kürt şairleri içerisinde çok önemli bir yere sahip olduğuna inanıyorum. Birçok şairde rastlanılan tekrar olgusu onda neredeyse yok gibi. Şiir dünyası geniş; tabiat, doğa, insan ilişkilerine dair çok şey bulunur şiirlerinde. Serhad ruhunu, Kürdün anlatılması zor yönlerini ifade edebilmesi çok önemli. Herkesin düşünüp de anlatamadığı ayrıntıları bu şairler anlatabiliyor. Fêrîk’in şiiri derin, çok yönlü anlamlara sahip.

Onları anlayabilmek için Kürt tarihini, Kafkasya’da şekillenen Kürt kültürünü ve felsefesini, ayrıca Êzîdî yaşam tarzı hakkında bilgi sahibi olmak lazım. Fêrîkê Ûsiv’ın şiirleri daha serbest bir stile sahip olduğundan, örneğin Cegerxwîn’in şiirlerine yapılabilen rahatlıkta, onun şiirlerine müzik yapılamıyor. Esker de çok değerli. Simoyê Şemo, Mîkaîlê Reşîd, Rizaliyê Reşîd ünlü değerli şairlerimiz. Bunlar kalıp üstü şairler. Bir bütün olarak Kafkasya Kürt şairleri çok önemli bir yere sahip. Son zamanlarda Azerbaycan’da da güçlü şairler olduğunu öğrendim. Bunlar Nazım, Brecht, Neruda kadar güçlü şairlerdir. Ama maalesef sahip çıkılmadığından pek tanınmamışlardır.

Sovyetler’den klasik edebiyata dahil edilen çok önemli eserler var. Sovyet edebiyatının bu şairler üzerinde de etkisi var mı?

Bunların hepsinde vardır. Fêrîk zaten Puşkin üzerinde de çalışmış, ona dair şiirleri de var. Doğrudan veya dolaylı olarak bir etkiden söz edilebilir. Zaten Sovyet sistemi içinde o etkinin olmaması imkansız. O dönemde kendi içinde kapalı bir rejimden söz ediyoruz. Kürt klasikleri de ellerine geçiyordu, örneğin Ehmedê Xanî, Melayê Cizîrê vb. Modern Kürt şairlerden Cegerxwîn vardı ellerinde. Rus edebiyatı ile etkileşimin yaşanmış olması çok doğal bir şey.

 
 
 

 

Albüme adını veren Azadî şarkısı, albüm sıralamasında en sonda yer alıp, bir nevi kapanışı yapıyor. Melodisi, kullanılan enstrümanlar dikkate alındığında, şarkının içinde ağır, yavaş adımlardan koşuşa ilerleyen bir tempo var. Koşuşa başlama anı dinleyici için bir uyanış hissini de uyandırabiliyor. Albüme bu şarkının adını verme nedeniniz neydi?

Arkasında entelektüel olarak düşünülmüş farklı bir amaç yok. Ama daha ağır bir parça olduğu için sona aldım. Kürt halkının özgürlük özlemi ve sorunu, benim kendi özgürlüğüm, bunlar etkidir. Anlatmak istediğim Azadî, basit bir özgürlük anlayışı değil. Halkımın durumundan kendimi koparmam mümkün değil. Beni besleyen en büyük ilham ve gücüm, halkımın mücadelesinden gelir. Çok farklı bir Azadî yorumu olabilir. Dinleyen, başındaki ağır tempodan hıza geçerken farklı şeyler duyup, yorumlayabilir. Ben dinleyenlerime bırakıyorum. Çok ağır dokulu bir çalışma. Çok uzun bir parçaydı, kısaltmak zorunda kaldım. Gozel de öyleydi. Şiir uzun olsaydı, sadece Azadî ile bir albüm yapabilirdim. Onlarca ayrı perspektiften yorumlamam mümkündü. Müzikal sanatsal fantazim çok gelişkin. Bir şarkı için iki üç ayrı beste yapıyorum, bunlardan birini seçiyorum, diğerlerini atıyorum.

 
 
 

 

Şiir hem hayatınızda, hem de müziğinizde nasıl bir ilham kaynağını oluşturuyor? Örneğin Azadî’de aşk, isyan, özlem ve hüzün içiçe işlenmiş.

Çünkü hayatın kendisi öyle. Özellikle Ermenistan veya Kafkas şiirindeki farklılık, yaşamı çok şiirsel anlatmalarıdır. Üzüntü, sevinç, mücadele, yenilgi, hastalık, sağlık, hepsi yaşamda var. Bu çalışmalarda ona dikkat etmeye çalıştım. Özgürlük tutkusu, savaş, savaşın tahribatı, aşk, sevgi, her şey olmalı. Benim gibi bir insanın bu yaştan sonra toplumun her alanında herkesi ilgilendiren olgulara dikkat etmesi gerekir. Benim Kürt müziği yapanlara da örnek olmam lazım. Kürdistan’ın her parçasında ‘Acaba Mamoste bu sefer nasıl bir eser yapmış?’ diye çalışmalarımı dört gözle bekleyen çok sayıda sanatçı var. Onların hafızalarını ve ufuklarını açıyorum. Siz de alın değerlendirin, yorumlayın.

 
 
 

 

Albümü dedenize atfetmişsiniz. Albüm booklet’inde fotoğrafı da var…

Dedem Cevoyê Misto hakkında, onunla ilgili anlatılanların dışında bir şey bilmiyorum. Elimizde bir tek o resmi var. 1. Dünya Savaşı sonrası Ağrı’ya gelip yerleşmiş. Van’a gitmiş, orada da akrabalarımız var. Sonra tekrar Ağrı’ya dönüp, amcam ve halamla birlikte oraya yerleşmiş.

 
 
 

 

Brûkîler mi?

Biz 3 ayrı aşiretteniz; Brûkî, Bekirî ve Celalî. Serhat ve Kafkas bölgelerinde de zaten bu aşiretler yaşıyor. İran’da da var. Babam Ağrı’da doğmuş. Aslında dönmek gibi bir amaçları da varmış ama nedense kalmışlar. Neden geldikleri de net değil. Müslüman oldukları için mi Sovyetlerden kaçtılar? Çünkü kalanları sürgün ediyorlar. Bugün Kazakistan, Özbekistan’a sürülmüş o kadar Kürt var ki. Nadir Nadirov da Kürt Brûkî aşiretindendir. Ermenistan, Nahçıvan, Azerbaycan ve diğer yerlerdeki Kürtlerin çoğu – Kurdistana Sor dahil – sürgün ediliyor. Ailemin elinde önce bazı yazışmalar da varmış, fakat sonra onlar da kaybolunca dedemden geriye sadece bu resim kaldı. Bende resmi, onun anısına albüme koydum.

 
 
 

 

O benim özümü temsil ediyor, koparılmışlığımızı. Aramıza sınırlar girmiş. Onu yaşayamadım, sadece aileden dinledim. Bendeki etkisi Erivan Radyosu misalıdır. Serhat Kürtlerinin, biraz Kürtlük ruhu olan Kürtlerin sosyalizasyonunda bu radyonun büyük rolü var. Bu, bilinç altına yerleşiyor ve insanı şekillendiriyor. Bu, bende oldu. İnsanlar bazen saat 5 civarı polis, inzibat duymasın diye kapı ve pencereleri kapatıp, radyo dinlerdi. Dini merasim gibi bir kutsallığı vardı. Çıt çıkmazdı. Orada çok temiz ve Kürt ruhlu bir müzik ve edebiyat ile buluşurduk.

Albüm kontrapuntal bir yapıya sahip. Doğu ve batı enstrümanları arasındaki ahengi nasıl sağlıyorsunuz?

Ben aslında Kürt halk müziğinden yola çıkıp, Kürt halk müziği ile batı müziğinden bir analiz, bir sentez yaratmış durumundayım. Doğu ve batı sentezi de diyebiliriz. Projenin başında ‘Albümü acaba Erivan ya da Serhat stili ile yapsam mı?’ diye düşündüm ama bu herkesin yapabileceği bir şey. Ben farklı bir şey yapmak istedim. Dünya küçüldü, artık Batı müziği de Kürt müziğinin bir parçası olmalı. Batı müziğine en uzak kültürlerden biri de Çin’dir. Çin’de şu an, şu saatte 20 milyon insan piyano öğreniyor, Batı kemanı öğreniyor. Batı dehalarının müziği insanlığın müziği oldu artık. Kürter de bu müziğin bir parçası ve buna dahil olmaları şart.

 
 
 

 

İcra ettiğiniz müzikle yeterince anlaşılmadığınızı düşünüyor musunuz?

Sadece benim için değil, Batı tarzı müzik ya da böyle bir tarz üzerinde çalışan tüm arkadaşlar için bu böyle. Toplumumuz buna hazır değil. Buna destek vermek lazım. Televizyonların, basının, aydınların bunu işlemesi lazım. Medyamız bunu yapacağına, arabeskin yaygınlaşması için önayak oluyor.

 
 
 

 

Daha evvel ‘kürdobesk’ diye bir nitelemeniz vardı. Hala aynı kanıdamısınız?

Bunlar çok yaygın olup, Kürt müziğine zarar verecek özellikteki müziklerdir. Batı ve Kürt sentezine destek verilirse çok daha olumlu gelişmeler olur, önü açılır. Avrupa bu kültürün merkezi ve kaynağı. Eğer Avrupa devletleri buna destek vermezse, kendi Batı müzikleri de 10 sene sonra perişan bir hal alır. Almanya her sene kültüre 11 milyar Euro’luk bütçe ayırıyor. Bunun önemli kısmı operalara gidiyor. Yine üniversitelere, tiyatrolara vs. gidiyor. En ufak kısmı popüler müziğe gidiyor. Avrupalı neyin kalıcı ve neyin gidici olduğunu biliyor. Uzayda yaşam arayanlar da onlar. Bu ileri sanat olmasaydı, oraya kadar uzanmaları mümkün olmazdı. Bu nedenle çok sesli Kürt müziğinin her alanda desteğe ihtiyacı var.

 
 
 

 

Sizce bu destek yok mu?

Bu konuda destek yok. Örneğin Kuzey’de 100 civarında belediye var. Bunların her biri çok sesli Kürt müziğini destekleme kampanyası yapsa, çıkarılan her çalışmadan 100 tanesi belediye tarafından satın alınsa, ‘gelen misafirlerimize ve halka dağıtacağız’ denilse. Sadece dayanışmak için. Kürt müziği ile ciddi uğraşanlar, bu güvence ile örneğin 2000 tanesinin bu şekilde halka ulaşacağını bilir ve bir finansman desteği sağlanmış olur. Bunu bir yana bırakalım, bunca zorluklarla yaptığımız eserleri alıp da paramızı ödemeyen arkadaşlarımız var, Mir ve Kom da buna dahildir. Benim ne tür zorluklarla bu işi yaptığımı bilmeyen yoktur. Bazı arkadaşlar Güney Kürdistan’dan şu veya bu şekilde destek alıyor. Bana şu ana kadar böyle bir destek verilmedi. Dünya alem biliyor ki, Kürt müzik dünyasında en ciddi projelerle çalışanlardan biri de benim ama ben gidip de kimseden para istemem. Benden neden elimi açmamı bekliyorlar? Kendilerinin çağırması lazım. Siz röportaj için gelmek istediniz. Bakın, buluştuk. Yoksa ben arayıp da ‘gelin, benimle konuşun’ demem.

 
 
 

 

Güney Kürdistan ile şu ana kadar herhangi bir ilişkiniz, ziyaretiniz olmadı mı?

Bu soru çok soruluyor, ‘Sen hala gitmedin mi?’ diye soruluyor. Ya, ben nasıl gideyim? Ben ülkeme turist olarak mı gideyim? Halkıma mal olmuş bir sanatçıyım. Diğer sanatçılara yapılanlar bana neden yapılmıyor? Herhalde benimle ilgili hoş olmayan bir durum var ama nereden kaynaklanıyor, bilmiyorum. Ben gözler önündeyim.

 
 
 

 

Peki albümler arası dönemlerinize gelelim. Berlin’de yaşıyorsunuz, zaman zaman ABD’ye gidiyorsunuz. Sanatsal üretimlerinizi nasıl gerçekleştiriyorsunuz?

Ben hiçbir yerde boş durmadım. Benim için bunlar birer çalışma merkezi. Amerika’da senaryo yazdım, çok müzik besteledim. Henüz çıkmamış video klipler yaptım. Ama 1,5 yıldır Amerika’ya konserler dışında gitmiyorum. Sosyal yaşam da gerekiyor. Güneşli bir günde dostlarınla çıkıp bir şeyler de paylaşmalısın. Ama ben bilgisayar başında harıl harıl çalışıyorum. Sanatın derinliklerine inmek isteyen sanatçının günlük siyasetten geri çekilmesi ve yoğunlaşması gerekir. Kendi siyasal tercihinden kopmak anlamına gelmiyor bu tabii. Sanat ilhamla, şarapla sağda solda beklemekle yapılmaz. Oturup 12 saat çalışman lazım, sonrası gelir. Bazen saatlerce nota kağıdına bakarsın, sen ona, o sana. Sonra yazarsın, yok olmadı, sil at. Tekrar yeni baştan. Bir emek olayıdır. İlham da bazen önemli ama tek başına yetmez. Hergün disiplinli çalışmaya beynini alıştırmalısın. Gençlere hep bunu söylüyorum.

 
 
 

 

Gençlerden hazır söz açılmışken; Kürt müziğinin geldiği aşamayı nasıl buluyorsunuz?

Kürt müziğinde güzel, ciddi ҫalışmalar var. Aynı zamanda müzik kültürümüze zarar verebilecek ҫok ciddi bir yozlaşma da var. Arabesk neredeyse hakim durumda. O da bir tür ve olmalı ama bu kadar üstte ve dominant olması kötü. Bunun bir denetimi yok. Geleneksel Kürt müziği örneğin bir müzikal ekol ve halkın öz kültürüdür. Herhangi bir Kürdün bir dengbêj şarkısını yanlış okuması hemen dikkat ҫeker, insanlar bu kültürü bildiği için bu yanlışı dile getirir. Fakat arabesk müziği öz müziğimiz olmadığı iҫin böyle bir mekanizma yok. Ama dinleyen bir kesim var. Kürt medyasında her şeyden daha çok önde. Destek de görüyor. Yüzeysel bir sanat. Arap müzik kültürünün dejenere olmuş bir biçimi olarak uygulanıyor. Son derece basit. Güney’de, hatta Soran bölgesinde daha yaygın. Aydınlar, yazarlar, sanatçılar ve kurumlar buna dikkat etmeli. Çok kaliteli şairlerin şiirleri dururken eften püften sözlerle şarkı yapmak doğru değil. Kürtlerin – ki, bu her parça için geçerli – bir dil, kültür ve sanat politikası yok. En büyük eksikliğimiz budur. Çerçeve ve hedef olmalı. Böyle giderse 20 sene sonra bakacağız ki, çok büyük tahribatlar olmuş. Gerek Güney Kürdistan için, gerekse de devletlerle savaşabilecek güçte olan partilerimiz için de bu böyledir. Bir kültür ve sanat politikası oluşmalıdır. Bunu eleştiriyorum.

 
 
 

 

40 yıllık sanatsal yaşamınızın uzunluğu dikkate alındığında, bu süreye göre az ürün verdiğiniz düşünülebilir. Neden daha sık aralıklarla yeni ürünlerle karşımıza çıkmıyorsunuz?

Çeşitli nedenler var. Bir tanesi zaman. Gelişme ve olgunlaşma zamanımı kullandım. Durmadım, her yaptığım parçaya en az iki varyant yapıyorum. Yayınlanmamış çok müzikal, enstrümental çalışmam var. Enstrümental müzik bende hep önemli bir yer tutar. Önemli problemim de, finansman vs. her şeyi kendim yapıyorum. Konserlerimden elde ettiğim geliri albümlere yatırıyorum. Bu da karşılamaya yetmiyor.

 
 
 

 

Peki albümü bir Kürt firmasından değil de, neden Kalan’dan çıkardınız?

Herhangi bir firma geldi de, ben mi hayır dedim? Hasan Saltık tanıdığım, çok dürüst ve temiz bir insan, üstelik işini profesyonel yapan biri, ve repertuarında ҫok sayıda Kürt müziği de olan bir firma. Kimsenin hakkını yemez, fazlasıyla verir. Onunla çalışmam kadar doğal bir şey olamaz. Öte yandan Kürt müziğinin yaşadığı büyük bir trajedi var. Gençlerimiz büyük heveslerle, yıllarca emek verip, üzerine para da koyarak ana dillerinde bir CD hazırlıyorlar. Sonra da basılması için bizim firmalara veriyorlar. Bir karşılık beklemeden, sadece dağıtılmasını istiyorlar. Firmalar ise buna ek olarak basmak için onbinler talep ediyor, sonra bütün haklarını ilelebet elinden alıp basılan ürünü arşive kaldırıyorlar. Bunun genç sanatçılarımızın gelişmesine katkısı olur mu?

 
 
 

 

Siz bir dönem müzik çalışmalarınızı Feqiyê Teyran adıyla yürüttünüz. Bundaki amacınız neydi?

Bunun tek nedeni, Feqiyê Teyran adını yaygınlaştırmaktı. Onu çok geç, Suriye’de tanıdım. Çok etkilendim. Ona bir hizmet yapmalıydım. Ünlü, tarihi bir Kürt şahsiyetinin adıydı. Ondaki mistisizm, felsefe çok derin ve çok etkilendim. Şêxê Senan destanındaki dizeler örneğin: ‘Gelî sofiyan qirqir mekin, derd û kûla li min mekin, meth û senayan pirr mekin, bêna nexweş ji we tê…’ Bu, o dönemlerde bile toplumdaki dini fanatizme bir karşı çıkıştır. Aşkı için 500 sofiyi, dergahı ve dinini terk edebilen bir çıkış. Örneğin ‘Ezê mizgeftan wêran kim, li ber derê dêran kim…’ Buradan dinden çıkma da yok, dini mutlakiyetçilikten kurtarma girişimi var. Eleştiri var. Oldukça maddeci ve solcu bir bakış ve beni çok etkilemişti. Benim için Müslümanlık, Êzîdîlik, Hıristiyanlık hep aynı, hepsinin olumlu ve olumsuz yanları var. Hepsine değer veririm. Kürt klasisizmde geniş bir bakış açısı var. Ehmedê Xanî, Melayê Cizîrî, Baba Tahîr, Elî Herîrî ve diğerlerinde bunu görmek mümkün. Sonrasında Feqiyê Teyran’ın adı yaygınlaştı ve çok tanındı. Az da olsa benimde katkım oldu ve artık o adı kullanmamın gereği kalmamıştı.

 
 
 

 

Siz kendiniz de şiir yazarmısınız?

Birkaç denemem oldu ama baktım ki, ben o konuda yetenekli değilim. Bakıyorsun Fêrîkê Ûsiv, Esker, Cegerxwîn yazmış. Senden daha iyi yazmışsa, senin yazmanın ne anlamı var? Ben kendi yeteneklerimi onların eserleriyle birleştirip güzel şeyler yapıyorum.

 
 
 

 

32 yıldan beri sürgünde yaşıyorsunuz. Sürgün olgusu, sanatınız üzerinde nasıl bir etkiye sahip?

Allah kimsenin başına getirmesin. Fakat sürgün gibi bir trajediden bile gözlerini açarak çok şey çıkarabilirsin. Ben de avantaja dönüştürdüm. Olanaklar var. Ben her alanda, var olan olanaklardan yararlanmaya çalıştım. Kendine yeni ufuklar ve hedefler açabilirsin. Ama ülkenden zorla koparılmışsın. Ailen, dostların ile hiçbir şekilde iletişime geçemiyorsun. O duygu çok ağır. Ölüm döşeğindeki bir aile ferdinin elini öpüp vedalaşamıyorsun. Bunlar bir insan hele bir sanatçı için çok ağır. Bu nedenle de devletten nefret ediyorum. Kürdistan’ı kurduğumuzda bu tür şeyler olmasın diyorum. İnsanlar düşünce, renk, cinsiyet, inanç, ırk vs. nedenlerle ülkesinden koparılmasın, kopmasın.

 
 
 

 

Dönmeyi düşünüyor musunuz?

Kürdistan’a ve Türkiye’ye dönmek isterim, hem de çok. Ama gönül isterdi ki, Kürt siyaseti bu konuda aktif olabilsin. Bizim gibi sanatçılar, yazar ve aydınlara sahip çıkabilsinler. Bu birinci derecede onların görevidir, sonrasında devlet gelir. Şu ana kadar böyle bir teklif gelmedi. Şu ana kadar ‘Seni de Newroz’da halkın arasında görmek istiyoruz’ diye bir çağrı almadım. Sanki hiç kimseyi ilgilendirmiyor bile. Amed’de halkla buluşmak istemeyen bir Kürt olabilir mi? Ben 30 yıldır neyin mücadelesini veriyorum? Onun platformu da Amed değil mi? Ağrı, Muş, Van değil mi? Doğrudur, Türk siyasetinden bana teklif geliyor.

 
 
 

 

Peki bu teklifte bulunan Türk tarafına nasıl bir yanıt verdiniz?

Bu benim bireysel sorunum değil. Benim yegane amacım, halkımın özgürlüğü ve kurtuluşu. Halka yararlı olacak adımların yanındayım. Ben TRT6’yı bu anlamda olumlu buldum. Ama yeterli değildi, arkasının gelmesi lazım. TRT6’yı açacaksın, sonra da Kürtçe konuşuyor diye insanları içeriye atacaksın, mahkemede savunma yaptırmayacaksın. Çık televizyona, egzotik şeyler söyle. Sanat bundan ibaret değil, benim sanatım halkımın hizmetindedir. Çok geniş amaç ve etkileri var. Benim için sorun çözülmüş değil. Mücadeleme devam ediyorum. Kürdistan özgür değil, dört parçayız hala. Anayasal garantiler yok. Bir sanatçı olarak bunda ısrarlı olmak zorundayım. Sanatçının güncel siyaseti de aşan, daha kalıcı tavır sahibi olması lazım. Bizim kararlı duruşumuz TRT6’yı anayasal güvenceye ulaştırır, diğer gelişmeler de öyle. Kürt diliyle sanat yapmak önemli bir adım. Orada anadilleriyle müzik yapanları da eleştirmiyorum. Kimisinin tek özlemi Kürtçe söylemek, medyada varolmak. Benim gibi, halkının kurtuluşunu amaç edinmek zorunda değil herkes. Onları biraz vicdanlarıyla başbaşa bırakmak lazım. Erivan Radyosu’nun amacı, Komünist Parti’nin propagandasıydı. Ama komünizm gitti, bize radyo ve onun yaptığı hizmetler kaldı. Biraz da bu yönlü bakmak gerekir.

 
 
 

 

YEKO ARDIL

 

 
 
 

 

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

31

Yönetmenler Mehmet Hadi Sümer ve Halil Fırat Yazar Kürtçe rock müzik üzerine bir belgesel çekti. ‘Bé Wetan’ın (Vatansız) gösterim için desteğe ihtiyacı var

Kürtçe rock müziğin, kökeni neye dayanıyor, dalları nereye uzanıyor?

Halil Fırat Yazar: Koma Wetan bir şarkısında diyor ki; ‘Tu bayê sar çi digeri/ Mîna hespa bê gemuzî’… (Sen ey soğuk rüzgar ne geziyorsun, gem vurulmaz bir at gibi…) Kürtçe rock dediğimizde dal-kök gibi durağan bir formda değil de, o gem vurulmaz rüzgar ile tanımlamak ruhuna daha uygun olacaktır sanıyorum. John Lennon’ın da, Flitê Quto’nun da saçlarını dalgalandırmış bir rüzgar.

Belgeselin adı neden ‘Bé Wetan’?

Mehmet Hadi Sümer: İlk Kürt rock grubunun adı Koma Wetan (Grup Vatan) ama grup üyeleri ne bu grubu kurduklarında ne de bu adı aldıklarında vatanlarını görmüşlerdi! Kafkaslarda, ailelerinin sürgünlüğü ve kaçışlarının devamı olarak zaten vatansızdılar. Sadece Kürt rock müziği değil, Kürt müziğinin ana unsuru olarak vatan söyleminin şekillendiricisinin ‘vatansızlık’ olduğunu anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Kürtçe şarkıların sözlerini deşifre ettiğinizde görüyorsunuz ki sevgiliye yapılan güzellemeler bile vatanla özdeşleştiriliyor, ama ortada ezbere bildiğiniz anlamıyla bir ‘vatan’ yok. Belgeselde de müzisyenler kendilerini anlatırken aslında ‘vatansızlıklarını’ anlatıyorlar.

Koma Wetan sizin bu belgeseli çekmeniz için en önemli motivasyon oldu sanırım?

HFY: Evet tabii. Koma Wetan’ı inceleyin, baştan sona ‘delilik’. Çünkü, bu ülkenin koca koca adamlarının oturup, ciddi ciddi bing-bang’ı tartışır gibi, ‘kart-kurt’ teorisini üretmeye başladığı yıllar. Ve ‘kart-kurt’tan değil de, Beatles’dan, Qarapetê Xaco’dan etkilenmek haddini kendinde bulan üç Kürt bir Ermeni gencinin hikayesidir Koma Wetan. Bu aynı zamanda sanatın etkisinin, saltanatların gücünü zaman içinde nasıl komik hale düşürdüğünü içinde barındıran bir gerçektir. Ve daha ilginç olan ise, bu grup kurucusu ve vokalisti Kerem Gerdenzerî 60 yaşına gelene kadar ülkesini görmeden yazdı o kadar şarkıyı. Baştan sona merak yaratan bir grup.

Başka hangi topluluklar var?

MHS: Koma Wetan’la başlayan Kürt rock müziğinin yolculuğu, yine kendi doğdukları topraklardan uzakta Adana’da MKM’de müziğe başlayan Koma Rewşen’e, çıkardıkları iki albümlerini de evde kendi imkânlarıyla basan yeraltı grubu Siya Şevê’ye ve Hakkâri’de ‘sıfır noktasındaki’ ilk Kürt heavy metal grubu olan Ferec’e kadar uzanıyor.

Koma Wetan ekibi belgeselde “Biz bu müziği yapmaya başladığımızda ne Rammstein’ı ne Metallica’yı tanıyorduk. Çalmaya başladıktan çok sonra tanıdık onları” diyor. Kürtçe rock’ın özgünlüğü nerede?

HFY: Sanatta doğal duygu çakışmaları normal bir durum. Belki şu anda bile dünyanın iki ayrı kıtasında, iki ayrı müzisyen, aynı gökyüzünün yıldızlarına bakıp yazıyordur şarkılarını. Kaldı ki metal müzik Rammstein ya da Iron Maiden vs. isimleriyle bir aidiyet kazanmış olsa da, bu isimlerden çok zamanlar önce bile bir uçurumun dibinde yankılanan rüzgarın ıslık sesi, o türü ortaya çıkarmıştı. Kürtçe rock’ta politik kimlik ön plandadır. Rock’n’roll 2. Dünya Savaşı sonrası anti militarist bir kimlikle doğdu. Kürt rock müziği ise kapitalizmin kışında, o ruhu kalbinin serasında yeşertiyor.

Sözlerde hangi tema işleniyor?

MHS: Kürt rock müziği diğer Kürt müzik gruplarına göre daha ideolojik ve politik bir çizgide duruyor. Biçim ve içerik birbirini besliyor ve sözler Kürt müziğinde alışık olduğumuz ‘lê lê ve lo lo’ lardan daha farklı oluyor. Koma Rewşen ‘Zagros’ adlı şarkısında dağları ima ederek ‘Zagros, bu baharda çocuklarını doyurdu’ derken, Ferec ‘Helikopter’ şarkısında 80 darbesini eleştiriyor.

Siz ne dinleyerek büyüdünüz?

MHS: Ailelerimiz gibi Aram Tigran, Xarapet Xaco, Arif Cizrawi gibi Kürt klasik müziğinin ustalarını, dengbejleri dinleyerek büyüdük, hâlâ da dinliyoruz. Ama hepimizin hayatında bir dönüm noktası olarak Koma Wetan’ı dinlemenin öncesi ve sonrası vardır. Dünyanın Beatles’la tanışması neyse Kürdün Wetan’la tanışması müzikal anlamda odur. Eski kuşaklar geleneksel motiflerde daha ısrarcılar tabii ama Kürt modernizasyonu sadece siyasal ve sosyal olarak değil, aynı zamanda kültürel olarak da şekilleniyor. Kürtçe rock popüler değil ama şu anki Kürt rock gruplarının popülarite kaygılarının olduğunu sanmıyorum.

Kürtler için popüler müzik nedir?

MHS: Kürtler için popüler müzik türünün ne olduğunu Kürtlerin bir araya geldiklerinde, alanlarda sokaklarda hangi türküleri bir ağızdan söylediklerinden anlayabilirsiniz. Müzik ile olan ilişkimiz ise malum kapı gıcırtısına bile halaya duran bir halkız. Duygu aktarımında edebiyattaki açığımızı müzikle kapatıyoruz, belki de bu sebepten Türk halkı bizi anlamıyor, çünkü dilimizi bilmiyorlar. Albüm almaya hâlâ çekiniyoruz sanırım, çünkü yasaklı zamanlardaki sakladığımız Kürtçe kasetlerimizin bir kısmı hâlâ toprağın altında duruyor, yeni albümlerde ‘bilinmeyen dil’ vasfına rağmen TRT gibi bir kurum tarafından bile telifsiz olarak kullanılıyor; herhalde TRT6 da para vermemek için bizim gibi internetten indiriyor.

Bir gün Türk müzik kanallarında ‘Kürtçe rock’ dinleyebilecek miyiz?

MHS: Türk müzik kanallarında Türkçe rock bile çok fazla kendine yer bulamıyorken Kürtçe rock dinlemek ne kadar gerçekçi siz karar verin. Çünkü hangi müziğin ne kadar dinleneceğini piyasa belirliyor. Piyasa olmuşsanız, apolitikseniz, magazinelseniz, popüler bir iş yapıyorsanız sonuna kadar kapılar size açık. Misal, bir bakın Anadolu rock gruplarından hangisine denk gelebiliyorsunuz müzik kanallarında? Türkçe sözlü Batı müziğidir tüm gün dinlettikleri, şimdi kaldı ki Kürt rock müzik gruplarına sahne verecekler? Yanında iki de bira satamıyorsa mümkün değil dediğiniz. İlle de olacaksa, Kürtlerin kendi müzik kanallarını serbestçe kurup kendi müziklerini serbestçe dinlemeleri daha makbuldür.

Belgeselden ilginç bir hikâyeniz var mıdır anlatabileceğiniz?

HFY: Adana’da Koma Rewşen ile söyleşi esnasında, arabesk üzerine hararetle konuşurken, dışarıdan aniden bağlama ile arabesk müzik çalınması oldukça ironik olmuştu bizim için.

Bé Wetan ne zaman gösterilecek?

HFY: İlk olarak Diyarbakır’da, Cegerxwin Kültür Merkezi’nin düzenlediği ‘FilmAmed’ günleri kapsamında gösterildi. Büyük bir ilgi gördü. Filmi bölgede sivil itaatsizlik eylemi olarak kurulan Demokratik Çözüm çadırlarında gösterecektik ki polis çadırları bir gecede yerle bir etti. Biz yine de önce bölgede altyazısız, kendi diliyle anlayanlara göstermek istiyoruz. Sonra, eğer sinema salonu bulursak göstereceğiz. Son olarak da filmi izlemek isteyenler için de internette paylaşacağız tabii ki.

Bundan sonraki projeleriniz neler?

HFY: Şu an bir kısa film üzerinde çalışıyoruz. Öyküyü bitirdik. Senaryoya geçeceğiz. Bu yaz çekmeyi öngörüyoruz.

ELİF TÜRKÖLMEZ/radikal

177

Halkın özgürlüğü uğrunda ölen her Kürdü yüreğime gömüyor, siyah giyinerek yasını tutuyorum

Tarihi kentimizin kendi deyimiyle “qırıxları” “Fiskaya” şarkısıyla besteleyen yazar Mistefa Gazi, şimdiye kadar 200’ün üzerinde beste yaptığını açıkladı. Herkesin farkında olmadan mırıldandığı ya da söylediği birçok Kürtçe parçanın kaynağı aslında Gazi’nin ta kendisi.

Kitap, beste ve araştırmaları ile Kürt sanatına, folkloruna katkı sunan Mustafa Gazi, diğer adıyla “Seyda” yazım serüvenini anlattı.

Kürtçe yazmaya ne zaman başladınız?

Kürtçe yazmaya 1980 sonrasında başladım. Öncesinde yine yazıyordum ama çok acemice, grameri bilmeden.

1980’lerde Kürtçe öğrenmek zor muydu?

Zordu tabi. 1980 sonrasında darbeciler siyaseti depolitize edince ben de o boşluktan istifade edip dil konusunda kendimi geliştirdim. Celadet Bedirxan’ın Roger Lescot’la birlikte yazdığı gramer kitabını alıp uzun bir süre kendimi öğrenmeye verdim. Celadet Bedirxan fiziki olarak yanımda olmasa da, onun beyninden kitaba yansımış olan o çok değerli bilgiler bana yol gösterdi, önümü açtı. Daha sonra başka gramer kitapları alıp kendimi iyice geliştirdikten sonra kendi yöremin, daha doğrusu kendi aşiretim olan Kejanların dilini derledim. Bu çalışmam uzun yıllar sonra “Ferheng” adıyla Enstîtuya Kurdî ya Amedê tarafından 2006 yılında yayınlandı.

Diyarbakır’da OHAL 2002 yılında kaldırıldı. Siz OHAL’in yürürlükte olduğu o yıllarda Kürtçe eğitim verdiniz. Sorun yaşamadınız mı?

O dönemde her yerde, kültür merkezleri, gazete büroları, kafe, konut vb. mekânlarda Kürtçe dil dersi vermeye çabalıyordum. Bazı sorunlar yaşadım. Zaten gizli ders veriyordum.

Derslere rağbet var mıydı?

Derslerime genelde üniversite öğrencileri, avukat, öğretmen, mühendis gibi çeşitli gruplardan insanlar katılırdı. O berbat süreçte “Kürdüm” demek bile suçtu. Ama ben çekinmeden insanlarımın talebini karşılamaya gayret ediyordum.

Niye bıraktınız?

2002 yılında Kürtçe kurs önündeki engeller kalkınca bıraktım. Çünkü misyonum bitmişti. Benimki bireysel bir çabaydı. Bu işi kurumların yapması gerek.

Biraz kitaplarınızdan konuşalım. “Pırpırım” ve “Pişo Miheme”nin satışları nasıl?

Aslında ismi “Diyarbekır Qabadayilari Delileri Pışo Meheme.” Kabadayı ve kabadayılık kültürü bir gerçeklik. Eskiden bu kültüre sahip pek çok insan vardı ama bugün bunların nesli tükenmek üzere. Kabadayıları çok önceden yazmak istiyordum. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, Dengbêj Evi’nde çalıştığım süreçte yazma isteğim doruğa çıktı ve araştırıp yazmaya başladım. Kitaplarım çok iyi satıyor.

Kabadayılık kültürü günümüzde çok benimsenen bir kültür değil. Neden yazmak istediniz?

Aslında kabadayıları yazarken amacım o feodal, kaba kültürü canlandırmak değildi. Böylesi bir gerçekliği kamuoyuyla, yeni nesillerle paylaşmak istedim.

Diyarbakırlıların “qırıx” dediği bu kabadayılarla ilgili mizahi dille yazdığınız bir de Türkçe besteniz var “Fiskaya” ve çok tuttu. Bunun hikayesini anlatır mısınız?

Bunu espri olsun diye yaptım. “Fiskaya” adlı bu şarkı blues tarzında yapılmış ve Diyarbakır Türkçe’siyle yazılmış. Ben şahsen kendi halkının müziğinin yanı sıra blues tarzı müziğe de hayran olan biriyim. Bir ara 1995’li yıllarda Roj adında bir gazetede Diyarbakır Türkçe’siyle Kürtçe alfabeyi kullanarak mizahi yazılar yazıyordum ki amacım insanları güldürerek Kürtçe alfabeyi öğretmekti. İşte o yazılarımdan birinde “Fiskaya” adlı şiiri de yayınlamıştım. Şiiri evde besteledim. 1996 ya da 1997’iydi, Med-Kom adlı kültür merkezindeki arkadaşlardan bir kısmına bu şarkıyı okuttum. Ben de elimdeki sazla müziğini çalıyordum onlara. Şarkı böyle çıktı ortaya. Şarkı bütün kafelerin, müzik ortamlarının en çok dinlenen şarkısı oldu. Daha sonra Şoreş adlı arkadaşımla bir albüm yaptık. Bu şarkıyı ona okuttum.

Şarkı “Diyarbakır qırıxı” olarak bilinen birinin ağzından yazılmış gibi. Bu dili biliyor musunuz?

1980 öncesinde Diyarbakır’da epey kabadayı vardı ve bu kentte yaşayan insanlar ister istemez onlarla karşılaşmak zorunda kalırdı. Ben asla “qırıx” olmadım ama onları tanıdım, sohbetlerinde bulundum. Kabadayıların kullandığı dil aslında Diyarbakır’da konuşulan Türkçenin kabalaşmış, argolaşmış şekli. Buradaki Türkçe zaten çok kaba. Kabadayılar bu dili alıp kendi kültür dünyalarına adapte ettiklerinde pek zorlanmamışlar. Aslında ben Kürt dili ve kültürü üzerine araştırma yaptığım için Diyarbakır’da konuşulan Türkçeyi merak etmiş, kitaplaştırmayı kafama koymuştum. Nitekim sonunda kitaplaştırdım da. Bu dil Osmanlılar döneminde bu denli yoğun kullanılmazdı ki, bilenlerin sayısı çok azdı. Ama Cumhuriyetten sonra yoğun asimilasyon politikaları sonucunda Kürt halkı öğrenmek zorunda bırakıldı. Burada kullanılan Türkçe, Kürtçe’nin bir çevirisi gibi. Hatta bazı atasözü ve deyimler bile Türkçe’ye çevrilip kullanılmakta.

Kürtçe düşünüp Türkçe’yi kabadayıca, ya da “qırıxça” kullanmak Diyarbakır’da Türkçe’nin bir şivesi halini almış. Birkaç kelime ile örnek verebilir misiniz?

Diyarbakır kabadayılarının hemen hemen hepsi zaten Kürt ve çoğu Kürtçe’yi doğal olarak biliyor. İstisna olarak birkaç Arap, Süryani, Ermeni vardı. Kabadayıların çoğu Kürtçe düşünüp Türkçe konuşurdu. Örnek: “birê min”, (kardeşim), “ben bahan” (kendi kendime. Kürtçesi: ez ji xwe re), “bêmehne” (ayıp olmasın, “yanlış anlaşılma­sın”, “sözüm meclisten dışarı” anlamında), “devşorbe” (“çorba ağızlı”, “ağzı salyalı”, “sersem, aptal” anlamına gelen hakaret sözcüğü), “dêmisen” (meğer. Kürtçesi: tu nabê!), “dıqidıqına” (ucu ucuna, santimi santimine. Kürtçesi: deqadeq), “şebşebok” (“yarasa” anlamına gelen bu Kürtçe sözcük hakaret amacıyla kullanılır), “isot olmax” (çok kızmak, çok öfkelenmek. Kürtçesi: bûn îsot), “mala minê Erzincan” (alay yollu “vah vah! Yazık oldu!”), “qulax arxasi êtmax” (işleri umursamamak, savsak­lamak. Kürtçesi: avêtin pişt guhê xwe.)

Bu konuda, bir şarkı, bir de kitap yazdığınıza göre, Diyarbakır kabadayılarının özellikleri üzerine konuşabiliriz. Kimdir bu insanlar, nasıl yaşarlar?

Aslında kabadayıyı biraz da Robin Hood gibi düşünmek gerek. Zenginden alır fakire verir, kimsenin ırzına, namusuna göz dikmez, etrafındakileri korur, mahallesinin bekçisidir. Bunlar genelde ceketlerini omuzlarına atarlar, ellerinde sürekli bir tespih bulunur, ayakkabılarının topuğunu kırarlar ve bir omuzları kırık bir şekilde yürürler. Üzerlerinde muhakkak delici, kesici alet ya da silah bulunur. Çok cesaretli ve gözü kara insanlardır. Çok iyi kavga etmesini bilirler ve asla kavgadan kaçmazlar. Selamı sağ ellerini sol omuzlarının üzerine koyarak verirler.

Bu insanlar günümüzde de bu şekilde mi yaşıyor? Yoksa kabadayılar da asimile mi oldu?

Feodal sistemin çökmesiyle birlikte bu kurum da çöktü. Ama bölgedeki silahlı çatışmalar zaman içinde bu kurumun çöküşünü hızlandırdı. Çoğu kabadayı kabadayı olmaktan uzaklaşıp birer mafya üyesi olmaya başladı. Ki bu da kaçınılmazdı. Bugün kabadayılık geleneğini sürdüren çok az insan kaldı, bunlar da içine kapanık bir şekilde yaşamakta. Evet, kabadayıların kendilerine özgü bir dilleri var ve bu dil feodal sistem içinde şekillenip 1980 sonrasında yok olmaya yüz tuttu. Kabadayılar asimile olmadılar, sadece kabadayılık bitti.

Dengbêjlerin okuduğu “kilamları” da hikayeleri ile birlikte yazıyorsunuz. Bunların çoğu sözlü edebiyat. Ulaşmak zor değil mi?

Diyarbakır’daki dengbêjlerle aram çok iyi. Onlarla oturup sohbet ederken merak ettiğim her şeyi soruyorum. Ama en önemlisi dengbêjin hayat hikayesini kaydediyorum. Özellikle okudukları şarkıları kaydediyor ardından o şarkıların bir de hikayelerini anlatmalarını rica ediyorum. Dengbêj, okuduğu şarkının hikayesini biliyorsa işini ciddiye alıyor demektir. İşte ben de işimi yaparken sorulması gereken her şeyi sormaya çalışıyorum. Dengbêjlere okuttuğum şarkıları deşifre ediyor, sonra da arşivliyorum. Dengbêjlerin bir özelliği de müthiş bir belleğe sahip olmaları. Onlar aynı zamanda birer destan anlatıcısı da olabiliyor. Teknik olarak dengbêjlerin eksiklikleri bir hayli fazla. Çoğu hiç okumamış. Dengbêjler, ama dengbêjlik, özellikle dengbêjlik tekniğiyle ilgili pek bir şey bilmezler. Bu işi, okulunu okuyarak, birer okullu dengbêj gibi yapmıyorlar, başka bir ustadan öğrenerek bu sanatı sürdürüyorlar.

Bunu yaparken ne hissediyorsunuz?

Onları dinlerken kendimi daha çok Kürt hissediyor, müthiş keyifleniyorum. Onlar bu geleneğin son temsilcileri. Bu kuşak yok olunca dengbêj ve dengbêjlik geleneği de maalesef yok olacak. Bunun en büyük sebebi de köyü yakılıp yıkılan yüz binlerce Kürt köylüsünün şehirlere yerleşmesinden kaynaklanıyor. Şehre zorunlu göç eden bu insanlar köydeki o uygun ortamı, o mükemmel şartları şehirde hiçbir zaman bulamayacağı için o gelenek de kısa bir zamanda yitip gidiyor. Çünkü köydeki sosyal ortamı toplumsal ilişkiler, yaşam biçimi, geçim kaygısı şehirde farklılaşıyor.

200’den fazla besteniz var. Bunlardan en popüleri Koma Azad’ın seslendirdiği “Xerîbim”. Bu bestenizin hikâyesini anlatır mısınız?

Bu şarkıyı 1996 yılında Med-Kom adlı bir kültür merkezinde yaptım. Kültür merkezini ben yönetiyordum. Bir akşam kültür merkezi boşaldı, ben tek kaldım. Odada tek başıma oturmuşken, çok hüzünlendim, hemen sazı alıp hüznümü şarkılaştırdım. Sözlerini de aynı anda yazdım. Hüznümün nedeni şuydu; ülkemde ülkesizdim, dilim vardı ama dilsizdim, özgür değildim ve her yönden kuşatılmış, aşağılanmış, özgürlüğü elinden alınmış mazlum bir halkın evladıydım. Maalesef düşmana yetecek gücüm yoktu ve ben sadece hüznüme sığınmıştım.

Şarkıda daha çok anneye sesleniş var. Kendi anneniz mi?

Hayır, şarkıdaki anne, ülkemdi. İşte bu duygularla o şarkıyı yaptım.

Şimdiye kadar kaç sanatçı bestelerinizi seslendirdi?

Koma Azad, Koma Dengê Azadî, Koma Dîjle, Şiyar, Siyabend, Zinar Sozdar, Şîlan, Serdar Metîn, Sebaheddîn Xoce, Şoreş, Selînay, Oruç, Azad Bîlen, Yekbûn, Murat Küçükavcı, Alişan, Îbrahîm Nûhat, Ferhat Kanat, Alişan, Engin Derya, Evin Beyaz, Ercan Kan vb. grup ve sanatçılar tarafından okundu.

En popüler olanları hangileri?

Evîndar im, Xerîb im, Fîsqaya, Aşiqê Te Me, Bê Te Nabe, Bêrîvan, Roja Min, Hesreta Welat, Çi Bêjim, Go Na Na, Kejê, Dunya Bi Dor e, vb.

Bestelerinizin Türkçeye çevrilmesi için sizinle temasa geçen ve Türkçe söyleyen ünlü sanatçılar var mı?

Birkaç sanatçı talepte bulundu ama sert bir biçimde reddettim.

İleriki dönemler için projeleriniz nelerdir?

Kitaba dönüştürmem gereken yığınla dosyam var, onlarla uğraşacağım. Yeni şarkılar yapmak istiyorum, bunun için uygun zamanı bekliyorum. Dengbêj şarkılarıyla ilgili geniş bir çalışma yapmayı planlıyorum.

Kitap, beste çalışmalarınız geçiminizi sağlayacak kadar para sağlamıyor mu?

Hayır, işin maddi boyutu ile hiç ilgilenmedim. Hep hizmet olarak baktım.

Nasıl geçiniyorsunuz?

Diyarbakır’da Dengbêj Evi’nde çalışıyordum ayrıldım. Şuan bir iş yapmıyorum.

Diyarbakır’da yaşayan herkes sizi kostümünüzden tanıyor. Siyah bere, siyah pantolon, kazak ve siyah gözlük… Bu bir tarz mı?

Aslında bu soruyu pek çok insan sordu, asla gerçek yanıtı vermedim. İlk defa açıklıyorum; bu halkın özgürlüğü uğrunda ölen her Kürdü yüreğime gömüyor, siyah giyinerek yasını tutuyorum.

Sizi beyaz ya da farklı renk giyinirken görebilecek miyiz?

Bu sorunun yanıtını verdim.

Neden hiç evlenmediniz? Bunun da özel bir nedeni var mı?

Bir nişanlılık süreci yaşadım. Olmadı. Evlilik bana göre değil. Elbette insanlar evlenmeli. Ama ben şahsen evliliğe hiç sıcak bakmıyorum. Üretimimi engeller.

Mistefa Gazî kim?

1958 yılında Siverek’e bağlı Şêxuliya Jêrin köyünde doğdu. Henüz bir yaşındayken, babasının işi nedeniyle Diyarbakır’a taşındılar. İlkokul, orta okul ve liseyi Diyarbakır’da okudu. 1990 yılına kadar aktif Kürt siyasetinin içinde yer aldı. Daha sonra dil, kültür ve sanat çalışmalarına ağırlık verdi. Diyarbakır Türkçesi, Pırpırım, Ferheng, Gurzek Ji Zargotina Zarokan, Nifir û Duayên Kurdî, Baweriyên Batil ên Kurdan (A. Bengîn’le birlikte), Komek Stranên Folklorîk Ji Devera Silîvan, Hewêl û Batmanê, Komek Stranên Folklorîk Ji Devera Silîvan, Mûş, Şirnex, Xerzan û Batmanê, Diyarbekır Qabadayilari Delileri Pışo Meheme isimli kitapları bulunuyor. Gazi’nin bazı dosyaları kitaba dönüştürülmek üzere yayınevlerinde.

14.06.2011
Özgur haber

24

Kürt şair ve çevirmen Kawa Nemir, yıllardır Kürtçe’ye yaptığı çevirilerle birçok anlamda çeviri boşluğunu dolduruyor. Çeviriden mahrum kalan bir edebiyatın şairlerinin de oldukça kötü şiirler yazdıklarını, dünyada çeviriden bağımsız “gelişen” başka bir edebiyatın olmadığını belirten Nemir, “kendi Kürt mirasımızı anlamak için çeviri yapıyorum” diyor.

Çevirmen Nemir’in, şimdiye kadar dünya şiir ve romanından Kürtçe’ye kazandırdığı eserlerin yanı sıra, bugüne kadar çevirdiği şiir sayısı 2700 civarındadır. “Çevirmen rüyasını Kürtçe görmüyorsa hiç çeviri yapmasın” diyen Nemir, “Ben, paketlenmiş dillere karşıyım” diyor. Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan ‘80 darbesine kadar Kürtçe basılmış kitap sayısının 5’i geçmediğini, Kürtlerin, Türk, Arap ve Farslar’ın kültürel hegemonyasından kurtulamadıkları müddetçe, sağlıklı düşünemeyeceklerini söyleyen Nemir, çeviride bazen bir kelime için aylarca elindeki çeviriyi beklettiğini belirtti. “Biz Kürtler dünyadan kopuk yaşamaya alıştırılmışız” diyen Kawa Nemir’le, Kürtçe çevirmenliği üzerine sohbet ettik.

Kawa Nemir ne zaman başladı çevirmenliğe, biraz anlatabilir misiniz?Çeviri bir serüvendir, olağanüstü bir dil serüvenidir. Çeviri yapan kişinin bütün hayatı bir serüvendir. Benim yazı hayatım, çevirmenlikle başladı diyebilirim. Yazdığım ilk yazıdan veya şiirden bu yana çevirmenlik yapmaktayım. Sanırım 1993’ten beri çeviri yapıyorum. Profesyonelce 1995’te başladım bu işe. Ankara’da İngiliz Edebiyatı’nı okuduğumda başladım çeviriye. İlk acemi çevirilerden sonra ilk profesyonel çevirilerimi de orada yaptım. Hatırladığım kadarıyla, Thora Stowell adında bir 19. yüzyıl İngiliz romantik şairinin “Stêrkfiroş” (Yıldız Satıcısı) diye çevirdiğim bir şiiriydi. Yazıya bulaşmam biraz erken oldu. Orta üçten beri yazıyorum. İlk yıllarda -pek tabii- Türkçe yazıyordum. Sonra tamamen Kürtçe’yle uğraşmaya başladım. 1995’ten beri, çoğunlukla yazdıklarımdan feragat etme pahasına, daha çok çeviriyle uğraşıyorum. Özellikle İngiliz ve Amerikan şiiriyle ve son zamanlarda romanıyla. Bu anlamda çeviri, yazı yazmaya başladığım ilk yıllardan bugüne, hayatımdan hiç eksik olmadı.

Şimdiye kadar neleri, hangi dilden hangi dile çevirdiniz?Ben baştan beri İngiliz ve Amerikan şiiri ve romanından Kürtçe’ye çeviri yapıyorum. Ara ara Kürtçe’den Türkçe’ye, Türkçe’den Kürtçe’ye çeviriyorum. Türkçe’den İngilizce’ye, İngilizce’den Kürtçe’ye de. Bu üçlü arasında çeviri yapıyorum. Yaptığım çevirilerin yüzde doksanı İngiliz ve Amerikan edebiyatından Kürtçe’ye yapmış olduklarımdır. Bunların da çoğunluğu şiir çevirisidir. Bu tarihten bugüne çevirdiğim şiirlerin sayısını ben de tam olarak bilmiyorum. Şimdiye kadar İngilizce’den Kürtçe’ye çevirdiğim İngiliz ve Amerikan şair sayısı 300 civarındadır. Her birinden 5’er 10’ar falan çevirmişim. Çevirdiğim toplam şiir sayısı da 2700 civarındadır. Sanırım bu azımsanamayacak bir rakamdır. Bunun dünyada başka bir örneği var mı bilmiyorum. Ama sanırım bu yoğunlukta çeviri yapan, Türkçe’de Cevat Çapan’dır, Sait Maden’dir. Onların da şiir çevirilerinin bu rakama ulaşmaları mümkün olmuş mudur bilmiyorum. Bugüne kadar İrlandalı şair William Butler Yeats’ten, Amerikalı şair Walt Whitman’dan, yine Amerikalı şair Ezra Pound’dan, T. E. Hulme’den, T. S. Eliot’dan, Langston Hughes’tan, William Blake’den, Emily Dickinson’dan, Seamus Heaney’den, Ted Hughes’den ve William Shakespeare’den ve birçok başka şairden seçkiler yaptım, onların önemli şiir metinlerini çevirmeye çalıştım. Türkçe’den Edip Cansever’in “Bezik Oynayan Kadınları”nı yıllar önce çevirmiştim, ama yayın haklarını alamadığımız için kitap yapamadık. Şiir dışında öykü ve roman çevirilerim var. Şimdi elimde kırk civarında yayınlanmaya hazır çeviri var. Maalesef bunları bir plan dahilinde basabilecek durumda değilim artık. Benim Bajar Yayınevi’ni de, yığınla olumsuz şartlardan dolayı, kapatmak zorunda kaldım. Bu durumda yayıncılığı da bırakmış oldum, kendimi Diyarbakır merkezli Lîs Yayınevi’ne transfer ettim herşeyimle. Yayıncılığı bırakmış olmanın, -üzgünüm, söylemek zorundayım- rahatlığıyla konuşuyorum bunları. Bu dosyaları basabilecek bir yayınevi görünürde yok, ama umarım Lîs bunu yapabilir. Bu kırka yakın dosyayı basmak için ciddi bir ekonomik finansman gerekli. Ciddi bir editör kurulu şart. Bu alanda uzman biri lazım. Ben yayıncılıktan geldiğim için editörlük kurumuna çok önem veririm. Hiçbir Kürtçe dosyanın hatalı basılmasını, ölü doğurtulmasını istemiyorum ve insanlardan basılmadan önce dosyalarını istiyorum bazen. Elimden geldiğince onlara katkı sunmaya çalışıyorum.

Şu an Kürt çevirmenlerinin sayısı parmakla sayılacak kadar az. Kürt çevirmenliğinin dününü, bugününü değerlendirirsek, nasıl bir neden-sonuç ilişkisi ortaya çıkar?Bütün modernleşme tarihini düşünürüz. Çünkü bunlar direkt olarak modernizasyon tarihiyle ilgili şeylerdir. Ben bu durumu 1840’lardan başlatıyorum, oradan alıyorum. Yani Bedirxan’ların sürgününden itibaren alıyorum. Çünkü onların çocukları ve torunları, sonradan Suriye ve Mısır gibi yerlerde bazı basın, yayın ve dil çalışmaları yaptılar. 1845’li yıllar Kürt edebiyatının ve Kürtlerin, ağır aksak da olsa, yavaş yavaş artık modernleşme tarihinin başladığı zamanlardır. O günden bugüne, özellikle çeviri alanında, derli toplu hiçbir şey yapılamamış desek yeridir. Bunun siyasetle, devlet olup olmamakla ilgili bir yanı da var. Uluslaştığımız zaman, ulus sürecinin malum arızaları bu dilden ve kültürden neyi ne kadar götürür, bu da ayrı bir konudur, ama Kürtler öyle bir süreçten geçmediği için, Kürtler açısından bu hiçbir zaman derli toplu bir duruma kavuşamamış. Özel çabalarla, Celadet Bedirxan’ın, Kamuran Bedirxan’ın, çevirmen ve şair olarak Qedrîcan’ın, çevirmen ve şair olarak Osman Sebrî’nin kitaplaşmamış, Hawar’da yayınlanmış parça parça çevirileri var. Bunları sadece Kuzey Kürdistan, yani Türkiye’deki Kürtler açısından söylüyorum. Bir de Suriye Kürtleri var. Aslında bu işlerin bir çoğu Suriye’de Halep ve Şam’da olmuştur. Ama cumhura el kaldırmış bu cumhuriyetin kuruluşundan 1980’li yılların sonuna kadar, Kürtler adına neredeyse hiçbir şey yapılamamış. Hawar, Jîn dergilerine bakıyorsunuz, birkaç şiir ve öykü dışında pek bir şeye rastlanılmıyor. Bunların da orjinal dilinden mi, yoksa başka bir dilden mi çevrildikleri belli değil. Bir Qedrîcan’ın “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” roman çevirisi var. Bu da sanırım tamamlanmamış, Kamuran Bedirxan’ın 1943’te çıkmaya başlamış Roja Nû adlı dergisinde parça parça birazı yayınlanmıştır. Bitmişse de kitap olarak yayınlanmadı. ‘80’li yılara geldiğimizde Kürtlerin sosyal, siyasal hareketlenmesi, köylerin boşaltılması ve şehirlerin mesken tutulması, beraberinde yeni bir kuşak yarattı. Kurumlar açılmaya, dergiler çıkarılmaya başlandı. Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan ‘80 darbesine kadar Kürtçe basılmış kitap sayısı 5’i geçmez. Ben tam bir kitap hastasıyım, ilk baskı kitap toplama merakım beni neredeyse öldürecek. Özellikle de Kürtçe eski kitapları topluyorum. Şimdiye kadar bulduklarım, Musa Anter’in “Kimil” ve “Birîna Reş”in ilk baskılarıdır. Çeviri kitap olarak hiçbir eski ve ilk baskı Kürtçe kitap bulabilmiş değilim bugüne değin. Yani hiçbir şey yapılmamış. Musa Anter’in “Kimil” adındaki şiiri ilk yayınlandığında, her renkten ‘ulu Türk basını’ o dönemde, bir Kürtçe şiir-şarkı yüzünden, adeta linç kampanyası başlatmıştır. Bu siyasi atmosferi de konuşmamız ve sorgulamamız gerekiyor. Aslında dün Musa Anter’i ve onlarca Kürt basın emekçisini, bugün Hrant Dink’i öldüren, adlarına insan diyemeyeceğimiz o katillerin kültürleri, o dönemden geliyor. Bizim çevirmenliğimiz, bu durumla alakasız gibi görünse de, normal koşullarda, akademi veya okullardan gelmiş değildir; alaylıyız, böyle bir tarihten kopup gelmiş, bunların devam filmlerini son otuz yılda tenimizde yaşayarak bu işlere başladık. Başka bir ülkede bir insan ne olmak isterse, o alanın gereksinimi koşullar, az çok, hazırdır. Fakat biz kendi dilimizi bile ‘90’lı yıllardan sonra gazete, dergi ve televizyondan öğrendik. Bu da bir kesim okuyan insanın, yazar, şair ve çevirmen olmasına dönüştü zamanla.

Kürtlerin artık edebiyata kanalize olması ve politik duruşun sanatta, edebiyatta kendisini var etmesi… Kürtlerin bir halk olarak siyasi bir tavır geliştirmesi tek başına yetmiyor uzlaşmamız açısından. Edebiyat bunun sağlam bir ayağı değil mi?Sağlam ayağı olmaktan ziyade, bence temel ayağıdır. Peki neden? Bence şu; dünyada bu işler, devrimler, bizde olduğu gibi olmuyor. Dünyanın devingen kültürü diyoruz, okullar diyoruz, kurumlar diyoruz. Hazır bir kültür mirasına sahip olan halkların çocuklarından bahsediyoruz. Bizde bu tam tersi bir şekilde gelişmiştir. Mesela dünyada toplumsal devrimler şöyle olmuştur: Önce kültür hareketleri başlamıştır. Rönesans dediğimiz uzun dönem; daha çok resim, sanat, bilim, edebiyat ve felsefeyle başlar. Ve o anadil, kendi kültürünü bu tür alanlardan alıp hayata katılabilen ürünlere dönüştürür. Bizde tam tersiyle, yani siyasetle başladı. Ve biz bunun sıkıntısını yaşayadurduk. Çatışmalar başladı. Savaş gelişti, toplum her katmanına kadar örgütlenme yaşadı, ama bu arada ister istemez şiddet denilen lanet de hepimizin iliklerine kadar işledi. Ve bu sürece katılan milyonlarca insan ve birbirlerinden çok farklı ve birbirlerine çok uzak birkaç farklı kuşak ortaya çıktı, bunlardan bazıları da, hadi biz de devrime yazıyla, sanatla ve maalesef özellikle şiirle katkı sunalım dediler ve bu da bir şizofreni yarattı bence. Bu devrimin temelinde bir kültür hareketi olmalıydı. Çünkü her hareketin, kültürel kaldıracı olma işlevi görmüş bir kültür dergisi ortaya çıkmıştır ve kültür mirasının derlenip toparlanması, süreklilik kazanması dergi dediğimiz mutfaklar sayesinde başarılmıştır. Sömürgeci sistem, sadece kaba kuvvetle gelmiyor; toprağına, on yıllarca, yıllarca, kendi kültürünü ve dilini sinsice enjekte etmiştir ve ediyor. Kürtler, eğer sağlıklı bir düşünme sistemine kavuşmak istiyorlarsa, önce dillerine ve edebiyatlarına, böylece kendilerine sahip çıkmalılar. Kürtler; Türk, Arap ve Farsların kültürel hegemonyasından kurtulmadıkları müddetçe, ne sağlıklı düşünebilirler, ne de bu komşu halkların gericiliğine karşı onların ilerici unsurlarıyla sağlıklı bir ilişki kurabilirler, ki vurguladığım şey, tersinden, adını andıklarımın Kürtlerle olan hastalıklı ilişkisinin tedavisinde de geçerlidir. Bu da sağlıklı bir dil ve edebiyatla olur. Bu topraklarda, Ortadoğu’nun en aktif ve devingen halkı, değişime en açık kitlesi Kürtlerdir. Ama Kürtler neden başaramıyorlar? Çünkü sağlıklı kültürel deneyimleri yok. Yani kendi kültürel mirasını, tarihini bilen kaç tane Kürt’e rastlayabilirsiniz? Sonuç; bu insanlar, savaşta çok rahat ölebiliyorlar, ama çok büyük bir roman yazamıyorlar.

‘Akademik’ bir sorunumuz var sanırım. Dilde akademik durum ne kadar belirleyici? Örneğin, Shakespeare gibi bir dilci, kendi folklorik kültüründen kelimeler kullanmış ve o dönem, çok akademiktir diye çok yükseklerdendir tartışması mı yapılmıştır? ‘Akademik boyuta’ nasıl bakıyorsunuz, sizce bu durum nasıl çözülür?Dediğiniz çok önemli bir konu. Çünkü Kürtlerin şimdilerde çok şizofrence tartıştıkları bir konu da, şu akademik dil uydurmasıdır. Ben Kürtçe akademik bir dilin var olduğunu kabul etmiyorum. Bunu biri böyle adlandırmış vakti zamanında, bugün birçok okur, çeviride ve yazıda kullandığımız dilin akademik olduğunu iddia ediyor. Bizde doğrular yanlışlar kadar yayılma şansına sahip değil. Biri bir kuyuya taş atıyor, hadi, çıkar çıkarabilirsen. Hatalar var bunun içinde, yanlış tutumlar, bunu kabul ediyorum. Ama onun dışında toplamda akademik bir dilin olduğunu kabul etmiyorum. Ben bu dilin bütün kaynaklarından yararlanmaktan yanayım. Paketlenmiş dillere karşıyım. Türkçe bunu yaptı. Türk Dil Kurumu bunu yaptı. Çok ciddi bir hataydı. Sonrasında bunun farkına vardılar. İnsanlar kendi anadillerini anlamamaya başladılar. Çünkü o dilin yerel kaynaklarını, pınarlarını araştırmak varken, gittiler sözcükler türettiler. Kürtlerde de ‘80’li yılların sonlarından ‘90’lı yılların sonlarına kadar öyle bir süreç yaşandı aslında. Ama yanlıştan erken dönüldü, diye hala iyimser olmaya çalışıyorum. Biz, çok spesifik felsefe, dilbilim, göstergebilim, fizik, kimya literatürleri vs. dışında, sözcük türetmek zorunda değiliz. Sadece bu dilin sözlü ve yazılı kaynaklarından yararlanırız. Kürtler Azadiya Welat Gazetesi’nin Kürtçe’sine de, benim herhangi bir metnime de akademik Kürtçe deyip geçmeye eğilimli oldular. Aslında böyle bir şey yok. Ben İngilizce’den çeviri yapıyorum. Ama insanlar şartlanmışlar “akademiktir, ben anlamıyorum” diye. Aslında okusa anlayacak. Neresinde sıkışsam, o dilin tüm folklor kaynağını, yazılı mirasını kullanıyorum o çeviride. Kürtçe’nin tüm kaynaklarını kullanıyorum çevirilerimde. Başından beri Kürt televizyonlarında yanlış çeviri haberleri bize izlettiriyorlar. Bilinçli yapılan bir şey değildir. Ama haber dilinin mantığı Türkçe olduğu için, Kürdistan’da bu dili anlamayan birçok insan var. Böyle yapılan çevirilerin Kürtçe’yle bir alakaları yok ve bizim yaptığımızın, akademik dille hiçbir alakası yok.

Bazı çevreler çeviriye karşı durabiliyor ve çeviriye ne gerek var diyorlar. ‘Kendi öz kültürümüzü işleyelim’, diyorlar. Çevirinin önemi konusunda neler dersiniz?Eğer Latin dünyası ortaya çıkmışsa, Yunan mirası sayesinde ortaya çıkmıştır. Eğer Yunan mirası ortaya çıkmışsa, İbrani, Mısır ve Süryani mirası sayesinde ortaya çıkmıştır. Bu arada başka bir medeniyetten aldığı bu mirasın hepsi, çeviri sayesinde oldu. Çevirmen, aslında gizli aktördür. Bir edebiyatın işçisi, hamalıdır. O yüzden çevirinin ve çevirmenin hakkını kimse ödeyemez. Ama bizimkiler bunları bilmeden, anlamadan, aman kalsın almayayım edasındalar. Ancak bu çok ciddi bir hatadır. Siz dünya şiirini okumadan, anlamadan şiir yazamazsınız. Tabii ki sen Ehmedê Xanî’yi, “Mem û Zîn”i, Melayê Cizîrî’yi anlamak zorundasın. Şimdi birçok kişi öyle zannediyor ki, sanki ben Kürt edebiyatını bilmiyorum, okumuyorum. Aslında kendi Kürt mirasımızı anlamak için çeviri yapıyorum. Kendi mirasımı tek başına okuyup anlamam yetmiyor. Bunu alıp dünya mirasıyla karşılaştırmam gerekiyor. Ben karşılaştırmalı edebiyat metoduyla dersime çalışan bir adamım. Yani ben “Mem û Zîn”i basite almıyorum, onu propagandayla ‘itlaf’ etmiyorum. Ben, onu Romeo ile Juliet gibi eserlerle karşılaştırıyorum ve “Mem û Zîn”’i daha zengin buluyor ve kılıyorum.

Bugüne kadar Kürtçe’ye çevrilen eserleri, gerek tiyatro, gerek şiir ve gerek diğer metinleri nasıl buluyorsunuz yeterlilik düzeyi bağlamında?Şunlar iyidir veya bunlar kötüdür diyebileceğimiz kadar metin yok elimizde. Yani daha yeni başlandı. Kürtçe’de şiir, öykü ve roman için belki konuşabiliriz. Ama çeviri tiyatro metinleri için daha erken, bu doğru olmaz. Yapılan bu kısıtlı sayıda çeviriler de genelde yanlış ve sakat çevirilerdir. Son zamanlarda dört-beş Shakespeare çevirisinin yapıldığını biliyorum. Shakespeare gibi dünya tiyatrosunun şaheser dilli yazarını kalkıp bir Türkçe çevirisinden Kürtçe’ye çeviren insanlar var. Böyle bir tablo içinde drama çevirisini konuşmamız doğru olmaz. Olanların da çok kötü olduğu ortada. Bu konuda, şiir, roman ve öykü çevirileri, eh, biraz daha iyidir diyebiliriz, ama gene de son üç beş yıldır Susanna Tamaro’yu, Ernest Hemingway’i ikinci dillerden çevirmiş birkaç adama son derece kızgın olmamız gerektiğine inanıyorum. Merak eden olursa, bunları şöyle bir karşılaştırmalı okusun, derim.

Kürtçe, çeviriyle dünyaya açılabilir. Bir dili yerelde, ulusal düzeyde geliştirmek, dünyaya mal etmek istiyorsak, dünyaya bakmamız gerekiyor. Bu dilde Dostoyevski, Tolstoy, Yaşar Kemal okunmayacaksa, Joyce, Kafka ve Proust hayatımıza Kürtçe katılamayacaksa, kimse kusura bakmasın, bu gidişle kimse Kürtçe roman yazamaz. Nitekim Kürtçe’de roman sayısı artıyor, ama nitelikli, dünya ayarında üç, dört tane bile çıkamıyor. Kişiler özgeçmişlerini hiç işlemeden, hiç kurgulamadan yazıp bize roman diye yutturmaya çalışıyorlar. Ama kendileri roman okurlarsa, bunun bir aldatmaca üzerine kurulduğunu anlayacaklardır. Ve eğer bunu fark ederlerse, çoğu yazmayı bile bırakır bence. O kadar dar ve kapalılar ki, kendi kapalılıklarında mutlular aslında. Örneğin, ‘aşk doktoru’ şairlerimiz kendi hallerinde ve tabularında mutlular. Hiçbir şeye, hiçbir başka dünyaya ihtiyaçları yok. Pek bir şey de okumuyorlar. Son tahlilde söyleyeyim; eğer bir şair şimdiye kadar hiç William Butler Yeats okumamışsa, bence bu işi bıraksın! İsteyen buna abartı desin. Buyurun, denemesi ve görmesi bedava!

AYDIN ORAKKaynak: YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

13

Kürtler’in kadim sesi Şivan Perwer 1976’dan beri doğduğu topraklara dönemiyor. Türkiye’deki son konserini yıllar önce Urfa’da vermişti. “Dört devletin yasakladığı bir sanatçıyım” diyen Perwer’le Taraf Gazetesi Almanya’da konuştu.. Şivan Perwer’le Bonn’daki Şivan Perwer Kültür ve Sanat Vakfı’nın merkezinde görüştük. Beş katlı merkezde hâlâ inşaat çalışmaları devam ediyor. Dört yıl önce kurulan vakıf, Alman devleti tarafından resmen tanınıyor. Şivan Perwer sorularımızı yanıtlamadan önce kısaca vakıf hakkında bilgi veriyor. Kürt müziği ve sanatıyla ilgili çalışmalar yapmak için oluşturulan vakfın bünyesinde bir müzik okulu, kayıt stüdyosu ve konser salonu da bulunacak. Hep yasaklı olan, Kürtlerin bu kadim sesine “yasak” sözcüğünün kendisi için ne ifade ettiğini sorarak başlıyoruz söyleşiye.

Ben dört ülkede dinlenen, dört devletin yasakladığı bir sanatçıyım. Tabii Kürtler’in olduğu her yerde dinleniyorum. Başka uluslardan insanlar da beni seviyor, dinliyor. Ama en çok Kürtler’in yoğun olarak yaşadığı Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de dinleniyorum. Bu dört devlet de beni yasakladı. Birkaç yıldır Irak Kürt Federe Yönetimi Bölgesi’nde bu yasak kalktı. Ama ondan önce en sıkı yasağı Saddam rejimi uyguluyordu bana. Benim kasetlerimi, albümlerimi dinledikleri için bir çok insanın başı belaya girdi. İşkence gördüler, hapse atıldılar hatta öldürüldüler. Bazı Kürt kadınları ağlayarak anlatıyordu bana; oğlunun ya da kocasının sadece benim türkülerimi dinlediği için asıldığını. “Yasak” sözcüğünün ne anlama geldiğini en iyi ben bilirim herhalde.

‘GECEYİ TARLADA GEÇİRDİM’ •
Kaç yıl oldu gurbet?
1976’nın haziranında çıktım Türkiye’den. O günden beri doğduğum topraklara ayak basmak nasip olmadı. İran Kürdistanı’na gidemedim henüz. Birkaç kez Suriye üzerinden güneye gittim. Suriye yetkilileri tutuklamıyorlardı beni ama hemen gönderiyorlardı. Orada uzun süre kalmamı istemiyorlardı. Hatta birkaç kez konser için başvurdum, kabul etmediler.

Yurt dışına çıkışınız nasıl oldu?
Kaç kaç çıktım desem yeridir. İlk kez 1976 yılında Ankara’da sahneye çıktım. O zaman Gazi Üniversitesi’nde matematik okuyordum. Kürt kökenli milletvekillerinin düzenlediği bir gecede spontane çıktım. İstanbul’da yaşayan Kürt kökenli bir türkücüyü davet etmişlerdi, Atakan Çelik. Sahneye çıktıktan sonra seyirci Kürtçe parçalar söylenmesini istedi. Çelik de, “xazale xazale” diye başladı ama Türkçe devam etti. Bu zoruma gitti. Arkadaşlara “Bana bir saz bulun, sahneye çıkmak istiyorum” dedim. Bazı arkadaşlar çok sevindi, bazıları Kürtçe söylemenin tehlikeleri için beni uyardı. Dedim ne olursa olsun, getirin sazı! Şivan Perwer diye beni anons ettiler. Ben sahneye çıktım ve dedim ki “Size gerçek ‘xazale’yi söyleyeceğim. “Xazale” Kürtçe bir türküdür. Beş-altı Kürtçe parça okudum, salon coşkudan ve heyecandan yıkıldı. Polis beni almak istedi ama arkadaşlar beni arka kapıdan çıkardılar. Kaçırdılar yani. Sonra Viranşehir gecesi yapıldı, sonra bir Hakkari gecesi oldu. Rahmetli Ahmet Arif de katılmıştı; Rahmi Saltuk vardı. Aynı durum yaşandı. Polis tertip komitesini zorluyor, beni istiyor. Sahnenin önünü arkadaşlar tuttu, polisin beni almasına engel oldular. Bazı arkadaşlar gözaltına alındı, beni yine kaçırdılar.
Son konserim Urfa Suruç’ta oldu. Jandarma polis bütün kapıları tuttu. Rahmetli Muhterem Biçimli de vardı. O konser dolayısıyla tutuklandı ve uzun yıllar hapisanede kaldı. Bu sefer beni kaçırmak istemiyorlardı. Çare kalmayınca, arkadaşlar sinemanın bir duvarını yıktılar, bir gedik açtılar; oradan kaçtım. Geceyi tarlaların arasında geçirdik. Hem biz kimsenin başını belaya sokmak istemiyorduk hem insanlar baskılardan dolayı korkuyorlardı. Ertesi sabah bir akrabama haber verdim, belediye fen işleri müdürüydü; geldi, beni arabasıyla aldı, sınıra götürdü. Sonra mayınlı tarlalardan geçip Suriye’ye çıktım. Oradan Almanya’ya geldim.

‘SANATÇI HERKESE SÖYLER’ •
Sesinizin bu kadar etkili olduğunu ne zaman fark ettiniz?
Benim ailem yoksul bir çiftçi ailesi. Babam da dayılarım da çok güzel türkü söylerdi. Benim sesim daha çok dayıma benziyor. Büyük kardeşimden de çok şey aldım, çok türkü öğretti bana. Dengbejler gelirdi bizim eve, babam onları severdi. Gece yarılarına kadar oturur türkü söylerlerdi, hikâye anlatırlardı, çiğ köfte yoğururlardı. O hikâyeler anlatılırken sanki hikâyelerin kahramanlarından biri olurdum. Babamın kucağına sığınır, dinlerdim. Ertesi gün onların söylediği türküleri, destanları ben söylerdim. Herkes şaşırırdı. O hikâyeleri dinlerken bir duygu oluşuyordu. Zaten yazı olmadığı için, Kürtler her şeyi türküyle anlatmışlar. Birinin dişi ağrısa, dişinden başlayarak bir hikâye, bir türkü yaratmış. İlkokuldan sonra babam beni okula göndermek istemedi. Medresede eğitim görmemi istiyordu. İsyan ettim. Çok asi bir çocuktum, haksızlığa dayanamazdım. Annemin zoruyla devam edebildim öğrenimime. İki anneden 14 kardeşiz. Benim annemden yedi kardeşiz. Annem çok genç vefat etti, babam sonra tekrar evlendi, ondan da yedi kardeşimiz oldu. Ben daha Avrupa’ya çıkmadan annem ölmüştü. Onun da sesi güzeldi, lorileri hâlâ kulağımda.

Yurt dışına çıktıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız?
Önce Heidilberg’de dil öğrenimi gördüm. Sonra Bonn Üniversitesi’nde müzik bilimleri bölümüne kaydımı yaptırdım. O zaman bir grup profesör, Kürt müziğiyle ilgili bir araştırma yürütüyorlardı. Onlar özellikle benim Bonn Üniversitesi’ne kaydolmamı istediler. Araştırmalarında onlara yardım etmemi istiyorlardı. Bir süre birlikte çalıştık. Sonra kaydımı Köln Üniversitesi’ne aldım. Üç yıl orada okudum, ama konserler yoğunlaşınca ayrılmak zorunda kaldım.

Yurt dışında ilk konseriniz nerede gerçekleşti?
İlk konserimi Berlin’de verdim. Gelmeden önce verdiğim konserler ses getirmişti. Yani ben gelmeden adım buralara gelmişti. O zaman burada birçok Kürt siyasi grubu vardı. DDKO’nun Avrupa’daki yan örgütü Burusk vardı, Sosyalist Parti’nin yan örgütü Hevra vardı, PKK’nın yan örgütü Bahoz vardı, bir de yeni oluşan Kava’nın sempatizanları vardı, Rizgari’nin sempatizanları vardı. Her grup beni yanına çekmek istiyordu; sen bir ozansın partili olmalısın gibi söylemlerle geliyorlardı. Bazı haksız eleştirilere, baskılara uğradım. Ve bir türküyle bu baskılara yanıt verdim: “Hevalê bar giran im, hevalê şoreşger im. Ozanê gelê bindest… Emekçinin ve devrimcinin yoldaşıyım, ezilen halkın ozanıyım…” Çok şey ifade etti bu türkü. Bir sanatçı herkese söyler. Birlik istiyordum, tamam örgütlerin olması gerekiyor ama bu kadar birbirlerine karşı olmaları gerekmiyordu. Ben yeni gelmiştim, geldiğim ülkeyi biraz tanımak istiyordum, insanları biraz tanımak istiyordum, hemen bir gruba katılmak istemiyordum. Her şeye rağmen Berlin’de tarafsız arkadaşların da desteğiyle ilk konseri gerçekleştirdim.

‘BEN ÇOCUK RUHLUYUM’ •
Nasıl geçti bu ilk konser? 
Biraz Suriyeli Kürtler vardı, biraz Türkiyeli Kürtler. Konser çok coşkuluydu ve ilgi çok yüksekti. Sonra diğer konserler oldu, değişik ülkelerde sayısız konser verdim. Halkım beni çok seviyor. Ben de onları. Bazı Kürtler, “Sen sadece yaşa, şahsın gözümüzün önünde olsun yeter. Artık türkü söylemesen de olur, senden alacağımız kadar aldık” diyorlar. Ben çocuk ruhlu bir insanım. İnsanlar bana tapsın, kendilerini parçalasınlar istemem. Çok basit ve sade yaşamak istiyorum. Benim için her insanın bir değeri vardır. Her insanın sevgiye ihtiyacı vardır. Beni seven her insanın da, benim sevgime ihtiyacı vardır. Birçok arkadaşım, “O kadar ortada görünme, insanlarla muhatap olma” diyor. Ama insanlar beni yıllardır dinliyor ve seviyor. Ben ona beş dakika ayırsam ne olur?

Türkiye’deyken bir albüm çalışmanız oldu mu?
İstanbul’a gittim. Plak yapmak, kaset çıkarmak istiyordum. Ama kimse yanaşmadı Kürtçe kasete. Korkuyorlardı. Ben geldikten sonra, kayda aldıkları birkaç türküyle plak yaptılar. Galiba onlar da toplatıldı ve ceza aldılar. Basit teyplerle kayıt yapıyorduk, onlar yayılıyordu.

Kaç albüm yaptınız bugüne kadar?
Hepsini toplasan 30-32 eder.

İlk albümünüzün ismi neydi?
Govanda Azadixwazan (Halaylar Özgürlük İstiyor) 1976’da çıktı. Türkiye’deyken yaptığım türküleri burada modern stüdyolarda kaydettik. Sonra böyle devam etti; her sene bir tane çıkardım. Bazen bir senede iki albüm yaptığım oldu. Türkü boldu yani. Hem Kürt klasik halk müziği hem de kendi yaptığım türküleri söyledim. Kürt dilini iyi kullanmak için çok yoğunlaştım. Yeni sözcükler aradım, buldum bunları kullandım. Başka diller de konuşabiliyorum, ama ancak Kürtçe ile kendimi bütünüyle ifade edebilirim. Benim bulduğum sözcükleri şimdi Kürt medyası da kullanmaya başladı. Bazen biri beni durdurup “Çocuğumun ismini senin türkünden aldım” dediğinde başka bir tat alıyorum.

“İSTERDİM Kİ, SEVEBİLDİĞİM BİRİYLE EVLENEYİM” •

Yeni bir albüm çalışmanız var mı?
Beş senedir albüm yapmadım. Çok yoğunlaştım. En az beş albüme yetecek kadar stran birikti. Ancak bu beş yıl hayatımın en zor yıllarıydı, bunu da söylemeliyim. Şimdiye kadar ne umutsuz oldum, ne küstüm, ne de soğudum hayata. Temiz yaşadım, kendime iyi baktım, spor yaptım. Ancak son beş yılda öyle olaylar üst üste geldi ki, hayatımda yüz yıla bedeldir. Yıkılacak hale geldim. Çevremle ilgili bunlar. Bana çok baskı yapıldı, üstüme çok gelindi. En sevdiğim insan bile sırtını döndü. Yapayalnız kaldım. Belki başka zaman anlatmak gerek bunları. Bu duruma karşı sanata sığındım. Yaptığım parçaların büyük bölümü benim yaşadığım bu süreçle ilgili. Sıkıntılar ve zorluklar insanı çoğu zaman yaratıcı yapabiliyor. Parçalar hazır ama stüdyoda daha kaydını yapmadım. Bunların içinde aşk var, siyaset var, destan var ve birçok parça yaşadıklarımla ilgili. Umarım çok yakında güzel bir albüm çıkaracağım.

Bu anlattıklarınız aşka dair mi?
Evet. Kadın-erkek birlikteliği ruhsal bir birlikteliktir. İki ruhun bir olmasıdır. İki ruhun birbirini tamamlamasıdır. Çok gençken evlendim, evliliğim benim isteğimle olmadı, toplumun isteği ile oldu. Çevremin isteğiyle oldu. Ben isterdim ki çok anlayabildiğim, anlaşabildiğim, sevebildiğim biriyle evleneyim. Ve ona karşı dürüst olayım. Fakat toplum isteğiyle evleniyorsun, toplumun yarattığı değerlerle evleniyorsun. Mutlu olamıyorsun, elin kolun bağlanıyor.
Neden mutlu olamadınız? Evliliğimde aradığımı bulamadım. Mutlu olamadım. Evet bir oğlum var, onu çok seviyorum, benim herşeyim. Ama evlilikte benim aradıklarım yoktu. Sevdiğim kadınla arkadaş olmak, ondan öğrenmek, kadın-erkek özgür bir şekilde birlikteliğe katılmak; o zaman evlilik sağlam olur. Evlendim, seneler sonra boşandım. Çok zor bir boşanma oldu. Öyle eleştiriler, öyle saldırılar oldu ki, sanki ben bu evlilik için doğmuşum, bu insanla birlikte olmak için doğmuşum… Sanki onun için yaşamam gerekiyor gibi yaklaştı herkes. Herkes boşanıyor ben de boşandım.

“TÜRKİYE BENİM ÖZLEMİM” •
Türkiye’ye gideceğinize dair söylentiler var. Bir gün dönerseniz neler yapmak istiyorsunuz?
Onu bekliyorum. İyi bir organizasyon olursa giderim. Kimi diyor “Benim konferansım var gel”, kimi diyor “Benim Nevroz’um var gel.” Kimse benim güzel bir şekilde dönmem için, yani benim için bir organizasyon yapmayı düşünmüyor. Beni toplantıları için çağırmasınlar, yıllarını gurbet elde geçirmiş Şivan Perwer olarak çağırsınlar. Özlemim budur. Gidersem, inanıyorum ki Kürt kültürüne önemli katkılarım olur. İki halkın dostluğu için önemli katkılarım olur. Kürtler’e de söylerim, Türkler’e de söylerim türkülerimi. Diğer halklara da söylerim. Bunun bedeli ne ise de ödemeye hazırım. Ama kime gideyim? Baksana gideceğim kimse yok. Halkıma giderim, ama devlet herhalde bana hoşgeldin demeyecek. Çünkü Kürt kültürünün, Kürt dilinin önünde engeller duruyor. Belki dışarıda kalıp katkılarımı sürdürmem daha iyi. Belki gitmeden ölürüm de burada. Ama gitmek benim özlemim. Diyarbakır’a, Urfa’ya, Hakkari’ye, Malatya’ya, İstanbul’a, İzmir’e, Karadeniz’e gitmek isterim. Türk halkına da söylerim türkülerimi.
Derim, “Size Kürtçe söylemeye geldim. Biz Türkçeyi dinliyoruz, seviyoruz. Siz de bizim stranlarımızı, destanlarımızı dinleyin. Yasaklar iyi değil, ben bu yüzden yıllardır dışarıda kaldım, siz de bizi sevin. Eğer Kürtçe söylediğim için rahatsız oluyorsanız, gelin dövün beni. Ama niye bu kadar kavga, kimin için? Bu ülke herkese yeter.” Gidip özgürce söylemek istiyorum. Kürtler’in, Türkler’in birbirlerini anlamasına faydam olur.

Belki bir Kürt -Türk organizasyonu sizi Şivan Perwer olarak davet eder.
Güzel olur.

“BARIŞ RÜYALARIMA GİRER” •

Son günlerde Kürt sorununa barışcıl çözüm konuşulmaya başlandı. Bu konuda düşünceleriniz nedir?
Barış çok güzel bir sözcük. İnsanın insanlaşmasına hizmet eder. Kürt halkı her zaman barış istemiştir. Kürtler kimseye saldırmadı, ama Kürtler’e çok saldırı oldu. Ülkesi parçalandı, dili-kültürü yasaklandı. Kürtler’i asimile etmek için yasalar çıkarıldı. Böyle tarihsel bir kültürü neden yok etmek isterler, anlamıyorum. Barış sürecinin başlaması çok iyi. Ben de bu sürece katkıda bulunmak isterim. Rüyalarıma giren, hasretini çektiğim şey barıştır benim. Dünyanın birçok şehrinde konserlere çıktım; Avrupalı, Amerikalı, Afrikalı sanatçılarla aynı sahneyi paylaştım. Ama ne yazık ki şimdiye kadar Türk kökenli bir sanatçıyla aynı sahneyi paylaşmak nasip olmadı. Bu çok kötü. Birçok Kürt kökenli sanatçı Türkçe söyledi, ben de Türkçe söyledim. Türkçe yaptığım bazı türkülerim de var. Bir Türk sanatçı çıkıp Kürtçe söylesin. Yanı başlarında bir halk yaşıyor, onun durumuyla biraz ilgilensinler. Kürtler onların dayıları, halaları, amcaları, sevgilileri, kardeşleridir.

Birlikte sahne almak istediğiniz Türk sanatçı var mı?
Çok isterim. Ama maalesef kimse yanaşmadı. Mesela Sezen Aksu’ya teklif götürülmüş ama kabul etmemiş. Böyle bir projenin barış sürecine katkısı olur.

Sinemayı hiç düşündünüz mü?
Çok teklif aldım ama projeler beni tatmin etmediği için kabul etmedim. Kendime ait bir projem var ama henüz hayata geçirmek için maddi kaynak yaratamadık.

( Taraf/HÜSEYİN KALKAN/BONN )

30

Erivan’da yaşayan kavalın miri Egîdê Cimo, özlemini duyduğu topraklara dönmek istiyor.Kürt müziğinde kavalın ustası, yani ‘Mîrê Bilûrê’ (Kavalın miri) olarak bilinen Egîdê Cimo, Diyarbakır’a gelerek izleyenlere müzik ziyafeti verdi. Cimo, yaşamı boyunca yaşadığı zorluklardan sıyrılarak artık özlemini duyduğu topraklara dönüş yapma isteminde. Ömrünün büyük bir bölümünü Erivan’da geçiren 76 yaşındaki Cimo, “Artık Diyarbakır’a yerleşmek istiyorum” diyor.

Ermenistan’ın başkenti Erivan’da yaşayan sanatçı Cimo Belediye Başkanı Osman Baydemir tarafından Diyarbakır’a yerleşmesi için davet edildi. Bu davet kendisi için de büyük anlam ifade ediyordu. Çünkü kendisi yaşamı boyunca sürgünde yaşamıştı. Artık sürgün yaşamının özü haline gelmişti. Sanatçı Cimo ile ailesinin Van’dan Erivan’a olan yolculuğu, müzik yaşamı ve Diyarbakır üzerine konuştuk.
Öncelikle Diyarbakır’a hoş geldiniz diyorum. Bize biraz ailenizin Ermenistan’a olan gidiş öyküsünü anlatır mısınız?
1918’de Van’ın Muradiye (Bêrgirî) ilçesinde yaşanan depremden sonra ailem, Ermenistan’a göç etti ve oraya yerleştiler. Ben de 1932 yılında burada doğdum. Çocukluğum orada geçti. Kaval çalmaya da orada başladım. Yaklaşık 10 yaşlarında başladım ve bu yaşlarımda düğünlerden, masallardan, türkülerden çok hoşlanıyordum. Mem û Zin gibi destanları duyuyordum büyüklerden. Çok etkilenirdim.

Peki müziğe olan ilginiz nasıl gelişti?
Köyümüzde Karanehir diye bir nehir vardı bu nehrin kenarında bir orman gibi yükselen kamışlar vardı. İstedim ki kendime bu kamışlardan bir kaval yapayım. Daha önce bu kamışlıkta gezerken rüzgârın kamışlıktan çıkardığı sesi duymuştum. Bu sesi çıkarmak istiyordum. Daldım kamışlığın içine, bir iki derken sonunda o sesi çıkaran kavalı yapmayı başardım. Tabii ben sevinçten ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Daha sonra kuzuları otlatırken ve sağda solda çalmaya başladım. Arkadaşlara dostlara çala çala artık biraz ilerletmiştim kavalı. Daha sonra evimizin damına çıkıp köylülere konser vermeye başladım. Köylüler beni gördüklerinde “Kalkın Egîd dama çıktı” diye birbirlerine sesleniyorlardı. Çünkü kavalın sesi akşamları çok güzel çıkıyordu. Bunu daha önce kamışlıkta duyduğum için biliyordum. Bu makamı sonradan öğrendiğim. Kars yöresine ait olan bir kaval makamı olan “Kuram Çayê”yi, 10 yaşındayken okudum. Küçüklüğümden beri biliyordum ama bu makamın adını sonradan öğrendim.

Daha sonraki müzik yaşantınız nasıl bir seyir izledi?
Birçok makamı kendiliğimden öğrendim. Komşu köyden bizim köye saz çalanlar gelirdi. Birçok şeyi de onlardan öğrendim. Önemli oranda ilerletmiştim kavalı çalmayı. Yavaş yavaş düğünlere çıkmaya başladım. Şamilê Beko diye biri vardı, saz çalardı, tüm ailesi ile konser verirdi. Bizim bölgede çok meşhur biriydi. Konser için bizim köye geldiğinde ona söylemişler böyle kaval çalan bir genç var diye. O da çağırın gelsin göreyim onu demiş. Ben de gidip ona kaval çaldım. O da beni grubuna aldı ve artık onunla birlikte düğünlere gidip gelmeye başladım. O zaman 14-15 yaşlarındaydım. Birkaç yıl böyle geçti. 1955’te Erivan Radyosu’nda çalmaya başlayınca, tabi böylece tanınmaya da başladım. O dönemde radyo sorumlusu Casimê Celil idi. 8 yıl onunla çalıştım ama resmi olarak çalışmıyordum. Sadece çaldığım parça başına para alıyordum. Gündüzleri radyoda çalışıp geceleri de saz kolejine gidiyordum. Koleji 5 yılda bitirdim. Bu kolej de senfonik orkestra üzerine çalıştım. Radyoda da çalışmaya devam ediyordum.

Sanırım o yıllarda ünlü Dengbêj Karapetê Xaço’da Erivan Radyosu’nda söylemeye başlamıştı.
Evet. Gidip dengbêj ve kılam arıyordum. Dengbêj ararken bana dediler ki Xaço köyünde iyi kılam söyleyen biri var. O köy aynı zamanda halamın köyüydü. Ben de kalkıp gittim. Tarif ettikleri yere vardığımda bahçede toprak kazıyordu. Tabii oturup sohbet etmeye başladık. Ona dengbêj aradığımı, sesini dinlemek için geldiğimi söyledim. O da beni kırmayıp bir kilam söyledi. O zaman bana ‘Lawikê Metînî’ kılamını söyledi. Tabii o anda sesi beni mest etti. Dedim ki, bende böyle birini arıyordum. Onu alıp radyoya götürdüm. Kilamlarını yazıp kayıt altına aldık. Karapetê Xaço’yla böylece tanıştık. 1957-58 yıllarıydı. O zamanlar ikimiz de evliydik.

O zamanlar Karapetê Xaço’nun söylediği şarkıların radyoda yasaklı olduğu belirtilirdi. Böyle bir şey var mıydı?
Karapet’in kılamlarında ağaların, beylerin isimleri geçiyordu, ondan dolayı fazla izin verilmiyordu. Siyasi kılamlara fazla yer verilmiyordu. Ama sonra yavaş yavaş o kılamlarda söylendi radyoda. Geçimimizi de o zaman radyodan aldığımız parayla, bir de düğünlere ve konserlere giderek sağlıyorduk. Ama çoğunlukla geçimimi düğünlere giderek sağlıyordum.

Eski günleri özlüyor musunuz? O zamanlarınız ile bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii bugün kimi sevindirici gelişmeler var ama eski günlerin aşkı, tadı başkaydı. Ben en çok o zamanların düğünlerini, Kürt giysilerini, o zamanki arkadaşları özlüyorum. Ki şimdi çoğu ölmüş onlara buradan rahmet diliyorum.

Kürtler sanatçılarına nasıl sahip çıkmalılar?
Mesela Karapetê Xaço, devamlı Kürt olduğunu söylerdi. Biz Filitê Quto ile de zaman geçirdik. Onlara sahip çıkılmadı ama ben işte şimdi Diyarbakır’a geldim. Beni davet ettiler. Bundan onur duyuyorum.

Diyarbakır’ı nasıl buldunuz?
Ben daha önce de festival için buraya gelmiştim. Burayı çok seviyorum. Bu konserden dolayı çok mutluyum. Kanatlarım olsa uçardım her halde. Ben Kürt kültürüne katkı sunan aydınlarımıza teşekkür ediyorum. Sanatıma ilgi gösteren sanatçı dostlarımı da ayrıca anmak istiyorum. Onlara teşekkür ediyorum. Wezirê Eşo adlı aydınımız Brüksel’de yaşıyor, benim hakkımda Erivan Radyosu’nun 50’nci kuruluş yıl dönümü vesilesiyle bir makale yazmıştı. Ona özellikle teşekkür ediyorum. Wezirê Eşo en son ‘Dengbêj êdî kal bûne’ (Dengbêjler artık yaşlandı) isimli bir kitap da yayınlamış.

Biraz da ailenizden bahsedelim.
2 kız 3 erkek olmak üzere 5 çocuğum vardı. Bir oğlum öldü. 2 kızım evlendi. 2 oğlum da Rusya’da yaşıyor. Eşim de öldü. Şu anda Erivan’da yalnız yaşıyorum. Problemlerimi ve Ermenistan’daki işlerimi hallettikten sonra Diyarbakır’a yerleşmek istiyorum.

Ermenistan’da yaşayan Kürtlerin durumu, yaşamları nasıl?
Oradaki Kürtler serbest yaşıyorlar. Kimse onlara karışmıyor, gazeteleri, radyoları var. Ermeniler ve Kürtler kardeşçe yaşıyor. Ama tabii hiçbir şey insanın vatanı gibi olamaz. Herkes buraları bırakıp gitmiş. Bu durum iyi değil. Biz parçalanmışız, bir yakınımız öldüğünde bazıları gelip yakınlarının taziyesine bile katılamıyor. Bu çok kötü bir durum.

İbrahim Açıkyer – Evrensel

34

Son albümü “Ji te Dur Bum” albümü ile büyük beğeni toplayan şarkıcı İbrahim Rojhilat, Kürt halk müziğini restore etmeye çalıştığını söylüyor. Bir şarkının ilk yorumunu da kendisini yapmak istediğini dile getiren Rojhilat, “Daha önce yorumlanmış bir eser çok fazla ilgimi çekmez” diyor.İbrahim Rojhilat “Ji te Dur Bum” adlı solo albümüyle tekrar dinleyicileriyle buluştu. 16 yıllık müzik hayatında BENGI adlı albümüyle ilk solo çalışmasını yapan İbrahim Rojhilat “Ji te Dur Bum” albümüyle müzik hayatını taçlandırdığını belirtiyor.

Rojhilat, Brüksel`de olduğu sırada “J, Te Dur Bum”, “Nêrgiz”, “Gula We me”, “Binor”, “Gidîno”, “Fatim”, “Seba Yarê”, “Hêvî”, “Gulam”, “Ji Bîramin Naçî” ve Potbori adlı eserlerin yer aldığı “Ji te Dur Bum” albümü ve genel olarak müzik hayatına dair bir ANF’ye konuştu.

-Dinleyicililerinle ilk olarak Koma Rojhılat grubuyla tanıştın. Sonra solo olarak müzik hayatına devam ettin. Neden böyle oldu? Bu süreç nasıl gelişti?

-Koma Rojhilat, 1991’de Mezopotamya Kültür Merkezi bünyesinde kuruldu. O yıllarda bir açlık grevi ziyaretinde MKM sanatçılarıyla tanıştım. Ardından bu arkadaşların önerisiyle MKM ye gittim. O donem MKM bünyesinde yoğun bir kültürel-sanatsal çalışma faaliyeti yürütülüyordu.Buraya gelip sanatsal çalışmalarda bulunmak isteyen bazı arkadaşlarla beraber grubumuzu Koma Rojhilat’i kurduk. O dönemlerde birçok etkinlik ve konserler verdik.Ayni zamanda müzikal yeteneklerimizi geliştirmek için birçok teorik ve pratik çalışmalar yaptık.Gurup elemanlarının dönem dönem değişmesi ve guruptan kopması gurubun istikrarını sarssa da, bu olumsuzluklara rağmen gurup 2001 yılına kadar Koma Rojhilat çalışmalarını sürdürdü. Bu dönem içerisinde yurt içi ve yurt dişi birçok değişik etkinliğe katildik. Yine 1997 yılında, “ MEZRABOTANIM EZ „ adli bir albüm çıkardık. Belirli sebeplerden dolayi istikrarını koruyamayan gurup, son olarak 2001 yılı Newrozu için gittiği Avustralya da son konserini verdi. Ve gurup elemanları bireysel tercihleriyle farklı alanlarda yaşamlarını sürdürme kararı aldılar. Bende Avustralya’da kalarak oranın ülke vatandaşlığı hakkini alıp müzik çalışmalarımı guruptan ayrı bireysel olarak sürdürdüm. Gurubun kurucusu olmam, yıllarca verdiğim emeğime sahip çıkmak, gurubu ve ismini yaşatmak ve sahiplenmek adına İbrahim Rojhilat olarak müzik çalışmalarımı bu döneme kadar sürdürerek ilk solo albümüm“BENGI“ ve daha sonra, ikinci albümüm olan ‚’JI TE DUR BUM“la bireysel çalışmamı taçlandırdım.

-Solo olarak çıkardığın ilk albüm BENGİ oldu. Bengi’den nasıl bir sonuç aldın?Müzik hayatına katkısı nasıl oldu Bengi’nin?

-Evet BENGI benim kendi sanatsal ve müzikal duygularımı samimi ve doğal bir şekilde açığa çıkardığım, sevdamı yansıttığım, kendimi tanımladığım, duygu dünyamın bir ifadesi oldu.Repertuarımı kendim seçtim, yönetmenliğini kendim yaptım, maddi ve manevi tüm zorluklarını kendim yaşadım. Eksiklikleri ve güzellikleriyle yarattığım ilk göz ağrım oldu BENGI…Çok şey öğretti bu çalışma bana, bir çok iliksi geliştirdim, albüme emeklerini veren müzisyenlerle birlikte bir çok şey öğrendim. İşin mutfağına girdim, bastan sona her anini yaşadım. Sonuçta çok beğeni aldı bu çalışma ve bu beni oldukça mutlu etti. Özellikle sanatçı dostlarımdan aldığım izlenim ve değerlendirmeler beni mutlu etti. Genel olarak BENGI albümü halkın her kesiminden olumlu not aldı. Bu durum bana güç verdi, moral verdi ve ben doğru bir yolda olduğuma inandım. Çünkü gelişen yoz ve arabesk bir müzikal tehlikenin karşıtı bir çalışmaydı benim çalışmam, buna inandım. Dengbejlik geleneğinin sahiplenildiği otantik anonim değerlerin korunduğu, müzikal olarak doğu enstrümanlarının yaygın kullanıldığı, arabesk motiflerden uzak bir çalışmaydı, duygu yüklüydü, samimi ve doğaldı.

2 YILLIK ÇALIŞMANIN ÜRÜNÜ ALBÜM

-Son albümün ‘Ji Te Dûrbûm’ adıyla çıktı. Ne kadar sürdü bu albümün hazırlığı?

-İkinci çalışmam olan ‘Ji Te Dur Bum’ yaklaşık 2 yıllık bir yoğunlaşmanın ardından tamamlandı. Sadece repertuar secimi bir yil sürdü diyebilirim. Ardından demo, kayıt ve stüdyo aşaması derken yaklaşık iki yıllık bir emeğin sonucu olarak tamamlandı. Albüm yaklaşık iki ay kadar önce piyasaya cıktı. Avrupa’da “ MİR MÜZİK, Türkiye’de ise “ KOM MÜZİK dağıtım ve yapımını üstlendi.

‘Jİ TE DURBUM’ YAŞAMIMDAN BİR KESİT

– Ji Te Dûrbûm. İlk okunduğunda insani farklı düşünmeye sevk ediyor. Kimine ülkeden uzaklığı, kimine yardan uzaklığı, anadan, dostlardan vb. bir çok şey… İbrahim Rojhilat neyi düşündü bu parçayı yazarken ve okurken?

-“Ji te dur bum” aslında ilk olarak akla sanki sevgiliden uzak kalmışlığı anlatma izlenimi veriyor yada genelde bir aşk şarkısıymış gibi algılanıyor… Oysaki öyle değil..Ben bu şarkıda aslında tarif edemediğim, belki de gözümle göremediğim, kulağımla işitemediğim, tarif edemediğim yakınında olamadığım ve uzaklaştığım maddi-manevi değerlerimden bahsediyorum. Blar belki çocukluğum, gençliğim belki doğup büyüdüğüm memleketimin coğrafyası, belki ailem; annem babam… Belki de şehit düsen can arkadaşlarım, yoldaşlarım, belki de saat akşam vakti besi vurduğunda Erivan radyosundan kulaklarımın zarından yüreğimin derinliklerine isleyen dengbejlerin yanık sesleridir. Ama şunu söylemeliyim ki ” Ji Te Dur Bum” benim hislerim, duygularım ve yaşamımdan bir kesit…

-Müziğini icra ederken ağırlıklı Kurmanci lehçesini tercih etmişsin. Gerçi bir parçayı Zazaca da okumuşsun. Diğer lehçelerin de albümlerde yeteri kadar yer aldığını düşünüyor musun?

-Önceki albümde de bu albümümde de bir zazaca parça var ama kesinlikle yeterli değil. Belki kendi başına tam şive değil ama bide İç Anadolu Kürtlerinin ağzıyla BINOR adlı bir parçayı okumuşum. Onun dışında sorani lehçesinden uygun bir şarki bulamadım. Büyük bir eksiklik. Kinlikle bütün lehçelerden şarkıların olması gerekir albümde. Aslında bu durum beni rahatsızda ediyor. Çünkü ulusal bir sanatçı olmanın gerekliliği tüm lehçelerden ve tüm kesimlere hitap etmekten geçer. Kendimi bu konuda yetersiz buluyorum. Hatta ve hatta gerekirse bir tanede Türkçe okuyabilirdim. Çünkü sanatın dili yoktur, sanat sınır tanımaz, sanat özgürdür, evrenseldir… Dolayısıyla verilmesi gereken mesajların yerini bulabilmesi için doğru, anlaşılır bir dil ve ifade kullanmaktan geçer. Dil ve lehçede bunlardan bir tanesidir.

– Bir sanatçı, bir müzisyen olarak kendini ulusal düzeye taşırma konusunda İbrahim Rojhilat kendini nereye koyuyor?

-Ben kendimi yöresel bir sanatçı olarak görmüyor ve nitelendirmiyorsam o zaman onun gerekliliğini de yerine getirmeliyim. Toplumun her kesimine hitap etmenin yöntemlerini kullanmalıyım. Bu anlamda ileriki çalışmalarımda bu eksikliklerimi tamamlamaya gayret göstereceğim…

‘GÖZLERİMİ KAPATIYOR SÖYLEDİĞİM ŞARKIYLA YAŞIYORUM’

-Bazı sanatçıların müzik yorumlarını dinlerken insan yoruluyor.Sen kendi sesine yönelik şimdiye kadar nasıl bir tepki aldın dinleyicilerinden ?

-Genelde bana kadife bir sesin var, insani yormayan ve hatta dinlendiren bir tınısı var diyorlar..Tabi bu dinleyicilerin düşüncesi saygı duyuyorum bir o kadarda mutlu oluyorum. Ama gerçekten ben çok fazla bağırmanın ya da tiz söylemenin, sesi yormanın, boğazını yırtarcasına bağırmanın cok gereksiz olduğunu düşünüyorum. Sesin rengi rahat bir yorumla ortaya çıkar, kendini hissettirir. Sesin yüreklere ve duygulara adeta yalın bir rüzgar esintisi misali dokunması gerekir. Şarkıların, klamlarin duyguları incitmeden, dinleyiciyi rahatsız etmeden yorumlanması gerekir. Ben böyle yapıyorum şarkı söylerken. Gözlerimi kapatıyor, söylediğim şarkıyla yasıyorum o ani. Böyle olunca ses ve yorum rengini, kimliğini buluyor ezgilerimde. Onun dışında en fazla önem verdiğim şey kendi yorum ve ses rengime göre repertuarımı seçiyorum. Bu çok önemli. Yorumlayamayacağım bir şarki ne kadar güzel olursa olsun, beğenilirse beğenilsin onu asla söylemem. Bir şarkıyı okurken onu öncelikle hissetmem gerekir, yasamam gerekir, sevmem gerekir. Başkalarının yorumladığı bir eseri kolay kolay yorumlamam ikinci bir kez. Bir eser, bir şarkı elimden geldiğince ilk benden dinlenmeli, ilk ben yorumlamalıyım bu benim kendimce belirlediğim uymaya özen gösterdiğim bir ilkem. Ancak öyle İbrahim Rojhilat olabilirim. Ben kendim olmalıyım, bir başkası değil, taklit etmemeliyim kimseyi. Var olan bir şeyin kopyası olmamalıyım. Bunları yaparsam basarili olabilir, farklılığımı kabul ettirebilirim. Bu is zor bir istir ama başarmalıyım.

POTPORİ BİR RENKLİLİKTİR

-Parça seçimlerini yaparken potporiye özel bir önem verdiğini ve her kasetinde mutlaka potporiye yer vereceğini söylüyorsun. Potbori senin için neden bu kadar önemli?

-Potpori mantığımda geleneksel, anonim, otantik halk şarkılarından küçük bir defile yapma, motif sunma düşüncesi var. Genelde hareketlidir bu şarkılar, halay tarzındadır. Bir yaşamdır halay, renkliliktir kültürümüzde. Değişik bir çok yöreden derlenen minik bir çiçek bahçesi gibidir bu eserler…Bu çiçek bahçesinden bir demet sunmak benim için bir gerekliliktir…Bir çok yöre insani kendisini bu potpori şarkılarda bulur, değişik yörelere ait oyunlar potporilerde sergilenir. Bir albümü komplike düşündüğünüzde potpori de bu albüm içinde değişik bir formatta kendisine yer bulur benim çalışmalarımda. Albümlerimde sürekli yer verecegim. Otantik ve anonim değerlerimizin korunması ve icrası şarttır…

-Dinleyici genel olarak müzik dinlerken her parça onda farklı bir duygu, his yaratır. Sen müziğinde neyi daha çok esas alıyor ve dinleyiciye hangi tadı daha çok tattırıyorsun? Hüzün mü, tebessüm mü…?

-Dediğim gibi albüm komplike bir çalışmadır. Bir çok duygunun, bir çok değişik konuların, islendiği, deşifre edildiği bir çalışmadır. Bir sunumdur. Her eserde değişik duygu ve konular anlatılır. Her kes bir şeyler bulabilmelidir. Yedi yaşındaki çocuktan yetmiş yaşındaki yaşlısına kadar herkes bir şeyler görebilmeli hissedebilmelidir bu bütünlüklü çalışmada. Kimisi aşkı, kimisi terk ettiği yakılmış yıkılmış köyünü, kimisi yitirdiği şehit kardeşini, oğlunu. Kahramanlıkları, tarihi, doğayı, coğrafyayı, hayata dair her şeyi bulabilmelidir, hissedip yasayabilmelidir. Dolayısıyla hüzün, tebessüm, mutluluk, acı, umut, kararlılık, sevgi, ask vb. her şey islenmelidir. Sanat birazda misyonel anlamda budur. Sanatçının görevi de budur. Reel, gerçek şeyleri topluma vermek, toplumun umutlarına, sevdalarına, beklentilerine ışık tutmaktır…Onlara moral olmak, güç vermek ve perspektif sunmaktır. Ama deminde dediğim gibi sesime, yorumuma ilişkin genelde yumuşak bulduklarına dair görüşler aldığım için sanırım dinleyici müziğimi dinlerken hem müzik ziyafeti çekiyor hem de aynı zamanda duygusal, ruhsal olarak dinleniyor.

GÖZLERİMİ KAPARIM ŞARKININ EZGİSİYLE…

– Güzel şarkı, klam ya da güzel yorum nedir sence? En güzel yorum nasıl çıkar?

-Dediğim gibi bir şarkiyi hissederek okumak çok önemli benim için. Yasamak gerekir. Mesela ben şarkı söylerken asla birilerinin gözlerinin içine bakmam, bakamam ya da sağıma soluma bakamam, dikkatim dağılır. Genelde şarkı söylerken, gözlerimi kaparim, şarkının ezgisiyle birlikte ağzımdan çıkan sözleri yüreğimden süzerek mimiklerime taşırım. İste o zaman halkla, dinleyiciyle buluştuğuma inanırım. Özelliklede daha önce yorumlanmamış, çok fazla bilinmeyen şarkılardan repertuarlarımı seçerim. Yine kendi bestelerime yer veririm. Yani bir şarkının ilk yorumunu ben yapmalıyım diye düşünüyorum. Bundan önce yorumlanmış bir eser çok fazla ilgimi çekmez. Çünkü o zaten vardır ve yorumlanmıştır, ikinci bir tekrarı hoş değildir bana göre. Özelliklede albümlerde okunmuşsa bu eserler zaten bilinen eserlerdir. Amaç bilinmeyen, duyulmamış değerleri açığa çıkarmak ve onu orijinalinden sonra ilk ağızdan doğru bir şekilde, bozmadan, dejenere etmeden, yeniden yorumlayabilmektir. Örneğin benim “seyade samedin”den sonra yorumladığım ‘ESMER EMAN “ eseri gibi…

‘HALK MÜZİĞİNİ RESTORE EDİYORUM’

-Bir söyleşide şunu diyorsun; “Ben halk müziğini (geleri) restore ediyorum.” Çok iddialı bir belirleme. Bunu nasıl yapıyorsun?

İste bunu doğru bir şekilde yapabilmek, yani restore etmek çok kolay değil, basit değil. Çok iyi bir araştırma ve bilgi gerektirir. Eski olan ve yıllar önce söylenmiş olan bir eserin kaynağına inmek, doğrusunu bulmak inanılmaz bir çabayı ve araştırmayı gerektirir. Bulduktan sonra orijinini koruyarak, ifadesini ve anlatılan konuyu saptırmadan onu yeniden günün gerçekliğine uyarlamak, yapılandırmak ve düzenlemek çok önemlidir. Yani yıpranmış tarihi bir binayı orijinalini bozmadan tamir etmeye çalışmak gibi. Bir şarkıyı yeniden ele almak, eski bir binayı orijinaline zarar vermeden yeniden tamir etmek kadar zordur ve benzerdir. İste bir anlamda ben çalışmalarımda bunu yapmanın gayreti içindeyim. Bir anlamda restore etmeye çalışıyorum. Hatta ve hatta orijinaliyle benim kendi yaptığım restore halini birlikte kullanıyor, dinleyiciyle buluşturuyorum. Dediğim gibi “Esmer Eman” şarkısı buna en belirgin örnektir. Bu şarkıda eserin sahibi dengbej “Seyade Samed’in” orijinal sesiyle ilk giriş kısmında ve sonda eşlik etmektedir. Burada amaç orijinini saklamadan eseri tanıtmak, eski ve yeni halini birlikte dinleyiciye sunmaktır. Yine ayni zamanda dengbejlik geleneğini sahiplenmek ve korumaktır.

-Jı Te Durbum” albümünden Hevi adlı parça için bir de klip yapmışsın. Kliplerinde Kürdistan coğrafyası hep çok önde. Egid, Esmer ve Hevi’de bu dikkatlerden kaçmıyor. Bunu sen kendin mi belirliyorsun yoksa yönetmen mi?

-Benim klip mantığımda şarkının güzel okunması, senaryoyla birlikte teknik olarak iyi bir klip çekilmesinin yanısıra görsel arka planların da uyumu çok önemli. Evet, genelde kliplerimde Kürdistan coğrafyasını çok kullanıyorum. Neden mi? Çünkü ayni zamanda coğrafik olarak ülkemizin güzelliklerini, tarihi eserlerini ve değerlerini de izleyiciye sunmak istiyorum. Şarkı sözleriyle, müziğiyle, görsel temaları kaynaştırmak ve bir kompozisyon oluşturuyorum. Öte yandan dinleyicinin, göreceği mekan ve görüntüyle de duygularına hitap etmektir amaç. Benim ilk klipim “Agit”tir. Agit Doğubayazıt’ta çektiğim bir kliptir. Yönetmenliğini Nuro Aksoy arkadaşımla birlikte yaptım. Yine “Esmer Eman” kliğini Van ve cevre ilçelerinde çektik. Yönetmenliğini kendim yaptım. “Sebramin” Nemrud Krater gölünde çekildi, Tatvan’da. Bu klipin yönetmenliğini Feyzullah Yıldırım arkadaşımla birlikte yaptım. “Dilo” klipi Silvan’da Hasuni Mağaralarında çekildi. En son “Hevi” klipini de İstanbul ve Doğubayazıt’ın Dağdelen köyünde çektik.

ANNEMİ ÖLÜMSÜZLEŞTİRMEK İÇİN….

-Hevi klipi senin için özel bir öneme sahip. Klipinde annen de yer alıyor. Anneni kamera kasışına geçirmek nasıl oldu?

-Hevi klibinin bir bölümü Dağdelen köyünde çekildi. Dağdelen aynı zamanda annemin köyüdür. Hevi klipinde genelde hep yakin köylüler ve akrabalar var. En önemlisi annem var. Benim için çok anlamlı ve bir o kadar heyecan verici onur verici bir durumdur bu. Annemi ölümsüzleştirmek için hayatımda başka da bir argüman bulamazdım herhalde. Müziğimle, yaptığım isle beni doğuran, can veren annemi ölümsüzleştirmek nasip oldu bana. Çok onur duydum ve gurur duydum. Annemi ikna etmek kolay olmadı aslında. Çünkü annem yaklaşık 90 yaşında ve o haliyle bile annem bana katkı sunmanın, beni memnun etmenin telaşını yasıyordu. Senaryo gereği annem ölecek olan esinin yatağında oturmalı ve düşünmeliydi. Oysaki ben babamı yıllar önce kaybetmiştim ve annem böyle bir şeyi yaparken o yaşına rağmen utanarak ve sıkılarak oynadı. Benim için, son beşiği için oynadı annem. Çünkü o hala babamın hayaliyle yasayan, onun ruhuyla kendisini var eden bir kişiliğe sahip bir insan. Bu anlamda rol icabında olsa başka birinin esi gibi görünmek ona acı veriyor, onun utangaçlık duygusunu çok bariz açığa çıkarıyordu. Onun için kolay olmadı ama dediğim gibi annem benim için fedakarlık etmişti klipte ve ben o fedakar ananın olguydum. Bu beni mutlu ediyor, gururlandırıyor.

-Kısa bir süre oldu albümün çıktı ama seninle sohbet ederken tanıtımdan şikayetçi olduğunu belirttin…

-Evet yani bu albüm için çok fedakarlık yaptık, çalıştık, gecemizi gündüzümüze kattık. Kürt kültürü ve müziğine katkı sunmak, doğru şeyler yapmak adına, gerçek anlamda Kürt müziğini her yönüyle doğru bir şekilde aranjesinden tutun yorumuna ve icrasına kadar sahiplenmek istedik. Sahibi olduğumuzu kanıtlamak istedik. Son dönemlerde gelisen arabesk ve yoz müziğin alternatifi olarak, gerçek Kürt müziğinin rengini, tınısını esas alarak, halkın beklentilerine ve umutlarına, duygularına hitap etmeyi amaçladık. Bunun için dengbejlik geleneğinin önemine, kullandığımız enstrümanlar ve seslendirdiğimiz eserlerle vurgu yapmaya çalıştık. Dengbejlik geleneğini esas aldık. Böylesi bir çalışmanın sanatsal olarak da sahiplenilmesi gerekliliğini savunduk. Hele hele BENGI albümünün son dönemlerde Kürt müziğinde belirgin bir yer edinmesi ve kabul görmesi bende sunu yarattı. İkinci kez solo olarak çıkardığım bu albümün de bunun bir devamı olarak sahiplenilmesi gerekliliğini her zaman savunduk ve bir beklenti içerisine girdik. Ancak ne yazık ki bu çalışmada özellikle yapımcı firmalar tarafından ( KOM ve MIR müzik) çok fazla dikkate alınmaması beni oldukça üzdü. Gerekli promosyon ve reklamı yapılmadı. Ne bir TV reklamı, ne bir poster, ne bir gazete ilanı, nede bir basın çalışması yapılmadı. Bir çok yerde hala albüm yok, bulamıyorsunuz. Dağıtım ağında oldukça sıkıntı var. Her gün Şırnak’tan, Mersin’den, Beytüşşebap’tan, Cizre’den, Silopi’den, Adana’dan, İstanbul’un değişik yerlerinden, Avrupa’nın bir çok yerinden telefonlar geliyor ve biz albümü bulamıyoruz deniliyor. Ben gerçekten çok üzülüyorum. Bir çok kişi hala albümün çıktığından haberdar değil. Bir sürü masraf yapılmış. Sonuç olarak en önemli olan is unutulmuş! Nedir? Promosyon ve reklam. Bu kadar masraf yaptık valla reklama paramız kalmadı deme rahatlığını ve duyarsızlığını basit buluyorum. Buna çok dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. İşin en önemli boyutunu göz ardı eden bir mantıktır bu. Albüm çıktığından bu yana hala albümün ulaşmadığı yerlerde herkes vızır vızır korsan satıyor. Eeee… o zaman korsanla basa çıkamıyoruz demeyin. Halk bekliyor bir aydan fazladır albüm cıkmış hala bölgede yok. Ben olsam bende gider korsan alırım. Böylesi bir durum yaşanıyor. Sanırım bu benim son albümüm olacak. Artik bu koşullarda ve bu zihniyetle çalışan bir firmayla albüm yapma düşüncemi yeniden gözden geçirmem gerekecek. Emeklerimiz boşa gidiyor.

KARMA BİR DENGBEJ ALBÜMÜ

-Bundan sonra İbrahim Rojhılat neler yapacak? Dinleyicilerine neler söylemek istersin?

-Bundan sonra İbrahim Rojhilat elbette ki çalışmalarına devam edecek. Yozlaştırılmaya çalışılan, çıkar kapısı haline dönüştürülen ve her gün birilerinin leblebi kavurur gibi albüm yaptığı, klip çektiği bir dönemde İbrahim Rojhilat gerçek anlamda dengbejlik geleneğinin önemini, değerini korumaya çalışacak. Halkın umutlarına beklentilerine sanatsal olarak cevap olmaya çalışacak.

Halkın geleneksel ve anonim değerlerini araştırıp yeni bir yorumla icra edip onları tekrar halka mal edecek. Halkın sorunlarına ve yaşamsal gerçekliğine duyarlı olacak. Farklı projeler gerçekleştirecek ki bir çok projem var. Bunların başında özellikle Ortadoğu halklarının dillerinden oluşan Asuri, Süryani, Arap, Fars, Sorani, Kurmanci, Türkçe ve Laz vb. bir albümler dizisi projem var. Yine dengbej denildiğinde hemen akla yaşlı amcaların geldiği bilinir. Ancak bugün bu geleneği çok iyi icra eden bir çok genç sanatçı arkadaşlar var. Bu genç kuşak müzisyen arkadaşlardan oluşturacağım ve ismini de “Sahiya Dengbejen Ciwan” olarak düşündüğüm karma bir dengbej albümü de düşünüyorum.

Sizlere de bu röportajı benimle yaptığınız için çok teşekkür ediyorum. Albümüme, tanıtımına yapılmış son bir katkı olarak düşünüyorum. Dinleyicilerime de sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.

ANF NEWS AGENCY
MÜNEVVER YAMAN-ANF

23

5. Londra Kürt Film Festivali’nin organizatörlerinden Mustafa Gündoğdu, “Yönetmenliği kariyer edinmek isteyen ancak piyasa koşullarından dolayı umutları kırılan sinemacıları cesaretlendiriyoruz” diyor. Her geçen sene daha nitelikli bir muhtevaya bürünen ve büyük ilgi toplayan Londra Kürt Film Festivali’nin beşincisi, 30 Kasım-06 Aralık tarihleri arasında gerçekleşti. Yedi gün boyunca 8’i uzun, 92’si kısa metrajlı film ve 40 belgeselin 39 ayrı gösterimle vizyona girdiği festivalde geçen yıllara oranla daha yoğun bir katılımın olduğu gözlenirken, festival organizasyonunun genelinde gözle görülür bir kalite artışının olması dikkat çekti.

Festivalin kapanış galasının ardından biraraya geldiğimiz Londra Kürt Film Festivali (LKFF) Organize Komitesi Koordinatörü Mustafa Gündoğdu ile festivale ilişkin konuşma fırsatı bulduk.

Festivalin beşinci senesini geride bıraktınız. İlk dört yılla karşılaştırdığınızda ortaya çıkan sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlk festivalimizi 2001 yılında gerçekleştirmiştik. O dönemdeki ürünler, birkaç uzun birkaç kısa metrajlı film ve birkaç tane de belgeselden ibaretti. Daha ziyade Kuzey Kürtlerinin sinema çalışmalarının gösterildiği dar bir içeriğe sahipti. İkincisine de böyle bir yansıma oldu, ancak üçüncü seneden itibaren ciddi bir gelişme içerisine girdik. Çünkü komitemize Güney Kürdistanlı Kürtleri de dahil ettik. Program renklileşti. Gösterdiğimiz film sayısı arttı. Böylece festival daha kapsayıcı bir çehreye büründü. Farklı insanları çekmeye başladık. Bu yılki organizasyon için, katılım, kalite ve benzeri kıstaslar üzerinden değerlendirildiğinde yüzde yüz bir gelişme olduğunu söyleyebilirim. Bu durum biraz da üretilen filmlerin sayısının artmasıyla doğru orantılı gelişti. Özellikle Güney Kürdistan’da gençler arasında ciddi bir film faaliyeti yayılmaya başladı. Keza Doğu Kürdistan’da da bu yönlü gelişen ivme festivalimizde direk yansımasını buldu. Festivalimizin diğer festivallerden önemli bir farkı da ülkedeki insanlarla direk temasımızın olmasıydı. Bu; normalde bir festivalin ulaşamayacağı filmlere direkt ulaşma imkanı yarattı. Bu yöntemi Avrupa’da çalışan diğer arkadaşlara da önerdik. Zaman zaman Kürdistan’ın farklı alanlarını ziyaret ediyoruz. Bu da bizim açımızdan avantaj sağlıyor.

Konuşmanınızda LKFF’nin 3’üncü yılının bir dönüm noktası olduğunu ifade ettiniz. Biraz açar mısınız?

Londra’da temsil açısından güçlü dört ana Kürt derneğinden ikişer temsilci aldık. Bunlar Halkevi, Kürdiş, Kürt Kültür Merkezi, Sürgündeki Kürt Derneği temsilcileriydi. İkisi Güney ikisi de Kuzeyli Kürtlerin derneği. Bize göre bu dernekler buradaki tüm Kürtlerin temsilini yansıtıyor. Ayrıca birde bağımsız olarak komitede ben varım. Tabii bunun dışında çalışmalarımıza, organizasyonumuza gönüllü olarak destek veren kişiler de var. Bu şekilde gittikçe Kürtleri aşan bir festival haline gelmeye başladı. Londra’da yaşayan diğer toplumların da ilgisi arttı. Bu sebeple festivalin merkezini, etkinliğimizi daha rahat koşullarda sergileyebileceğimiz bir noktaya kaydırma düşüncesine ulaşmış bulunuyoruz.

Londra’da gerçekleştirdiğiniz festivallerin Kürt sinemasına ne gibi katkıları oluyor?

Burada festivalimizde gösterilen filmlerin çoğu başka herhangi bir festivalde gösterilmemiş olan filmler. Kürdistan’ın Kürt sinemacıların koşulları biliniyor. Çoğu kıt kanaat kendi olanakları ile sinema yapıyorlar. Özellikle kısa metrajlı filmeleri yapan Kürt sinemacılarının ürünlerini başka festivallere gönderme olanakları yok. Bu bakımdan bakıldığında LKFF’nin sunduğu büyük bir imkan söz konusu. Avrupa’nın en önemli şehirlerinden birinde bu filmler gösteriliyor. Söz konusu filmlerin Avrupalı prodüktörler tarafından izlenmesinin olanağı yaratılıyor. Bu prodüktörlerin bu filmleri satın alması ya da farklı televizyonda yayınlamak üzere gösterim haklarını alma girişimlerine ön ayak olmuş oluyoruz. Bir diğeri; film yapma olanakları olmayan insanları film yapmaya teşvik ediyor ve yönetmenliği kariyer edinmek isteyen ancak piyasa koşullarından dolayı umutları kırılan sinemacıları cesaretlendiriyoruz.

Bu yıl bir kısa film yarışması düzenledik Yılmaz Güney anısına. Bu yarışmaya seksenin üzerinde film katıldı. Bu çok büyük bir rakam. Biz biliyoruz ki; bu filmler arasında sadece yarışma tarihinin açıklanmasının ardından çekilmiş, yani yarışmamıza özel olanları var. Çünkü biz yarının kaliteli Kürt filmlerinin temelinin kısa filmlerle atılacağını, yetkin ve başarılı Kürt sinemacılarının bu noktada ortaya çıkacaklarını düşünüyoruz. Belgesel ve uzun metrajlı filmlerin büyük bir kısmı ise maddi kaygılar nedeniyle sinema sektöründe gözardı edileceğinden, vizyona girmeleri mümkün olmayan filmelerin de gösterimini sağlamış oluyoruz. Festivalimizin ana kaygısı Kürt sinemasının gelişmesine hizmet etmek. Maddi bir kaygı yok. Mali gelirlerin tamamı sponsorluk üzerinden elde edilen gelirler ve bu gelirler direk festivalin masraflarına harcanıyor. Biz her yıl Kürt yönetmenlerini festivale davet ediyoruz. Birbirleriyle iletişim ve dayanışma imkanlarını sağlıyoruz. Londra çokkültürlü bir yer. Bu açıdan yönetmenler, farklı farklı izleyici kitlelerin tepkilerini öğrenmiş oluyorlar.

Festivale sinema çevrelerinin ilgisi nasıldı?

LKFF’nin başarısı ile birlikte Avrupa ve Dünya’nın farklı yerlerinden çok ciddi teklifler almaya başladık. Mesela New York ve İtalya’dan çok ciddi teklifler aldık. Yine festivalimizin bir diğer amacı da Kürt sinema mirasını araştırmak ve filmleri desteklemek.

Bu yılki festivali karşılaştığınız ilgi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önceki yıllara göre artan sayıda bir katılım oldu. Sıkıntılarda yaşadık tabii ki. Kuzey Kürtlerinin ilgisinin az olduğunu gördük bu yıl. Bu sanırım Kuzey Kürdistan’da sinema başta olmak üzere sanatın genel anlamda yaşadığı kısırlıkla alakalı. Mesela biz Kuzey Kürdistan’da çekilen uzun metrajlı filmlerden “Fotoğraf” filmini verdik ki bu film beş yıl kadar önce çekilmiş bir film. Bu bir sıkıntı. Netice itibariyle biz ‘Vizontele’ gibi filmleri Kürt filmi diye gösterecek değiliz.

Festival süresince basın-yayın kuruluşlarının yoğun bir ilgisi ile karşılaştınız. Türk basınında festivalinize ilişkin farklı bir tavır geliştiğine tanık olduk…

Geçtiğimiz yıllara oranla çok ciddi bir medya sponsoru desteği vardı arkamızda. Aralarında Roj tv, Kurdsat, Kurdistan, Newroz, Rojhelat, Kurd Channel, Vin, Tishk, Zagros olmak üzere Kürtlerin tüm tv kanalları bize sponsor oldu. Yine Londra’da dağıtılan yerel gazetemiz Telgraf reklam ve haberleri ile ciddi destek sundu bizlere. Irak kanalı El-Şarkiya ciddi bir biçimde festivalimizi takip etti. Ancak daha çok Kuzey Kürtlerine hitap eden medya organlarında yeterince yer bulmadığımız kanısındayım. Arap basını ve İngiliz basınında çok ciddi yer bulduk. Ancak Türk medyası ile ciddi sorunlar yaşadık. Birtakım kuruluşlarda gerçekle yakından uzaktan alakası olmayan yayınlar çıktı…

HALİL GAM/ LONDRA
Yeni Özgür Politika

153

Sanatçı Dino, Kürt müzik dünyasında tartışma yaratacak açıklamalarda bulundu. Kürtçe’nin müzikte iyi kullanılmadığını söyleyen Dino, Kürt sanatının intihara sürüklendiğini vurguladı.Kürt müziği neden en sancılı dönemini yaşıyor? Neden Kürt dili iyi kullanılmıyor? Dengbejlik tehlike de mi? Kürt müziği neden dejenerasyona açık? Kürtçede kaç makam var? Üretimsizlik neden kaynaklanıyor? Neden iyi müzik yapanlar müzik piyasası dışında tutuluyor? Kaç bin kişi Kürtçe müzikle uğraşıyor? Kürt sanatını intihara sürükleyen ne? Türkçeden kaç eser Kürtçeye kopya edildi? Bazı Kürt sanatçılar neden korumalarla geziyor? Dino’nun arşivinde kaç eser var ve Dino neye isyan ederek müziğe bir süre ara veriyor?

İşte Kürt sanatçı Dino tüm bu soruların cevaplarını veriyor. Kısa bir süre önce ‘’Namus’’ isimli yeni kaseti çıkan sanatçı, Kürt müziğinin gelişiminden karamsar değil ama karşı karşıya bulunduğu tehlikelere dikkat çekiyor. Müzikte gelişen kolaycılın aslında bitişin başlangıcı olduğu uyarısını yapan Dino, müziğe bir süre ara vermek zorunda olduğunu söylüyor.

– Yeni albümünüz çıktı, adı ‘Namus’, bununla ne mesaj vermek istediniz?

– Şimdi tabiî ki bunu bilerek seçtik.Namus kavramı Kürtler için cinselliğin de ötesinde dokunulmaz bir tabu olarak görmelerinden kaynaklanıyor.bu korumacı yaklaşımın özünde aslında tam da köleçi bir anlayış yatmakta.bu sahiplenme aynı zamanda bir güç gösterisi anlamına da geldiği için,zamanla ciddi bir toplumsal komplekse dönüşmüştür.? Namus sadece erkek ve kadın arasında sınırlandırılmış, daraltılmış ve öyle anlam verilmiş. Ben diğer bazı kavramların da namus içinde yer alması gerektiğine inanıyorum. Mesela beyinsel ihaneti, insanlık değerlerini sahiplenişi ve özgürlüğü de bu kavram içinde görmek gerektiğine inandığım için özellikle namus kavramını tartışmaya açmak istedim. Biraz da amacım buydu. Ve o bulanıklığı irdelemek ve tartışmaya açmak için böyle bir çalışma yaptım. toplumun dikkatini bu yöne çekmek için kasetin kapağındaki soru işaretini ters yaparak, namus kavramını bir başka biçimde ele alınması gerektiği mesajını vermeye çalıştım.

– Bestedeki Zine gerçek bir öyküden mi esinleniyor?

– Zine sadece bir semboldür. Öyle bir olaya tanık olmadım. Ama Zine Kürtçe bir isimdir ve özellikle de bu tür olaylar maalesef Kürdistan coğrafyasında daha çok yaşanıyor. Zine’nin şahsında bütün Kürt kadınları ve kızlarını dile getirmek istedim… Kaset çalışması aşağı yukarı iki buçuk yıl aldı. Bunun birçok nedeni vardı. Bunun teknik nedenleri, maddi nedenleri vardı. Bütün eserlerin bana ait olması ve hazırlanışı bu süreyi biraz uzattı.

Ayrıca yeni bir klip planımız var. Ancak maddi imkânsızlıklardan dolayı bunun ne zaman olacağını tam olarak söyleyemiyorum. Ama eğer buna maddi destek ve imkan bulunursam çekimlere kısa bir sürede başlayabiliriz. Şu anda sponsor arayışındayız. Umarım gereken desteği alırız. Aksi takdirde bir süre daha beklemek zorunda kalırız. Öncelikle “namus” parçasına klip çekmek istiyorum. Klipin senaryo çalışmaları şu an devam ediyor ve bitme aşamasında.

80’E YAKIN ESER YAPTI

-Kendi müziğinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Kürt müziğinde nereye koyuyorsunuz?

– İnsanın kendisini en iyi ifade ettiği müzik tarzı onun müzik tarzıdır. Böyle ifade etmek gerekiyor. İlla ki kendi müziğimi bir tarzın içine sıkıştırarak buna bir kimlik kazandırmak istemiyorum. Ben içimden geldiği gibi söylüyorum. Benim söyleyiş biçimim, yorumlayış biçimim, dile getiriş biçimim benim tarzım olur. Ama eğer hangi tarzlara yakındır diye sorarsanız. Özellikle özgün ve halk müziği tarzını içinde barındırıyor. Bu iki tarzdan da esinleniyor. Fakat beni dinleyenler biraz daha farklı olduğunu düşünüyor. Yani kendime has bir yorumum, tarzım olduğunu düşünüyorlar. Bu da sanırım önümüzdeki süreç içinde bunu biraz daha netleştirir. Yeni bir tarz yaratma iddiasında değilim ama her zaman bunun arayışı içinde olacağım.

– O halde her sanatçı ayrı bir tarz mıdır?

-Her sanatçı için değil ama bazı sanatçıların özgünlükleri var şüphesiz. Bir çok sanatçı vardır. Örneğin biri folklorik tarzsı esas alır. Kimisi rap söyler, kimisi caz, kimisi halk müziği söyler. Ama bazı sanatçıların da özgün yorumları var tabi.işte tarzı yaratan bu yorumlardır.

-Beste yapıyorsunuz, bir çok sanatçıya da veriyorsunuz. Bugüne kadar kaç albümünüz var ve kaç beste yaptınız?

-Şimdiye kadar üç albümüm oldu. Bestelerim konusunda ise sayısını tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım 80’e yakın eserim var.

KÜRT MÜZİĞİNDE DEJENERASYON

– Genel olarak Kürt müziğinin şimdiki durumu göz önüne alındığında geleceğine ilişkin bir kaygınız var mı?

– Tabi ki şimdi Kürt müziği belli bir doğuşu yaşadı. Belli bir süreci geride bıraktı. Ama bütün halkların tarihinde olduğu gibi, bizim de yaşamamız gereken bir süreç vardır. Bu sürecin geçmesi gerekiyor. Bu süreç içinde özellikle müzik adına, müziği dejenere eden, müziğin özünü bozan, kültürel değerlerine aykırı bir çok tarz, bir çok yapay ekoller de çıkmış olabilir ve çıkacaktır da. Aslında Kürt müziğini doğru anlamak için biraz da onun tarihsel serüvenine bakmak gerekiyor.

Kürt müziğinin en iyi ifadesini yirminci yüz yılda bulduğu kuşku götürmez bir gerçek. Birinci dersim isyanıyla başlayan ve Ağrı isyanıyla ivme kazanan Kürt ulusal hareketi PKK isyanıyla final yaptı. Ancak bu durum bir dizi kirliliği de beraberinde getirdi. Sapla saman birbirine karıştı. Sürecin getirdiği zorluklar karşısında müziğe duyulan ilgi daha çok tepkisel bir tavır biçiminde gelişti. İster iyi olsun ister kötü, Kürt müziği baş tacı edildi. Bir tavır biçimindeki algı aslında Kürt müziğine duyulan ilgiyi iyiden iyiye artırdı. Müzik kalitesi ve sanatsal yönü bir tarafa bırakılarak işin daha çok ajitasyon yönüne bakıldı.Popüler (dönemsel) müzik yada Kürtlere has siyasi propaganda aracı olarak kullanılan “militan müzik” yapıldı. Burada nasıl söylediğinden çok ne söylediğine bakıldı. Buna rağmen müzikal değeri oldukça düşük ancak şiirsel değeri o ölçüde yüksek bir özeliğe kavuştu. Müthiş bir anlatım yeteneği ve estetik üsluba sahip oldu.

-Müzikte dejenerasyon nedir?

-Müzikte dejenerasyon asıl olanı, bir kenara bırakıp taklide yönelmektir. Dejenerasyonu biraz da böyle algılamak gerekiyor. Şimdi kültürel olarak mozaik ayrı şeydir. Ama kendi değerlerinden uzaklaşıp, diğer bir kültürü, kendi kültürüne göre daha popüler, daha cazip gördüğü kültürü taklit etmek bana göre bir dejenerasyondur.

-Kürt müziğinde kendi kültüründen, kendi aidiyetlerinden uzaklaşma var mı?

– Elbette var ama bunun önüne geçmeye çalışan bireysel de olsa bazı çabaların da olduğunu görmemezlikten gelemeyiz.

ULUSAL PAZAR OLUŞMALI

-Kürt müziğinin geleceğinden endişe duyuyor musunuz?

– Hayır ben öyle çok karamsar bakmıyorum. Ben Kürt müziğinin “Kürt halkının ulusal hafızası’’ olduğunun düşünüyorum. Kürt halkını bin yılların karanlık dehlizlerinde gün ışığına taşıyan önemli bir araç olduğunu düşünüyorum. Ancak gelişmeler birazda koruma tedbirlerine (devletleşme) bağlı olarak ele alınması gerektiği kanısındayım. Birçok bilim adamı sosyolog ve siyaset bilimci Kürtlerin bu günkü duruma gelmesini beklemiyordu. Hatta bu mücadelenin yürütücüleri bile bu sonuçları beklemiyordu. Hiç şüphesiz ulusal pazarın oluşması ile daha çok bu sektöre, sanata talep olacaktır. Bu aynı zamanda bir arz ve talep meselesidir. Böyle de bakılabilir. Diğer yandan yeni bir cazibe alanı açılmış olacağından, insanlar müziğe daha çok ilgi duyacaktır. Ben bunu biraz da böyle görüyorum. Ayrıca sosyolojik değişim-dönüşümler, evrim süreçleri gibidir. Böyle çok kısa süreçlerde bundan bir ürün bir sonuç beklemek mümkün değil. Mesela dikkatinizi çekiyordur, 30 yıllık mücadele süresi içerisinde, ulusal kurtuluş mücadelesi ekseninde, binlerce kitap yazıldı, binlerce eser yapıldı ve binlerce sanatçı çıktı. Ama bütün bu değişim-dönüşümleri 30 yıl içine sığdırmak ve bundan müthiş bir başarı elde etmek, böyle bir beklenti içine girmek son derecek yanlıştır. Çünkü dünya müzik tarihine bakıyorsunuz, diğer halkların tarihine bakıyorsunuz, çok sancılı geçmiştir. Bir örnek olarak 1980’ler ve 90’lar arası nasıl ki Türkiye’de bir babalar dönemi yaşandıysa, arabeskin rüzgarına kapılan bir dönem yaşandıysa ve özgün müzik adına gelen Ahmet Kaya bir sanatçı gelip müziğin yönünü, mecrasını tamamen değiştirebildi. Bu da güçlü bir sanatçının müziğin yönünü nasıl değiştirebileceği gerçeğini gösteriyor. Bu sadece bir örnektir. O yüzden bu süreçlerin yaşanması gerekiyor.

Ben buna dejenerasyondan ziyade çok renklilik diyorum. Ama sosyal olarak topluluklar müzikleri ve sanatsal akımları biraz bir bakteri gibi algılamak gerektiğine inanıyorum. Onlar için yararlı olanları alırlar, kendisi için, bünyesinin kabul etmediği bütün olguları dışarı atarlar geri. Sanatta da bu böyledir.

KÜRT DİLİ MÜZİKTE İYİ KULLANILMIYOR

-Kürt müziğinde Kürtçe iyi kullanılıyor mu?

– Kürt dilinin iyi kullanıldığına inanmıyorum. Özellikle edebi olarak kullanıldığına inanmıyorum. Çok dar sözcük dağarcığı ile yazılmış olan eserler artık yoruyor. Mecaz anlamda, daha çok imgelerin yer aldığı eserlerin olması gerekiyor. Edebi olarak eserlerin işlenmesi gerekiyor. Böyle bir kaygım var. Yani daraltılmış. Bunda da şunun etkisi var. Yüzyıllardır baskı ile yasaklarla kendi varlığını yaşatmaya çalışan bir halkın, güncel yaşamda dilini özgür kullanamayıcı kelime dağarcığını da daraltmıştır. Bunun etkisi ile sanatçılarımız halka en kolay ulaşabilecekleri en yalın dille eserlerini yazmak gibi bir yolu seçmişlerdir. Aslında bunun terk edilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü şu anda Kürt halkı politize olmuş, az da olsa dili ile tanışmış, bir çok yeni sözcüğü, güncel yaşamımızda kullanılan akademik dili artık anlayabilir, kavrayabilir hale gelmiştir. Sanatçılarımızın biraz da bu gerçekliği göz önünde bulundurup, eserlerini biraz daha edebi olarak, biraz daha mecazlar ve imgelerle donatılmış eserler yapmaları gerektiğine inanıyorum.

KÜRT MÜZİĞİNDE YENİ İMGELER

-İmgeler dediniz, siz Kürt müziğine yeni imgeler kattınız mı?

– Yani tabi ki bunları sayısal olarak ifade etmek mümkün değil. Bunu ancak eserler takip edildiğinde, dinlendiğinde anlaşılır. Biraz da dinleyicilerin, veya bu konuda çalışma yapan insanların araştırması gereken bir durum. Ama elimden geldiği kadar bu konuda ciddi bir çabanın sahibi olduğuma inanıyorum.

-Örnek verebilir misiniz?

-Mesela diyelim, ‘baye evina te sare’ veya ‘hesre çave min ne doşın’ daha önce başkaları tarafında kullanılmış kavramlar değil. Sanatçıyı sanatçı yapan en belirgin özelliklerinden bir bu olsa gerek, ‘yaratıcı olmak’. Bunlar sadece birer örnektir. Örneğin ‘Çaven payizin’ de var. Kullanılmamış bazı kelimelerdir, aslında kelimeler tek başına anlam ifade etmezler ama yan yana geldiklerinde güçlü bir imgeyi oluştururlar. Bu da eserin bel kemiğini oluşturur. Yani eserin aslını oluşturur, şiirde ve edebiyatta da bu böyledir. Bir şiiri şiir yapan ondaki güçlü anlatımdır (imge). İmge bütün şirin anlamını, yönünü, mecrasını değiştirir. Anlatmak istediğim bu, bu çabaya girmek gerekiyor. O dili zenginleştirir. Ona renk katar.

-Kürt müziğini sınıflandırırsak, kaç döneme ayırabiliriz?

– Kürt müziğinin bir doğuş sürecini özellikle de ulusal kurtuluş mücadelesinin başlangıcından itibaren ele alıyorum. Ama bunun öncesi de vardır şüphesiz, inkar etmek mümkün değildir. Ama Kürt müziğini özellikle dengbejlik geleneği ile kültürel değerlerimizi en çok yaşatan ve günümüze kadar taşıyan bütünsel bir olgu olarak ele alabiliriz. Bu sürecin dışında bir de nasıl ki bir eserde giriş gelişme ve sonuç bölümü varsa, biz giriş bölümündeyiz, henüz gelişme aşamasına geçmedik, daha doğrusu bu aşamanın ilk dönemlerini yaşıyoruz. Belli bir doğuş yaşatıldı. Bunda hem bireysel hem de grup çalışması yapan bir çok sanatçının çok ciddi emekleri oldu şüphesiz. Ama bu gelişme süreci en sancılı süreçtir.

KÜRT MÜZİĞİ EN RİSKLİ DÖNEMİ YAŞANIYOR

– Bu aynı zamanda en kötü dönem mi oluyor?

– Biraz da öyle, en sancılı veya en riskli dönem de denebilir. Çünkü burada nicel ve nitel gelişim, beraberinde bir yozlaşmaya, bir tehlikeye veya başkasına benzeşmeye çok açık bir süreçtir. Burada kimlikleşen müzik, kimlikleşen sanat aslında geleceğe bir yansımadır. Gelecekteki müziğin kalıpları, tarzları ve müziğin gerçekten kurdi nüvelerinin yaşatılabileceği döneme bir yatırımdır, temel taşlarını oturtacak bir dönemdir. O yüzden de hassastır. Ama bu dönem muhafazakarlığın önünü açmamalı, onu güçlendirmemeli, yeniliğe açık olmalı. Bir taraftan kültürel değerlerimizi korurken, sadece onlara sarılı kalıp, mevcut dünya gerçekliğine de aykırı davranamayız.

DENGBEJLİK TEHLİKEDE Mİ?

-Kürt kültürünün çıkış noktası dengbejlik olarak ele alınıyor, bu sancılı süreçte dengbejlik de yok olma tehlikesi yaşıyor mu?

– Tabi korunmadığı sürece yok olma tehlikesi yaşıyor.

-Nasıl korumak gerekiyor?

– Aslında Kürt müziği hep olağan üstü koşullarda yaşama iradesini gösterdiği için dış müdahalelere karşı daha çok direnebildi. Artan baskılar karşısında bağışıklık sistemi iyice gelişti. Ancak yine de güçlü bir örgütlülük gerektiriyordu, daha doğrusu devlet olmayı gerekli kılıyordu. Koruma tedbirlerinden yoksun,özgürce gelişimini tamamlayamadan yasaklarla karşı karşıya kalması,zaten parçalanmış olan bir coğrafyada ,iyiden iyiye içinden çıkılmaz bir hale getirmişti.Ama her şeye rağmen Kürt müziğini önleyecek hiçbir baskıcı rejim henüz icat edilmemişti.

Bugün bütün dünyada, bütün devletlerde, bu tür çalışmaları destekleyen kurum ve kuruluşlar vardır, veya devletin kendisi vardır. Bunlar özgün çalışmalardır. Bunlara yatırım yapmalı. Bunları popüler bir sanat anlayışı olarak ele almak gerekiyor, bunlar olmazsa olmazlardır. Yani bir kültürün temel taşlarını, onun özünü, tarihini, kültürünü oluşturan bu değerleri korumak için ticari beklenti içine girmemek gerekiyor. Bunların mutlak korunması gerekiyor. Sadece korumak değil, geliştirilerek yaşatılması gerekiyor. Ancak bunları yaparken, mevcut olan dünya gerçekliğine de kapalı olmamak gerekiyor. Yani çok muhafazakar olmak değil, bu iki ölçüyü iyi tutturmak gerekiyor. Gerekirse dengbejlik okulları açmak, gerekirse ses özelliklerine göre bilimsel ses araştırması yapmak, kimler dengbejlik yapabilir, yani önüne gelen herkes bunu icra etmemeli. Çünkü orijinal bir gırtlak yapısı var, bunun bir formatı vardır. Bu formatı taşımayan ses özelliklerin dengbejlik geleneğini sürdürmesi mümkün değildir.

-Şimdiki müzik piyasasına baktığımızda dengbejliğin devamı konusunda umut var mı? Bu devam ettiren sanatçılar var mı?

-Tabi ki var, belki isimlerini hepsini sayamayabilirim. Bunların başında, Hame Hacı vardır, Aydın vardır, Şemdin, Maruf, Delil, Yılmaz, yani bunun en azından şimdiki misyonunu üstlenen ve geliştirebilecek sanatçılardır. Tabi bunun dışında ismini sayamadığım daha bir çok değerli ses vardır. Elbette bunun geliştirilmesi lazım. Özellikle genç kuşak arasında ciddi bir araştırma yapmak gerekiyor. Seslerin özelliklerine göre kategorize edilmeleri gerekiyor. Kimin hangi müziğe yatkın olduğu veya kimin dengbejlik geleneğini yürütebileceği konusunda araştırma yapabilecek kurum ve kuruluşun olması gerekir. Çünkü bunun popüler yanı yok. Bunun ticari yanını düşünemezsiniz. Bütün devletlerin sanat politikası vardır. Kendi sanatlarını kendi kültürel değerlerini korumak ve yaşatmak gibi. O anlamı ile de bizde de böyle olması gerekiyor. Sadece bir veya iki kurumla buna cevap olunacağını sanmıyorum.

– Peki Kürt müziğinde tarz ve enstrüman arasında uyum sağlanabiliyor mu? Bu bir arayış olarak mı ele alınmalı?

-Şimdi bir deyim vardır, yarım ekmek candan, yarım hoca dinden eder. Her şeyin yarısını yaparsanız, bundan başarı beklemeniz mümkün değildir. Ancak arayışları da göz ardı etmemek lazım. Arayışlar çok ciddi bir çabadır.

KÜRT MÜZİĞİ DEJENERASYONA AÇIK

– Bahsettiğiniz tehlikelere veya yozlaşmaya da bir kapı aralamıyor mu?

-Şu anda Kürt müziği her türlü dejenerasyona açıktır. Ancak Kürt müziğini kontrol altında tutabilecek, bunları saklayabilecek, koruyabilecek kurum düzeyinde bir gelişme sağlanmalı. Yani bunların bir adresi olmalı. Her söylenen eser, stran bizimdir denmemeli. Yani hani belki her ne kadar karşı olsak da, nasıl ki bir RTÜK varsa, bizim de bir dilin eserin dejenerasyonu karşısında cevap olabilecek, bunun ret ve kabul ölçülerini ortaya koyabilecek kurum, kişi veya eleştirmenlerin olması şart.

-Şu anki durumda dışarıdan gelen hangi müzik akımı Kürtçeye çok etkide bulunuyor? Arabesk mesela…

– Tabi bizim arabeske bakış açımız çok farklı. İçinde Keman geçen her esere arabesk gözü ile bakıyoruz. Bir çok sanatçı da bunun bilincinde değil.

ARABESK UMUDU YOK EDİYOR

-O halde nedir arabesk?

-Arabesk kendi başına bir makamdır. Bunun özellikleri vardır. Bunun belli bir yapısı vardır, daha çok hüzün ve çaresizliği işlediği için dayandığı felsefe teslimiyettir. Bu yüzden arabeskin gelecekle ilgili projeleri asla olmadı. Arabesk aslında aman dileme yaşamı anlamsız kılma umudu öldürme armonisidir. İçeriği farklıdır, kullanılan kelimeler çok farklıdır. Ama içinde keman geçen her eser arabesk değildir.

– Kürtçeye etkisi nasıl oluyor?

– Şimdi aslında arabesk Ortadoğu’da bütün halkların kullanmış olduğu bir makamdır, bir tarz, bir müzikal akımdır. Bunu çok da negatif olarak görmemek gerekiyor, çok da öcü olarak görmemek gerekiyor. Ama dediğim gibi içeriği çok önemlidir. Yani müzik yaşattığı sürece anlamlıdır. Müzik öldüren değil, yaşatandır, umudu yok eden değil umut verendir.

– Arabesk umudu öldürüyor mu?

-Evet bütünüyle olmasa da öyle…İçinde kullandığı konu itibari ile, dile getirdikleri itibari ile eğer bir insanın yaşamını negatif anlamda etkileyecek söz ve müzik barındırıyorsa bu biraz bildiğimiz tarzdaki arabesk özellikleri yansıtıyor.

KÜRTÇE’DE KAÇ MAKAM VAR?

-Kürtçede kaç makam var?

– Ortadoğu’da kullanılan bir çok makam Kürtçede de kullanılıyor. Ama en az kullanılan makamlardan birisi Saba makamıdır. Bunun dışında Hicaz, Rast, Segah, Niyabend var, bir çok makam yine Kürt müziğinde de kullanılıyor. Çünkü Ortadoğu’nun temel makamlarıdır.

– Kürt müziğinde durağanlık var mı?

– Evet şu anda çok durağan bir süreç olduğunu düşünüyorum. Tekrar var. Bunu biraz da üretime bağlıyorum. Şu anda kültürel anlamda bir araştırma yapmak için özgür koşullar yok. Eğer öyle bir durum sözkonusu olsaydı, birçok sanatçı, araştırmacı orada bizim müzikal zenginliğimizi araştırabilecek bir ortam yakalayabilirdi. Bu da yeni eserlerimizin tekrar gün yüzüne çıkmasını sağlayabilirdi. Ama şu anda Kürt müziğinde repertuarın daraldığını düşünüyorum. Bu repertuarın zengin olmadığı anlamına gelmiyor. Bu araştırılamadığı için, özgür koşullar olmadığı içindir. Biraz da aynı eserlerin tekrarlanması beraberinde bir durağanlığı ortaya çıkarıyor. Ben üretimin de çok fazla olduğuna inanmıyorum. Sanatta asıl olanın üretim olduğunu düşünüyorum.

– Üretimsizlik neden kaynaklanıyor, sadece imkansızlıktan mı?

– Üretimsizliğin bir çok nedeni vardır? Bunun tarihsel, akademik, maddi ve manevi nedenleri vardır. Yani Kürt müziğinde maalesef şu anda akademik alanda bizimdir diyebileceğimiz çok ciddi çalışmalar yapan herhangi bir sanatsal kurum yok. Biz sanatı sadece müzikal anlamda algılıyoruz, bu da yanlıştır. Bunun güzel sanatlar bölümü de var, resim var, heykeltraşlık var, sinema var, tiyatro var vs. Maalesef 40 milyonluk bir halkın bu noktada, bu tür sanatsal çalışmalarda bu kadar zayıf kalması biraz düşündürücüdür. Bunu biraz böyle irdelemek lazım. O anlamıyla da kurumsallaşmanın yozlaşmanın önünde önemli role sahip.

DEVLETSİZ MÜZİK NASIL OLUR?

-Kurumsallaşma derken kasıt devlet mi? Ama devlet yok, sanatın gelişimi sadece buna bağlanabilir mi?

– Ben kurumsallaşmaktan bahsediyorum. Çünkü bireyler tek başına bir şey ifade etmiyor. Bireyler kitle haline geldi mi ve kitleler kendi güçlerini tek sesle açığa çıkardılar mı veya kurumsallaştılar mı, daha çok anlam ifade edebiliyorlar. Dikkatinizi çekiyorsa Avrupa ülkelerinde her şeyin bir derneği var. Yani kuş severlerin, kedi severlerin derneği var. Ama biz bir halkın temel yapı taşlarını oluşturan ve onun varlığının tek yegane temeli olan, en büyük ayağı olan sanatsal ayağını kurumsallaştıracak bir yapıyı oturtamıyoruz. Acı olan budur. Yani bırakın bu kadar zengin vakıf veya dernek kurmayı, bu kadar bizim yaşamımızı ilgilendiren, ulusal mücadelenin de temel ayaklarından biri olan bu sanat ayağını kurumsal hale getiremiyoruz.

-Bunun temel nedenleri nelerdir?

– Bunun bir çok nedeni vardır. Birincisi; özellikle Avrupa’da coğrafik olarak sanatla uğraşanların çok dağınık olması. İkinci neden; mevcut kurumlarımızda yapılan çalışmaların bilimsellikten uzak olması. Sadece bilimsel değil, ticari mantaliteye de uzak. Sadece eylemselliğe ve günübirlik çalışmalara cevap verebilecek düzeyde. Ben hiçbir kurumumuzda çok ciddi akademik çalışma yapıldığına inanmıyorum. Belki kısmi çalışmalar var ama 40 milyonluk halka cevap olabilecek ve bunun misyonunu üstlenebilecek bir kurum olduğuna inanmıyor. Tabi bunda bazı kurumları tenzih ederek söylüyorum. Bunun yanında televizyon ve gazete vardır. Bu ayrı konu. Ben akademi ve prodüksiyon şirketleri bazında söylüyorum. Çünkü müzikal anlamdaki çalışmaların esas yapıldıkları yerler buralardır.

POPÜLİZM

– Bununla birlikte popülizm sanata ne kadar hakim?

– Biz popülizm diyoruz, ama popülizm aslında çok kötü değil fakat popülizmi nasıl algıladığımız önemlidir. İyi bir sanatçı olarak popüler olursunuz bu farklı bir şey, ama duyguyu karikatürize ederek popüler olursanız bu çok daha farklı şeydir.

– İyi müzik yapanların, daha genel ifade ile kaliteli müzik yapanların müzik piyasası dışında tutulduklarına inanıyor musunuz?

-İyi müzik yapanların öne çıkarılmıyor, çıkarıldığına inanmıyorum. Bunun bir çok gerekçesi vardı; birincisi iyi bir sanatçı kendisini öne çıkarmak için çok ciddi çaba harcamaz, kendi işini yapmayı tercih eder, bu noktada çalışmasını yapar. Popüler anlamda çok ciddi kaygıları yoktur. Ama bu onun unutulması gerektiği anlamına da gelmez. Önemli olan kurumların, kuruluşların veya bu konuda söz sahibi olan insanların o insanları sahiplenmesi gerekiyor. Biraz böyle algılamak gerekiyor. Ama maalesef şöyle bir gerçeklik vardır. Ezilen uluslar ezen ulusa benzemeye çalışır. Biraz da bu gerçeklik vardır. Popüler müzik günümüzde, güncel olarak tüketen fakat misyon sahibi veya toplumların değişiminde ciddi rolü olmayan çalışmalardır. Ama medyanın gücü ile çok çabuk parlatılır veya çok çabuk kullanılır, daha sonra da unutulup gider. Biraz da böyle bir sanat anlayışı var. Ancak ben dediğiniz gibi, gerçekten çok kaliteli sanatçılara çok ciddi bir değer verildiğine de inanmıyorum. Bunların çok atıl bırakıldığına inanıyorum.

MİR VE KOM MÜZİK YETERSİZ

– Kürt müziğinde bizim için tanıdık olan iki prodüksiyon şirketi var, Mir ve Kom Müzik, sizce bu ikisi yeterli mi ve bunların Kürt müziğine katkısını yeterli buluyor musunuz?

– Şimdi şöyle bir gerçeklik var. Dünyadaki en büyük müzik şirketleri bile yılda iki veya üç tane prodüksiyon yapabilir. Çünkü bu tür çalışmalar çok zorlu çalışmalardır, bunun reklamı olur, prodüksiyonu olur, bunun ekonomik olarak alt yapısı oluşturulur. Fakat Kürt müziğinde binlerce insan bu tür çalışma ile meşgul olmasına rağmen, sadece iki kurum buna cevap olmaya çalışıyor.

– Bu kaliteyi düşürüyor mu?

– Kaliteyi de düşürüyor, bunun yanı sıra cevap da olamadığı için çok korkunç küskünler ordusu oluşuyor. Yani kendi ifadesini bu kurumlarda bulamayan sanatçılar, doğal olarak bireysel arayışlara giriyor. Bu bireysel arayışlar bizim hiç de tasvip etmediğimi çok uç noktalara da gidebiliyor. Ve biz onları kazanmakta tekrar başa dönmek zorunda kalıyoruz. O anlamı ile de bizim için çok ciddi kayıplardır. Bu kurumların çoğaltılması gerekiyor. Yani az öyle söylediğim gibi 40 milyonluk bir halktır ve bir sanatçı ordusu vardır. Ama bu orduyu amatörlüğe sürükleyen biraz da biziz. Çünkü bunun alt yapısını oluşturamıyoruz, eğer bunun koşullar olmazsa insanlar gelişmez. Yani sizin de bildiğiniz gibi en büyük sanatçılar, gerek ideolojik gerek sosyal olarak en güçlü toplumlardan çıkar. Çünkü bunun olgun koşullar vardı. Ben dehalardan bahsetmiyorum. Onlar her ortamdan çıkar. Ben ortalama bir sanatçıdan bahsediyorum.

5 BİN KİŞİ KÜTÇE MÜZİK YAPIYOR

– Kürt müzik piyasasında kaç kişi müzikle uğraşıyor?

– Kürt müziğinde ortalama 5 bin kişinin müzikle uğraştığı varsayılıyor. 5 bin kişiye iki kurumun cevap olacağını düşünmek mümkün değildir.

-Bu insanların yetenekleri yeteri kadar açığa çıkarılabiliyor mu?

– Açığa çıkamıyor tabi. Siz bir insanı sıfırdan almalısınız. İnsanlar öyle yetişiyor. Ve onları yeteneklerine göre kategorize edip onlara yol ve yöntem göstermelisiniz. Bunları da kurumlar yolu ile yapmalısınız. Eğer bu insanlar kendi yolunu bulamıyorsa ve böyle bir alanda kendilerini ifade şansı bulamadıklarında bu kez başka yerlerde bireysel arayışlara girerler. Bu da beraberinde küskünler ordusunu getirir. Bizim de onları bir daha yakalama şansımız olmaz. Dünyadaki gerçek savaşımlar kültürel savaşımlardır. Her şey kültürel üstünlük için, kültürel olarak var olduğunu ispatlamak içindir. Çünkü kültürel varlık bir yaşam biçimidir, tarzdır, yöntemdir. Ve her halkın sosyolojik yapısında bunun zenginliklerini barındırır. Biz ise bu zenginliğimizi açığa çıkarabilecek bir ortam bulamıyoruz. Çünkü kurumlarımız bunun için yetersiz.

SANAT AÇISINDAN TOPLUMSAL İNTİHAR!

-Peki reklam sorunu Kürtçe müzik yapanların çalışmalarını nasıl etkiliyor?

– Reklam günümüz dünyasının en etkili tanıtım biçimidir. Bu yazılıdır, görseldir, işitseldir, bunun bir çok yol ve yöntemi vardır. Tabi dediğimiz gibi yine ucu gidiyor kurumlara dayanıyor. Bunun mesela diyelim, bir prodüksiyon şirketi bir sanatçının reklamını yaptığı zaman bunun yol yöntemini çok profesyonelce yapması gerekiyor ki sanatçısını pazarlayabilsin. Ben bu pazarlama kelimesini biraz daha farklı kullanıyorum. Bildiğimiz tarzdaki pazarlama anlayışı değil, onu varlığını, onun kalitesini, onun sanatsal gücünü açığa çıkarabilecek bütün yol ve yöntemleri kullanma biçimidir. Ve ondan bir artı gelir elde etmek, toplum adına, halk adına, ulusal mücadele adına, sanat adına, bunu iyi oturtması gerekiyor. Ama bunu yapamadığınız zaman, ya da bunu sadece beş sanatçıya yaptığınız zaman, geriye kalan 4995 sanatçı açıkta kaldığı zaman, bu sanat açısından toplumsal bir intihardır. O yüzden reklam yeteri kadar yapılmıyor.

– Sizin sanatınızı nasıl etkiliyor, sizi demoralize ediyor mu?

– Tabi ki ediyor, sanatçı tek başına bir kişi değildir. Nihayetinde sanatçı yaşayan, ailesi olan, güncel ihtiyaçları olan, yaşamını idame etmesi gereken sosyal bir varlıktır. Bir de sanatçı duyguyu en yoğun yaşayandır. Duyguyu iliklerine kadar yaşayandır. Duygusal özellikleri çok baskın olduğu için çabuk kırılan, çabuk tepki gösterebilen bir yapıya sahiptir. O yüzden çabuk demoralize oluyor veya onun çok derinden etkileyebiliyor, onu asli görevinden uzaklaştırıp güncel işlerle uğraşmasına sebebiyet veriyor. Ayrıca kısırlığı getiriyor, düşünsel anlamda çöküşü getiriyor.

KÜRT İŞ ADAMLARI KÖR VE SAĞIR

– Bir de klip sorunu var, Kürtçe klipler sıklıkla eleştiriliyor, sizce esas sorun nedir, imkansızlık mı?

– Burada tabi ki bizim klip yapmayı bilmeyişimizden değil, ama bir sanatçı her şeyi yapamaz. Bir sanatçı, hem eseri üretip, hep sözlerini yazıp, hem klipini çekip, hem aranjörlüğünü, hem yönetmenliğini yapamaz. Bu imkansızdır, bu bir dehanın bile yapabileceği bir iş değildir. Bu çeşitli alanlardaki yeteneklerle izah edilebilir. Ama imkan olmadığı zaman bir sanatçı her şeyi yapmak zorunda kalıyor. Çünkü dünya müzik sektörü sponsorlar üzerinden yürür. Bunun en büyük destekçileri iş adamlarıdır. Ama Kürt iş adamları bu noktada her ne hikmetse kör ve sağırdır, gözlerini ve kulaklarını bu alana tamamen kapatmıştır. Bir sanatçının günümüz dünyasında çok da pahalı olmayan finansmanını karşılayamıyor veya karşılamıyorlar. O anlamı ile sanatçı çok kalitesiz bir klip veya bir eser yaptığında çok basit bir şekilde yargılayabiliyoruz, yani bu adam bilmiyor, ya da Kürtler bilmiyor, Kürt sanatçılar bilmiyor deyip çok basit bir şekilde bütün çabalarımız, emeklerimiz yerle bir edilebiliyor. Bunun altında gerçekten tamamen ekonomik nedenler yatıyor. Az önce söylediğimiz gibi akademik olarak kendimize bağlayabileceğimiz ve kendi dışımızda duran yetenekli o kitleyi içimize çekebilecek Pazarı oluşturamıyoruz. Nihayetinde bu bir pazardır. Yani sen çok inançla hareket edersin, senin ulusal, senin kültürel anlamda kaygıların olur ama senin dışında duran çok pragmatist bir yapıya sahip halk gerçekliği de vardır.

-Ciddi bir Kürt müzik pazarının varlığından bahsedebilir miyiz?

– Yani güçlü bir müzik pazarından bahsedemeyiz. Bir pazarı vardır elbette. Ama günümüz dünya koşullarında, bu koşullara paralellik arz edebilecek güçte bir pazardan söz etmek mümkün değildir. Çünkü biz bu işi çok amatörce yapıyoruz.

EKONOMİK DURUMUN SANATA ETKİSİ

– Kürtçe sanatçı eğitimi veren kurumlar ne düzeyde?

-Akademik olarak okul düzeyinde resmi anlamda ders veren herhangi bir kurumumuz yok. Yarı resmi kurs verenler var veya ülkede kültür merkezi bazında çalışmalar yapan kurumlarımız var ama bunların da tam akademik bir çalışma yaptıklarından söz etmemiz söz konusu değil. Mesela Kürt müziğinde, tiyatro, sinema veya klipte profesyonelce bu işe yatırım yapan çok ciddi bireyler de yok. Bu işin eğitimini alıp da bu sektör içinde iş yapmak ve bundan beklentisi olan insanlar da yok. Çünkü bu pazarı yeterli görmüyor, buna yatırım yapmayı uygun görmüyor. Yani toplumların yapısı biraz da pragmatisttir. Kendisini göremediği veya kazanç elde etmediği bir yapı içinde kendisini bulmak istemez. Ama dünya gerçekliği bunu dayatıyor sana. Böyle olması gerektiğini dayatıyor. Gerçekten de böyle. Eskiden bir dervişin elektrik, su parası verme derdi yoktu ama şimdi var. Bir derviş eskiden bütün köyü, bütün Kürdistan’ı dolaşıp yaşamın idame edebiliyordu ama şimdi bireysellik ön plandadır. İnsanın yaşaması için bazı şeylere ihtiyacı vardır, yani yaşamını idare ettirebilecek maddi desteğe ihtiyaç vardır. Bu da halkları ya da bireyleri faydacı bir yapıya itiyor. Kendisini ekonomik olarak göremediği bir alana girmek istemiyor. Bu bir yatırım olayıdır yani bütün dünyada böyledir. Ekonomik anlamda kazancını göremeyen şirket ya da birey bu alana yatırım yapmıyor.

MÜZİKTE KOLAYCILIK

-Bu zorluklar müzikte kolaycılığı beraberinde getiriyor mu?

– Kolaycılığı değil aslında bitişi getiriyor, bitişin başındayız aslında. Şu anda var olan sermayeden yiyoruz. Eğer böyle giderse Kürt sanatında, bugün ressamlarımız, sinemacılarımız, tiyatrocularımız bas bas bağırıyor. Resmen feryat ediyorlar, yani biz yapamıyoruz, dayanamıyoruz, ekonomik birliğimizi oluşturamıyoruz, finansımız yok, bunun koşullarını yaratamıyoruz diyorlar. Çünkü bu işe biraz da öncü bir güç lazım. Yani bireylerden tek başına her şeyi yapmalarını beklemek mümkün değil. İdeolojiler veya perspektifler bunların yollarını açarlar, perspektif sunarlar, bireyler de bir araya gelerek bunları yaparlar. Belki bu perspektiflerimiz var ama onları kanalize etmek, bir araya getirmek veya finans yapmakta zorlanıyoruz. Daha doğrusu özgün kurumlara ihtiyaçlarımız var. Kendi bütçelerinin oluşması gerekiyor. Bu bütçelerle kendilerini genişletebilecek, daha geniş finans kaynakları yaratabilecek bir yapıya kavuşmaları gerekiyor.

CİDDİ BİR KOPYACILIK VAR

– Yaşanan sorunlar ışığında sanatın can çekiştiğini söylüyorsunuz, bitişin başlangıcında olduğunu söylüyorsunuz, ama diğer yandan ciddi bir üretimsizlik var ve sanki üretimin malzemesi yokmuş gibi kopya eserler piyasaya çıkıyor…

-Evet çok ciddi bir kopya var maalesef. Geçmiş yüz yıllara bakıldığında, Kürt müziğinin aslında besteden ziyade şiirsel (söz) yanıyla hep var olduğu görülür. Beste sadece onu tamamlayan bir öğe olarak kaldı. Bu durum Kürt edebiyatının canlı kalmasına da olanak sağladı. Dengbejlerin hep birbirilerine yakın besteler yaptığını dikkate alındığında,burada müzikten çok,bir söylemin ön plana çıktığını görülmekte.Sonuç olarak bu durum müzikal değeri zayıf,fakat edebi değeri o oranda yüksek esrelerin çıkmasına neden oldu…dengbejliğin önemi işte bu noktada ortaya çıkıyor.bu gün yapılan eserlerin çok büyük bir bölümünün ya “dım-tıs”müziği ya da , ajitasyona dayalı “militan müzik”tir. Siyasi kaygılarla yapılan bu esrelerin hiçbir değeri yoktur. Burada bu tür müziklerin yapılması gerektiği sonucu çıkarılmamalı. Bunu anlatmadaki beceri ve yorum o müziği kalıcı kılar.aceleye getirilmiş içi siyasi mesajlarla dolu müzikler özünde rantibyel müziklerdir.

Üzerinde yaşamış olduğumuz coğrafyanın, yapısal özellikleri bakımından parçalı olması, yani Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi beraberinde kültürümüzün bütün parçalarca hunharca katledilip kendileri için kullanılmasına neden olmuştur. Ve bu neden bizi her türlü saldırıya açık hale getirmiştir. Son dönemlerde bir çok sanatçımızın da üzülerek söylüyorum, tercih ettiği veya kolaycılığa kaçarak, bir çok Türkçe eseri Kürtçeleştirmek gibi bir handikap içine girdiğini de görüyoruz.

TÜRKÇE’DEN KÜRTÇEYE 100’ÜN ÜZERİNDE ESER ÇEVRİLDİ

-Sizin bildiğiniz kaç eser var böyle?

– Bildiğim kadarıyla Türkçeden Kürçeye çevrilmiş 100’ün üzerinde eser var. Bunun en azından ahlaki olmadığına inanıyorum. Bizim bunca güzel eserlerimiz varken, bunca güzel melodilerimiz varken, ben bunu kolaycılık olarak görüyorum, etik olarak uygun görmüyorum. Çok da ahlaki değil. Basit bir yaklaşımdır.

-Peki dışarıdan gelen her müzik tehlikeli midir?

-Hayır kökünü, kimliğini, adresini verdiğin sürece herhangi bir sakıncası yoktur. Bugün İngilizce biz müzik de söyleyebilirsiniz ama nereye ait olduğunu belirtmek gerekiyor. Biz bir kere bu anlayışa karşı savaşıyoruz. Bizim gerçek savaşımımız bu anlayışa karşıdır. Biz değerleri yok eden değil, değerleri savunan, yaşatılması için çaba harcayan bir anlayışı savunuyoruz. Yani nihayetinde bu mücadele Ortadoğu’daki mevcut olan bütün halkların bu zenginliklerini korumak, onları yaşatmak adına var olmuştur. O yüzden de eğer biz bunu yaparsak, kendimizi inkar etmiş oluruz.

TÜRK MÜZİĞİ KÜRT MÜZİĞİ ÜZERİNDE ŞEKİLLENDİ

-Soruyu bir de tersinden sorarsak, Kürt müziğinin Türk müziği üzerindeki etkileri…

-Ben Türk müziğinin Kürt müziği üzerinde şekillendiğine inanıyorum. Çünkü binlerce eserimiz Türkçeye çevrilmiştir. Bu eserlerimize birçok kişi sahiplenerek kendi isimleri yazdırmış, kitaplaştırmış, adeta bunu resmileştirmiştir. Nuri Sesigüzel’den tutun İbrahim Tatlıses’e, Burhan Çaçan’dan İzzet Altınmeşe’ye ve Celal Yarıcı’ya kadar, daha ismini sayamadığım onlarca Kürt sanatçının eliyle hatta önleri açılarak adeta teşvik edilerek, madden ve manen desteklenilerek Kürt müziği tamamen Türkçeleştirilmiş, Türkçe sözler yazılmıştır. Ya da zaman içinde ya bu kişiler kaynak gösterilmiş ya da hiç alakasız kişilere kaynak gösterilerek Kürt müziği sahiplenilmişti. Şu anda yanımda belgeler yok fakat bunlar belgelenebilir. Zaten format olarak Türk müziği içinde ne kadar yapancı durduğunu görebilirsiniz. Yani üzerine çok yapay sözler yazılmış ya da tam simültane tercüme edilmiş fakat eser oturmamış çünkü başka bir kültüre ait olan bir eseri eğer siz Türkçeleştirdiğiniz zaman ya da başka bir dile çevirdiğiniz zaman misafir gibi durur. Orijinalitesi öbür kültüre aittir.

DEJENERASYONUN EN HIZLI YAYILDIĞI YER GÜNEY KÜRDİSTAN

– Federal bir yapının olduğu ve kurumsal anlamda giderek gelişen Güney Kürdistan’daki müziğin gelişimini nasıl görüyorsunuz?

– Aslında bana göre dejenerasyonun en hızlı yayıldığı yer Güney Kürdistan’dır. Bir ara Sayın Mesut Barzani de yozlaşmaya karşı dört bin parçanın radyo ve televizyonlarda yayınlanmamasını istedi. Yani yozlaşmanın boyutlarını insan görebiliyor. Çünkü direk artık hoşuna giden her melodiyi aldığı gibi çevirip eser yapma yoluna gidilmiş. Kısa yoldan meşhur olmak, tanınmak, kısa yoldan bundan nemalanmak isteniyor. Sanatsal olarak bir derinlik, hiçbir ifadesi, sanatsal değeri olmayan eserler ortaya çıkmış. Çok ucube, çok aşırı, yani Kürt müziği adında çok kötü şeyler yapılmıştır. Bir de şöyle bir şey de sözkonusu. Güney Kürdistan bu dejenerasyona daha çok açıktır. Gerekçesine gelince, sosyolojik nedenlerden kaynaklanan, devamlı savaşlar ve katliamlarla karşı karşıya olan bir halk gerçekten özgür ortamlarda oturup sanatını yapabilecek veya kendi kültürü üzerine şekillenebilecek bir ortamı yakalayamamıştır. Beraberinde hazır olan şeyleri almak, hemen ondan yararlanmak, hemen parlamak gibi bir kolaycılık seçilmiştir. Bu dejenerasyona, tehlikelere çok açık bir konuma sürüklemiştir.

KÜRT MÜZİĞİNDEKİ EN BÜYÜK HANDİKAP

– Kürt müziğinde en büyük handikap nedir?

– Bana göre Kürt müziğinde en büyük handikap kendini tekrar ve profesyonel bir müzik pazarının oluşamamasıdır.

-Bunu biraz daha açar mısınız?

– Bu pazar profesyonel anlamdaki kurumsallaşmalardır. Bir kurumun ekonomik yapısından tutun, başında bulunan kişiye, muhasebesine, reklam bölüne kadar, bir eserin ortaya çıkabilmesi için gereken bütün yardımcı unsurları olan profesyonel bir yapılaşmadan bahsediyorum. Bütün dünyada bu işler nasıl oluyorsa bu bizde de olmalı. Çünkü biz bu dünyada yaşıyoruz. Bu kültür içinde yaşıyoruz. Bu kültüre rağmen, çok geri, çok amatör bir duruş sergilerseniz kendinizi var edemezsiniz, geliştiremezsiniz. Ve mevcut kültürler içinde rekabet edebilecek bir duruma gelmeniz de mümkün olmaz.

SANATÇILARIN ‘REZİL YAŞAM’ ÖZENTİLERİ

-Kürt sanatçılar arasında özentiler dikkat çekiyor. Bu rahatlıkla görülebiliyor. Bir yandan magazin sayfalarını dedikodu yaşam tarzına özenti varken, diğer taraftan Hülya Avşar, ‘’hepimiz rezil durumdayız’’ diyerek, özenti duyulan bu yaşamın nasıl olduğuna dikkat çekiyor, siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

– Ezilen uluslar, ezen ulusların kimliğini almaya çalışıyor, onlara benzemeye çalışırlar. İnsanların egoları, o kadar geri bir duruş ki, o kadar insanı kendi özünden uzaklaştıran, çok dar bir alana sıkıştıran, çok ucube bir özelliktir. İnsan sevildiği zaman, bunu hissettiği zaman kendisini çok farklı bir dünyada görür. Kendisini ulaşılmaz, kendisini olağanüstü, mükemmel, karşı konulmaz ve bütün erkleri elinde bulunduran veya bulundurmak isteyen bir kişiliği geliştirir. Bu da çok tehlikelidir. Özellikle geri kalmış toplumlarda ve üçüncü dünya ülkelerinde insanın tabulaştırılması bu geri özellikler üzerine kurulur. Geri toplumlarda tabiri caizse en sıradan bir memurun bile bir konvoyu vardır. Sanatçılara dokunmak, onlara elini sürmek, onları öpebilmek, onlar için ulaşılmaz, olağanüstü bir durumdur. Fakat ben buna tam tersi bakıyorum. Eğer bizim sanatçı dediğimiz, halk sanatçısı dediğimiz insan, halkı ile beraber değilse, onun yaşadığını yaşamıyorsa, onunla bütünsellik arz etmiyorsa, o zaman onun sanatçı olduğundan bahsetmek mümkün değildir. Hiçbir sançtı özelliği taşımıyor demektir. Kendisine yapay kılıflar oluşturup, kendisine badigardlar oluşturup, kendisini var etmeye çalışıyorsa, kendisini ifade biçimi olarak bunu yapıyorsa, bence çok geri bir duruştur. Çünkü bizim sanatçı, insan anlayışımız, bizim toplum anlayışımız bunu reddediyor. Biz bunu kabul etmiyoruz.

HALKTAN KOPUŞ VAR

– Halktan kopuş mu var?

– Evet halktan kopuş var bana göre. Yani bu bize çok ters bir tarz. Çünkü biz bu tarzı reddediyoruz. Sizin de dediğiniz gibi Hülya Avşar bile bu iğrençliği reddediyorken, bu geri, yozlaşmış, ne sanat ne insanlık adına bu geri özellikleri reddediyorsa, ve biz bunlara özeniyorsak burada bir terslik var demektir. Bunu teşhir etmek gerekiyor. Bunu açığa çıkarmak gerekiyor. Çünkü bir insanın sesinin güzel olması bu insanı ayrıcalıklı kılmaz. Bir insanın giysisinin çok güzel olması onu ayrıcalıklı kılmaz. Bir insanın insani özellikleri onu ayrıcalıklı kılar; davranış biçimleri, sanata bakış açısı, sosyal, siyasal, kültürel derinliği, yaşam felsefesi onu farklı kılar. Farklı kılardaki kastım, bana göre çünkü ben diyorum ki, bir sanatçı hem bir sosyolog, hem bir antropolog, hem bir siyasetçi, hem bir psikolog, hem bir tarihçi ve en sonunda sanatçıdır. Çünkü toplumunu bütün özellikleri ile tanımayan, araştırmayan bir sanatçı, içinde yaşamış olduğu toplum ve dünyanın özelliklerine göre sanat üretmesi mümkün değildir. Doğal olarak bütün insani özellikleri taşıması gerekiyor. Bu anlamda bu tür özentiler, benzeşmeler, Kürt sanatı adına çok geri bir duruştur.

HİP-HOP VE GELENEKSELLİK

– Müziğin tıkandığı, nefes alamaz durumda olduğundan bahsettiniz, mesela hip hop gibi Kürt müziğinin yeni tanıştığı akımlar, Kürt müziğine nefes aldırabilir mi?

– Ben Kürt müziği adına atılan her adımın bir zenginlik olduğuna inanıyorum. Ama burada bir parantez açmak gerekiyor. Atılan her adımdan kastım, atılan her sağlıklı adımdan bahsediyorum. Bana göre hip hop bir zenginliktir. Biz bir halkız ve bizim de gençliğimiz var. Bu gençliğin üzerinde yaşadığı bir coğrafya var. Ve her coğrafyanın farklı bir kültür ve sanatsal şekillenişi vardır. Bizim gençliğimiz de bu toplumlar içinde yaşıyor ve doğal olarak bu toplumlardan etkileniyor. Ancak bizim yapabileceğimiz, bu yeni akımlara kendi bünyemizde şekillendirerek, onlara nitel olarak bir kimlik kazandırarak onların önünü açmaktır. Tabi on kişi gelir bu on kişi içinde iki kişi kabul görür. Bu da o sanatçının total duruşu ile ilgilidir. Yani ürettiği sanat, kalitesi, kendi bireysel duruşu, onun sanata, dünyaya ve insana dair duruşu belirleyici rol oynayacaktır.

DİNO’NUN ARŞİVİNDE 4 BİN ESER VAR

– Son iki soru sizinle ilgili, bir müzik arşivinizin olduğunu duyduk. İçinde neler var, ne kadar eser var?

-Ever bir arşivim var. Sayısal olarak tam bilmiyorum ama 4 bin civarında eser var sanırım. Bunlar içinde aşk hikayeleri var. 20’nin üzerine aşk hikayesi var. Oldukça zengin. Bir de şöyle bir özelliğim var, gittiğim yerlerden eski çalışmaları alırım, yani çok kibarca bazılarını çalarım. Çünkü buna ihtiyaç vardır. Bir arşiv haline geldiği zaman ilerde çok işe yarayacağına inanıyorum. O yüzden bunların toplanması gerekiyor. Kendim de kullanmıyorum bu arşivi. Şimdiye kadar bu arşivden hiç yararlanmadım. Çünkü ben üretimi esas alıyorum, sanatta üretimin asıl olduğuna inanıyorum. Tabi bu herkesin yazması, üretmesi gerektiği anlamına gelmez. Yorumcular vardır, yazarlar vardır, şairler vardır. Herkes kendi görevini yapar. Eğer yazabiliyorsam, neden yazmayayım diye düşündüm. Bu konuda çok başarısız olduğuma inanmıyorum. Ciddi çaba harcıyorum. Tabi başarı izafidir ama ciddi çaba sahibiyim diyebilirim. İlerde çok ciddi bir kurumlaşma olursa arşivimi teslim edebilirim.

45 DAKİKALIK DESTAN PROJESİ

-Son olarak kendi müziğinizin geleceğini tüm bu karamsar tablo içinde nasıl görüyorsunuz, yeni kasetiniz çıktı, başka ne gibi projeleriniz var?

– Şimdiye kadar üç albüm yaptım. Bu çalışmalarım da bu tablo içerisinde pozitif bir etki bıraktı. Tabi bu bizlerin kusursuz olduğu, olağanüstü şeyler yaptığı anlamına gelmiyor. Ama iyi bir çaba sahibi olmak bence teşebbüste bulunmak başarının yarısıdır veya başarıya en yakın noktadır. Ben bu noktada ciddi bir çaba harcadığıma inanıyorum. Başarı farklıdır ama ciddi bir çaba sahibiyim. Bundan sonra da aynı özellikleri taşıyan, benim düşünce yapımı, tarzımı eserlerimde yansıtabileceğim bir yol ve yöntem izlemeye devam edeceğim. İlerde bazı projelerim var. Eğer hayat bulursa, maddi ve manevi imkanları oluşursa, 45 dakikalık bir destan düşünüyorum. Tek CD’lik. Öyle bir çalışmam var. Henüz hayat bulmuş değil ama.

-Bunun hikayesi belli mi?

– Bunun bir hikayesi olacak. Bence bu şimdilik kalsın. Bunu sürpriz olarak tutmak istiyorum. Ama dediğim gibi bunun uygun koşulları olursa. Bunun dışında yakın dönemde tekrar bir CD çalışması yapmayı düşünmüyorum. Hatta uzun bir süre ara vermeyi düşünüyorum.

BU BİR İSYAN!

– Neden?

-Çünkü başka bir çalışma yapabilecek ne maddi ne de manevi koşullar yok. Çok zor koşullarda son çalışmamı yaptım. Şu anda bir klibini bile yapmak için herhangi bir imkan bulamıyorum. Onu dışında yaşamımı idame edecek kadar uygun bir koşul yok. Bu süreci atlatana kadar belki de uzun süre, bu güncel ihtiyaçlarımla uğraşmak zorunda kalacağım. Bunu üzülerek söylüyorum. Bir sanatçı adına, verilebilecek en kötü kararlardan biridir belki. Ama bu müziği bırakıyorum anlamına gelmiyor. Bu zorunlu bir tercihtir. Müzik benim yaşamımdır. Benim müziği bırakmam yaşamıma son vermem anlamına gelir. O yüzden kimse beni bundan koparamaz. Fakat dediğim gibi bu özgün koşullardan dolayıdır.

– Bu bir isyan mı?

– Evet bu bir isyandır aslında. Büyük bir tepkidir. Belki benim bireysel tepkim birileri için çok şey ifade etmez, hiçbir anlam da ifade etmeyebilir. Belki ciddi bir kayıp da değildir benim müziğe ara vermem. Ancak bir çoğunun müziğe ara vermesi çok ciddi bir kayıptır. Müziğe ara verenlerin ordusunu kurduğumuzda ciddi bir kayıptır. Belki Dino tek başına bir şey değildir. Bütün yol ve yöntemleri denedim. Bu on iki yıllık profesyonel müzik yaşamımda karşılaştığım zorlukları anlatmam farklı bir olgu. Artık üstesinden gelemiyorum, aşmakta zorlanıyorum. O anlamı ile de böyle bir karar almak zorunluluğu hissediyorum. Sanırım belli bir süre bu tür çalışmalara ara vermek zorunda kalacağım. Umarım bu fazla uzun sürmez… 

ANF NEWS AGENCY
CELİL DEMİRALP

25

Kürt müziğinin sevilen ismi Xêro Abbas çıkardığı “Barana Şevê”(Gece Yağmuru) adlı yeni albümüyle müzikseverlerin karşısına çıktı. Dördüncü albümü olan çalışma, Abbas’ın bir çok anlamda başarılı ve kaliteli bir çizgi tutturduğunu söylemek mümkün. “Şarkı söylediğimde kimseyi görmüyorum” diyen sanatçı yaşadıkları yetersizliklerinin de olduğunu ve bunu da okuyamamaya bağlıyor. Sanatçı Xêro Abbas’la yaşamını, müzikalitesini, Kürt müziğini ve yeni Albümü “Barana Şevê”yi konuştuk.     

– Xêro Abbas nerden nereye, nerde doğdunuz? Biraz yaşam serüveninizden bahseder mi siniz?

– Ben Qamişlo’luyum. 1962 yılında doğdum. Orta okula kadar okudum. 1979 yılında Şam’daydım. Bir yıl Beyrut’ta kaldım. Bir devrimci olarak tabi… Yaşamımda şarkı söylemek hep vardı, fakat bir gün bu kadar olacağını düşünememiştim. 1986’da Almaya’ya gittim. Almanya başka bir dünyadır. Avrupa’da yaşam çok disiplinlidir. Her şey robot gibidir. Yavaş yavaş alıştım bu duruma. Bazen odama geçer saatlerce ağlarım. Çünkü etrafında kimseleri göremeyebiliyorsun. Ameliyat olduğum zaman anladım. Ülkede herhangi bir hastalıkta etrafın insanlardan dolardı. Ama burada hiç kimse yok.

– Yaşamınızda müzik nasıl başladı ve ne derecelerden geçip bu günkü müzikal yaşamınıza ulaştınız?

– Her zaman müzik yapacağım. Müzik benim kimliğimdir. Oradan başladım. Kurumumuz vardı. Bir defasında festival olacak dediler. Kuruma gittim. Sesi iyidir dediler. Baktım biri saz çalıyor, bende okumaya başladım. Çok şarkı da bilmiyordum. Provalar yaptık. Festival başlarken sahneye çıktım. Yani müzik hayatım o zaman başladı. Benim için başlangıçtı.

– İlk albümünüz nasıl çıktı ve nasıl bir reaksiyon aldınız?

– 1988’den 1992’ye kadar Koma Berxwedan’da çalıştım. Birinci albümümde çok çabaladım, kendimi bir şekilde toparlamaya çalıştım. Bazı arkadaşlar sayesinde albümü yaptık. Nasıl yapılacağını bilmiyorduk. Okuyorduk şarkıyı ama nasıl ve ne için okuduğumuzu bilmiyorduk. 1992’de Merdan, Şehit Sefkan ve diğer bazı arkadaşlarla oturup çalıştık. Sonra karar verdik ve ilk albümüm 1998 yılında çıktı. İnsan işin okulunu okumamışsa doğal olarak işi yanlış yapabilir. O zamanlar albümü olmayan insanlar sanatçı olarak görülmezlerdi. Bende ilk albümüm “Xerîbo”yu çıkardım. 2002’de “Westiyabûm”, 2004’te “Axîn”i çıkardım.

– Albümünüzü yaparken nasıl altyapısını hazırlıyorsunuz ve hangi kriterlere göre şarkılarınızı seçiyorsunuz?

– Ben her zaman söylerim; biz Kürtler el âlemin hep tersini yapıyoruz. Herkes her işi yapıyor. Bence herkes kendi işini yapmalı. Sazcı sazını çalmalı, şair şirini yazmalı, şarkıcı da şarkısını söylemeli. Âlem günlerce bir şarkı yapana kadar… Ama biz sazı elimize alır almaz şarkıyı yapıyoruz. Ben kendim şarkı yapmam. Şarkı sözü yazmam. Ben müziğin okulunu okumadım ki şarkı yapıp müzik icra edeyim. Sahnede doğaçlama söylerim bazen şarkılarımı. Aklımdan herhangi bir şey üzerine şarkı okuyabilirim. Bu ilahi bir şeydir. Hekim Sefkan, Helîm Yûsiv, Cegerxwîn ve daha birçok şair ve yazar var. Benim yazmam gerekmiyor. Her şey uzmanca yapılmış. Daha çok Hekîm Sefkan’ın şiirlerini okuyorum ve hep ona danışırım.

– Sahne üzerinde performansınız çok farklı, çok içten gelen bir duyguyla dinleyiciye hitap edip gönlünü fethediyorsunuz.

– Şarkı söylediğimde kimseyi görmüyorum. Aşk şarkılarını kalpten söylüyorum. Çok kişi bana sahne üzerinde çok farlı olduğumu söylüyor. Doğrudur. Sahne üzerinde içimden gelen şeyi yaparım. Kimse bana şunu yap demez. Dediği zaman yapamam. Kendim kendime şarkılarımı söylemem gerekiyor.

– Kürt sanatçılar kendi “ülkemiz” derler hep, sizce bu içten gelen bir istek mi? Çoğunun da gelme imkanı olmasına rağmen gelmiyorlar.

– Eğer ülkede olsaydım şarkı söyleyemezdim. Yapamazdım. Hiç bir imkân yoktu. İçinde bulunduğum toplumdan hiçbir şekilde destek alamazdım. Öyle bir durum söz konusu değildi. Avrupa’ya gidince aklımda okumak vardı. Ama olmaz dedim. O zaman Huner-Kom bana yol açtı. Akademi benim için bir moral oldu. Baktım herkes oradaydı; Seyidxan, Zozan, Şiyar Munzur ve daha birçok sanatçı… Bu benim için bir şanstı. Çünkü bana çok yardımcı oldular.

– İlk albüm ve son albümünüz arasında nasıl bir müzikal paralellik var?

– Her albümde başka bir şey öğreniyorum. Hiçbir albüm tam anlamında çok iyi olmaz. Müzikal anlamda bayağı ilerlediğimi düşünüyorum. Ses, sahne üzeri performans, sesin rengi, sesin kullanılışı v.s… Şarkılarım çok farklıdır ve onları okuyabilmek için de ses gerek. Şarkıyı okurken içimde ne kavgalar ediyorum. Dinleyicilerimiz gibi eskisi gibi değiller. Her şeyi çok iyi biliyorlar. Örneğin İstanbul’da biri geldi dedi ki “Bir daha albümün böyle çıkarsa, tabancamı çıkarır kafana sıkarım”. Bu senin sesin değil dedi. Senin sesini dinlemek istiyorum dedi. Albüm ve canlı performans arasında çok fark var.

– Müziği icra ederken sizin için öncelikli olan şey nedir, müzik, Kürtlük duygusu v.s…

– Kürtlük duygusu beynimizde ekmek ve su gibidir, fakat sanatsal yönünü ön plana çıkarmak istiyorum. Evrensel olanı, Kürtler zaten bizi dinliyor. Önemli olan dünyanın bizi dinlemesidir. Dünya insanı daha önce Kürt müziğini dinlemesi gerekiyordu. Ya da dinletmemiz gerekirdi bir şekilde. Bu da Kürt sanatçısının sorunudur. Müzik dünyanın dilidir. Yapılan şarkı ve müzik dünya standardında olmalıdır. Her milletin sesi şarkıcılarından dolayı duyulmuştur. Biz Kürt sanatçıları ise sadece Kürtleri düşündükleri için kimse dünya tarafından duyulmadı. Çok şaşırıyorum. Bizim festivallerde diğer halklardan sanatçılar davet edilmelidir. Herkes ticari açıdan bakıyor, kimse sanatsal olana bakmıyor. Bilmiyorum. Umutluyuz. Çabalıyoruz. Fakat yeni nesiller daha iyi olacaklar.

– Kürt müzisyenler ne okur, ne dinlerler ve ya ne tür araştırmaları var?

– Ben yeni şeyler dinlerim. Yabancıları da dinlerim. Fakat araştırma falan benim işim değildir. Bu biraz genç konservatuarlı arkadaşlarımızın görevidir. Biz bir koşturmaca içindeyiz. Problemlerimiz bitmez. Zamanımız yok. Eski sanatçılardan bahsediyorum. Önceleri nasıl müzik diye sorduklarında, okumaları gerektiğini söylerdim. Ama bugünkü gençler okumalı ve her şeyi yordamına göre yapmalılar. En az üç-dört çalgı aleti çalabilmeliler. Notalarıyla başarılı olmalılar. Bizden geçti artık. Çocukluktan başlanmalı bu işlere. Yeni başlayanlar gidip okumalı. O zaman dünya müziğini de çok iyi anlayacaktır. Felsefesini, pop, klasik ve ya diğer tarzları öğrenecekler.

– Yeni albümümüz “Barana Şevê”de nasıl bir çalışma yöntemi geliştirdiniz ve kimlerle çalıştınız?

-Albüm çok zengindir. Hekim Sefkan’ın şarkıları var albümde. Maxmur’dan Ferhatîn’in şarkıları var. Abbas Ehmed’in iki şarkısı var. Birçok teknik problemde çıktı aslında. Barana Şevê Hekim Sefkan’ın bir şarkısıdır, albüme ismini verdiğim şarkıdır.

ANF NEWS AGENCY

AYDIN ORAK

VIDEO