81

Sessiz sedasız sürdürdüğü müzikal yaşantısına iki albüm sığdıran Siya Şevê üçüncü albümü ‘Bêyom’ ile sevenlerinin karşısına çıkacak. Grup; katliam, tutuklama ve asimilasyonun dünyada bir halkın başına gelebilecek en uğursuz şeyler olduğunu düşündüğünden albüme ‘Bêyom’ ismini veriyor.

147

Kürtçe müziğin efsanesi sesi Ciwan Haco, Hülya Avşar’la yaptığı düete klip çekmek için Türkiye’ye geldi. Haco yeni albümünü, Hülya Avşar tercihini, Türkiye ve Suriye’ye ilişkin görüşlerini CNN TÜRK’ten Safiye Işıklı’ya anlattı.

Sayın Haco, bu defa neden geldiniz Türkiye’ye, Hülya Avşar ile klip çekmek için mi? Albüm için mi?

Asıl gelme nedenim Hülya. Hülya ile bir şarkı okumak istiyordum. Kürtçe bir şarkı okuduk. Klip çektik. Klip çekimleri bitti. İnşallah yakın bir zamanda da, bir hafta sonra televizyonda olacak.

Klip çekimleri nasıl geçti, eğlenceli miydi, hoş anılar oldu mu sizin için?
Gerçekten çok güzeldi Hülya Avşar ile çalışmak. Çok profesyonel biri, işinden iyi anlıyor. Güzel oldu birlikte çalışmamız. Bu çalışma ile vermek istediğimiz mesaj, bu söylediğimiz şarkı ile istiyoruz ki var olan sevgi ve kardeşliği büyütelim, müzik yolu ile. Memleketimizin de buna ihtiyacı var doğrusu. Kürt müziğine de farklı bir enerji lazımdı. Herkes de söylüyordu “Niye Hülya Avşar ile okumuyorsun?” diye. Ben de “Soracağım Hülya’ya” dedim. Sordum, “Oku benimle niye okumuyorsun?” dedim. Gerçekten umuyorum ki türkü de, klip de beğenilsin herkes tarafından.

Düet yaptığınız parça “Bu da gelir bu da geçer”, Kürtçesi ile “Waji te waji derbas dıbe”. Bu türküyü neye göre seçtiniz, özel bir nedeniniz var mıydı?
O müziğin bir hikâyesi var. Ben küçükken 14-15 yaşlarındayken, o türküyü, Diyarbakır radyosundan dinledim. Kulağıma çok hoş geldi. Ablama dedim ki bunu bana Kürtçeye çevir, okuyacağım açıkçası müziğe başlamamda bununla oldu, böyle başladım. Sonra o müzik orijinal kaldı ve ben sözlerini biraz kendime göre değiştirdim, Kürtçeye göre. Sonra dedim, Hülya benimle bu parçayı okusun, yani öyle planlı falan değildi. Ama iyi oldu o parçanın olması. O türkü buralarda tanınmış, bütün Türkiye bu türküyü dinliyor. Dedim ki Kürtçesi de olsun.

Neden Hülya Avşar? Çok fazla türkü okuyan müzisyen var. Aralarında Kürt olan da var. Neden özellikle Hülya Avşar ile düet yaptınız?
Öncelikle şahıs olarak Hülya Avşar’ı seviyorum. Çok insani yanları var Hülya’nın. Müziği, çalışmayı bırakın bir kenara ben onu insan olarak da, şahıs olarak da seviyorum. Prensip sahibi bir insan o yüzden seviyorum onu. Dinleyenlerimden çoğu illa Hülya Hülya dedi. Ben de dedim tamam tamam Hülya Hülya. O da okudu, söyledi bizimle. Mesele bu.

Yeni albümünüz ne zaman çıkacak, içinde neler var? 

Yeni albümüm… O da yakınlarda çıkacak. 2 ya da 3 haftaya kadar çıkacak. Hemen hemen bitirdik. Klasik bir albüm oldu. Mardin’den, Qamışlo’ya gel, oradan Antep’e Maraş’a o dağ arasındaki yolda duyduğunuz ezgiler var içinde. Çocukluğumdan beri istediğim bir şeydi o klasik eserleri ve tanınmama neden olan parçaları  güzel bir renkle, modern bir tarzda, klasik bir müzikle, yeniden beni sevenler dinlesin.

Sizin için Kürt rock müzisyeni ya da caz müzisyeni deniliyor, ama biliyoruz ki her tarzda müzik yapıyorsunuz, tarzınızı neye göre değiştiriyorsunuz ve neden ağırlıklı olarak rock müzik?


Yaptığım müzik karışık. Yani içinde her şey var.  Hatta arabesk bile var. Arabesk, hem Türkçe hem Kürtçe hem Farsça hem Ermenice, hem Süryanice, hem Arapçadır. Zaten hata burada yapılıyor, arabesk müzik Arap müziğine sıkıştırılıyor, bağlanıyor. Bu çok yanlış… Arabesk bir Ortadoğu müziğidir.

Rock müziğe gelince, gençtim ben Almanya’ya geldiğimde. Rock, pop, caz, dinledim. Çocukluğumdan beri, Qamışlo’da, Suriye’de yaptığım müzikler yüzde yüz Almanlarınkine benzemiyor. Ama şimdilerde tüm müzikler birbirine çok yakın, bir oluyorlar açıkçası.

İlk albümünüz 1970’de çıktı ve o zamandan beridir hep Kürtçe albümler yaptınız neden Kürtçe?

Kürtçe annemin dili, babamın dili, atalarımın dili. İnsan dili ile vardır,  millet dili ile vardır. Bütün diller güzeldir. Türkçe güzel bir dil, Farsça güzel bir dil, Almanca da güzel. Ama her insan önce kendi dilini sever. Bu noktada ben Kürtçe söylüyorum.  Benim yüreğimden çıkıyor, ruhumdan çıkıyor. Ben onunla yoğrulmuşum, onunla büyümüşüm. Aslında çok sefer başka dillerde de söyledim. Proje olursa yine söylerim. İngilizce söyledim daha önce.  Türkçe de söyleyebilirim, problem değil bu. Ama Kürtçe ana dilim. Ana diliniz zenginliğinizdir. Siz o dille zenginleşirsiniz. Ve Türkiye de bununla zenginleşir, büyür. Neden bugün Kürtçe okullarda öğrenilmesin ki? Türkiye bununla eksilmez ki, bilakis daha da büyür. Her millet kendi anadili ile öğrenim görmek, yaşamak, konuşmak ister. Türkiye’deki siyasetçilerden, başbakandan ve cumhurbaşkanından ricam Kürtçenin önünü açmalarıdır. Bekliyorum ve umuyorum ki Kürtçe resmi dil olsun vatanımızda. Söylemler artık doyurmuyor. Diyarbakır’a gidip biz kardeşiz demek yetmiyor. Söylem olarak güzel ama halk artık söylemlerle yetinmiyor.

“Açılım, açılım, açılım” dediler. Kürt halkını umutlandırdılar; sonunda açılımdan hiçbir şey çıkmadı. Günahtır. İnsanları umutlandırıyorsun, keyiflendiriyorsun sonra birden bire diyorsun ki valla bir şey yok. Olmaz böyle olmaz. Artık yeter. Her zaman söylediğim sözlerim: Kardeşlik, barış ve demokrasi.

Peki, geçmişle kıyaslandığında günümüzde, şimdi Kürtçe konuşmak, söylemek daha mı rahat?

Mesela Ahmet Kaya’dan bahsettin, Kürtçe bir şarkı söylemek istedi ve  ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Maalesef Fransa’da da hayatını kaybetti. Ama bütün hikâyelerin böyle olması gerekmiyor. Doğrudur koşullar şimdi daha iyi, daha iyiye gidiyor. Ama problem henüz çözülmüş değil. Var olan kanunların değişmesi gerekiyor. Artık Türkiye’ye yakışmıyor.  Türkiye, Avrupa birliğine girmek istiyor. Konumu ile bugün artık dünyanın 16. ülkesi konumunda. Türkiye dünyada büyük oynamak istiyor artık. Büyük oynayacaksan, bu sorun sana yakışmıyor. Kürtçe gibi bir sorun Türkiye’ye yakışmıyor. Biz artık ölümler olsun istemiyoruz. Halkın öldüğünü görmek istemiyoruz. Biz istiyoruz ki artık bu mesele barış yolu ile çözülsün. Demokrasi ile çözülsün. Her iki taraf içinde söylüyorum, bütün Türkiye için söylüyorum, artık insanlarımızın ölmemesi lazım. Bir de biz Kürtler, Araplarla, Farslarla yaşamadık gerçeği bu. Biz Türklere kendimizi daha yakın hissediyoruz. Mecliste çözülmeli bu mesele. Artık herkes; savaşla, şiddetle çözülmeyeceğini, hak hukuk elde edilemeyeceğini anlamış durumda.

Siz Mardin, Midyatlısınız ama uzun süre önce aileniz Suriye’ye göç etti ve Suriye’de bir iç karışıklık var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok yerinde ve doğru bir soru. Ortadoğu artık değişiyor. Suriye de Ortadoğu’nun bir parçası. Türkiye’deki demokrasi anlayışıyla, Suriye’deki anlayışı kıyaslayamazsın bile. Türkiye ileriye doğru gidiyor. Gerçek demokrasi yolundan gidiyor. Türkiye’nin  önünde başka bir yol ya da engel kalmadı. Bunu gözümüzle görüyoruz ama Suriye… Orada insanların hiç bir hak ve hukuku yok. Ne Arap halkların ne de Kürt halklarının.  Bugün diktatör bir sistem var orada, sizde görüyorsunuz. Bir insan bunun nasıl yapabilir? Neden yapar? Benim inancım yüzde yüzdür ki, bugün Suriye’de işleyen sistem, yönetim anlayışı kalmayacaktır. Yüzde yüz bitecek, kalmayacak. Suriye de demokrasiye doğru gidecektir. Suriye’nin de önünde başka çare yok. Şu anda Suriye’ye hükmedenler, yönetenler, ne acıdır ki insanları büyük bir soğukkanlılıkla öldürüyorlar. Nasıl yapabilirsin? O çocuklara nasıl kıyarsın? Üzerlerine nasıl bombalar yağdırırsın? Bu meseleler öldürme ile bitmez, çözülmez. Bir Kürt siyasetçiyi de katletmişler. Meşal Temmo ne yazık, ne üzücü…Onun gibi bir insan… Yiğit. Demokrasi için, Kürt halklarının hakları için, Suriye’de Qamışlo’da çalışıyordu, hizmet ediyordu. Suriye devleti böyle bir adamı öldürdü. Maalesef 6 ayda binlerce de insanı öldürdüler; yazık ve üzücü. Türkiye’den de beklediğim, bütün gücü ile Suriye’deki bu değişime destek olmasıdır ve Suriye’ye demokrasinin gelmesidir.

Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyor musunuz artık?
Ya ben yüzde yüz istiyorum memleketime, vatanıma dönmeyi senin de dediğin gibi.
Babamın, dedemin, atalarımın memleketidir; ben unutamam. Annem bu memlekette ter dökmüş, emek vermiş. Babam bu memlekette ter dökmüş emek vermiş. Ben bunu asla unutamam. Bazen ben hayal ediyorum ve rüyalarımda görüyorum evimin Van gölünün çevresinde olduğunu. Buraları güzelleştirdiğimi ya da Botan’ı, Siirt yakınlarını. Bu cennet mekânlarda yaşadığımı hayal ediyorum ya da atalarımın topraklarını, Midyat’ın çevresini cennet gibi hayal ediyorum. 

Batman konseri nasıldı?
İnsanın unutamayacağı bir şeydi. Ölene kadar içimde, anılarımda kalacak. Batman’ı unutamam ama bir Batman daha olmaz. Bir defa oldu yeter zaten. O konserin temel bir özelliği vardı. İlk gelişimdi memlekete, ilk olduğu içindi o büyük sevgi. Biz orada tarih yazdık.

Yeni konser var mı?
İsterim yine döneyim memleketime, konserler vereyim. Tıpkı Batman gibi yeni Batmanlar olsun inşallah.

Safiye Işıklı / CNN TÜRK

69

Yazar Dilawer Zeraq, planladığı üçlemenin ikinci kitabı ‘Mirina Bêsî’de, yine kayıpların insan ruhunda bıraktığı acının izdüşümlerini takip ediyor.Kürt yazar Dilawer Zeraq’ın ‘’Mirina Bêsî (Gölgesiz Ölüm)’’ adlı romanı çıktı..

320

Mezopotamya Kültür Merkezi’nin (MKM) 1991 yılında başlayan kültür sanat yolculuğu 20. yılını geride bıraktı. Asimilasyon ve kültürel soykırıma karşı, alternatif-devrimci sanatı perspektifiyle yola çıkan MKM 20 yılda müzik, sinema, halk dansları, modern dans, tiyatro gibi alanlarda önemli adımlar attı.

114

Navdar, ilk albümü ‘Delîla’ ile müzikseverlere merhaba dedi. Mir Müzik etiketiyle çıkan albüm, 19. Kürt Kültür Festivali’nde standlarda yerini alacak.
Mir Müzik, 3 Eylül’de yapılacak olan Kürt Kültür Festivali’nde birçok yeni sesi, dinleyicileri ile buluşturacak. Bunlardan biri de Navdar. Navdar’ın ilk albümü ‘Delîla’, festivalde kurulacak olan Mir Müzik standlarında olacak.

101

Arp sanatçıları Şirin Pancaroğlu ve Meriç Dönük’ün türküleri arp ile harmanladıkları Elişi isimli albümleri çıktı. Türkiye’nin farklı coğrafyalarından 11 türküyü arp ile dinleyicilerle buluşturan Elişi’nin ilk konseri 15 Eylül’de Dîlok’ta (Antep) olacak.

63

Agir ketye dilê min şarkısıyla sevilen sanatçı Beytocan, bir şeyh ailesinin 6. çocuğu olarak 1955 yılında Amed’in Farqîn (Silvan) ilçesinde dünyaya gözlerini açtı. Küçük yaşlarında din eğitimi alan Beytocan, ardından ilkokula başladı. 8 yaşında iken ailesi ile birlikte Amed merkeze göç etti. 12 Eylül askeri darbesinden sonra tutuklandı ve 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 6,5 yıl cezaevinde kaldı. 1987 yılında özgürlüğüne kavuştuktan sonra İstanbul’a yerleşti. Müzik çalışmalarına başlayan Beytocan’ın ilk kasedi 1990’da müzikseverlerle buluştu. Para için sanat yapmadığını belirten Beytocan, Kürt halkının acılarını yansıtmaya çalıştığını dile getiriyor. Beytocan ile müzik çalışmaları ve politika hakkında konuştuk.

Müziğe ilginiz ne zaman ve nasıl başladı?

– Amed’de liseye giderken zaman zaman çay bahçelerinde ve parklarda sahnelere çıkıp şarkı söylerdim. Bir dönem kültürel, sanatsal ve folklorik faaliyetlere önem veren ticaret lisesinde okudum. Okulda yardıma ihtiyacı olanlara destek olmak amacıyla kültürel etkinlikler örgütleniyordu. Bu gecelerde şarkı söylüyordum. Üniversite sınavlarına girmek için İstanbul’a gittiğimde Orhan Gencebay’la tanıştım. O zaman Gencebay çok popülerdi. Daha sonra Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okumaya başladım. Ailemin gönderdiği para ile geçinemediğim için akşamları pavyonlarda şarkı söylüyordum. Batıda yaşadığınızda Kürtlere karşı olan ayrımcılığı ve baskıyı daha rahat farkediyorsunuz. Bu nedenle okulda solcu ve devrimcilerle birlikte hareket ediyordum. Aynı evde kalan arkadaşımla birlikte pavyona giderken etrafımızı sağcılar sardılar. Bizi zincirlerle dövdüler. Son sınıfta iken okulu bırakmak zorunda kaldım. Bir süre Amed’de kaldıktan sonra İzmir’e yerleştim ve bir işçi semti olan Karabağlar’da bir kahvehane açtım. 12 Eylül darbesinden sonra 16 Aralık 1980’de tutuklandım. Bana örgüt üyesi olmaktan ceza verdiler. İzmir, Eskişehir, Kütahya, Urfa, Diyarbakır cezaevlerinde 6.5 yıl kaldıktan sonra 1987 yılının Newroz’unda, tahliye edildim.

Cezaevinin ardından, şarkı söylemeye başladınız…

– Aslında ben sanatçı değilim. Koşullar beni sanata ve müzik yapmaya zorladı. Cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a gittim ve geçinebilmek için müzikle uğraşmaya başladım. Orhan Gencebay’ın asistanlığını yaptım. Bir yandan da kaset çıkarmak isteyen sanatçılara yardım ediyordum. Bir dönem Selami Şahin’le birlikte çalıştım. Şahin bir gün bana ‘Neden yazdıklarını kendin söylemiyorsun’ diye sordu. Beni bestelerimi okumam için teşvik etti. Bana Beytocan adını veren de Şahin’dir. Benim esas adım Beytullah Güneri’dir. 1990 yılında ilk kasetim çıktı. İçinde 12 Kürtçe şarkı vardı. Bu kaseti yapmak 4 saat 10 dakika aldı. Ve 220 bin kaset kısa bir süre içinde satıldı. Beklemiyordum. Kaset satışı beni şaşırttı. Biz kasetin reklamını bile yapmamıştık. Ben halkın gerisinde kalmaktan, onlara ayak uyduramamaktan korkuyordum. Ama halk şarkılarımı beğendi ve benimsedi. Daha sonra bir kaset daha yaptım. O sıralar Türkiye’den ayrılmaya karar verdim. 1992’de İsveç’e gelerek iltica ettim.

Şarkılarınızda hangi mesajları veriyorsunuz?

– Ben bu dünyanın gelip geçici olduğunu söylüyorum. Neden insanca ve kardeşçe yaşamayalım. Ben köyleri gezdim ve elleri nasırlı kadınların nasıl hiç ölmeyecekmiş gibi çalıştıklarını gördüm. Ben onlara ‘uyanın bir başka dünya var’ diyorum. Halkımızın uyanmasına biraz katkıda bulunmak istiyorum. Beni birçok Türk aradı. Şarkılarımın sözlerindeki anlamı öğrenebilmek için Kürtçe kurslarına gitmeye başladıklarını söylediler. Bu benim için çok büyük bir olay.

İbrahim Tatlıses’le neden mahkemelik oldunuz?

– Tatlıses “Rindamin” adlı parçamı benden izin almadan söyledi. “Arama” adıyla çıkardığı kasette sözlerin bana ait olduğunu da belirtmedi. Bu nedenle kendisini mahkemeye verdim. Ancak mahkeme henüz sonuçlanmadı. Tatlıses’ten önce 31 kişi bu parçamı benden izin alarak okudu.

Arabesk söylediğiniz eleştirilerini nasıl karşılıyorsunuz?

– Şarkılarımın arabeskle ilgisi yok. Türkiye’de arabeskin babası Orhan Gencebay’dır. Gencebay sistemin çekirdeğidir. Gencebay, 1970’li yıllarda arabeski bir ekol haline getirdi. Ben halkımızın çektiği acıları, baskıları yansıtmaya çalışıyorum.

TRT 6’ya çıkarsam Kürt halkının yüzüne nasıl bakarım?TRT 6’da söylemeniz için teklif aldığınız söyleniyor?

– Bana Türkiye’ye dönmem halinde hukuki sorunlarımın çözümü için yardımcı olacaklarını söylediler. TRT 6’da söylememi istediler. Teşekkür ettim ve kabul etmedim. Ben halkımızı ezen ve baskı altında tutan bir devletin kanalında şarkı söylemeyi uygun bulmuyorum. Para için devletin kanalında söylemeye hakkım yok. Kimsenin bunu yapmaya hakkı yok. Ben o kanalda söylersem Kürt halkının yüzüne nasıl bakarım?

Çok besteniz var, ama çok albümünüz yok. Bunun nedeni nedir?

– Sanat eğer para için yapılıyorsa bu ticarete girer. Bu nedenle de her yıl bir albüm veya CD çıkarmak gerekir. Ben 10 senede ancak bir CD hazırlayabiliyorum. Bunu da halkımın talep ve çıkarlarına uygun bir biçimde yapmaya çalışıyorum. İsveç’ten Kürdistan’ı hayal ederek orada yaşıyormuş gibi Kürt sorununu anlatmak çok zordur. Yani hammaddenin içinde değilim. Yurtdışında iken İsveç ve Hollanda’da iki CD yaptım. Halkımıza ulaştığı için de çok mutluyum. Bu güzel halka sevgi ve saygılarımı yolluyorum.

Murat KUSEYRİ / Stockholm
Özgür Gündem’den alınmıştır…

126

“Sanatçı kendi halkının sorunlarından uzak kalamaz. Kürt Özgürlük Hareketi’ne katkı yapmak demek, Kürt halkı için mücadele etmek demektir. Sanat, kültür, siyaset, edebiyat gibi değerler bir bütün olarak ele alınmalı.”

37

“Kürtlerin tarihi gözönünde tutulursa, Kürt müziği, halk kimliğinin korunmasında önemli görevler üstlenmektedir. İki sebepten dolayı böyle bir fonksiyona sahiptir: Birincisi; müziğin içeriği ve tarihi süreç içinde gelişen halk kimliğini koruması. İkincisi; süregelen asimilasyon politikalarına karşı müziğin Kürt diline ve kültürüne olan katkısıdır.”

110

Cuma gecesi Caz Festivali kapsamında çıktığı sahneyi, iki şarkı sonra terk etmek zorunda kalmıştı. Kürtçe söylediği için yuhalanan Aynur Doğan, yaşadıklarını ve bu hadiseden çıkardıklarını anlattı

Cuma gecesi Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi, ‘Suyun Kadınları’nı dinlemeye gelenlerle doluydu. 18. İstanbul Caz Festivali kapsamında Buika, La Shica, Rita, Gkykeria ve Aynur Doğan gibi ‘Akdeniz’in divaları’ şarkılarını söyleyecekti.

Kürt şarkıcı Aynur Doğan ikinci şarkısını bitirip üçüncüye geçerken bazı dinleyicilerden sesler yükselmeye başladı. Bir grup Doğan’ı yuhalıyor, ‘Şehitler ölmez’ diye bağırıyordu. İki gün önce Silvan’da 13 asker hayatını kaybetmişti, DTK’nın özerklik ilanının yankıları sürüyordu ve o grup için Kürt de, Kürtçe de PKK demekti. Sahneye yastıklar ve pet şişeler fırlamaya başlayınca Aynur Doğan sahneyi terk etmek zorunda kaldı; son şarkısını söyleyemeden… Ardından Buika sahneye çıktığında İstiklâl Marşı’na da geçildi.

Doğan dün yaptığı basın açıklamasında vaziyeti şöyle özetliyordu: “Dün geceki konserde bana minder atan anlayış, benim gözümde bu ülkenin birliğine, kardeşliğine, barışına ve demokratik olabilme çabalarına vurulmaya çalışılan acı bir darbedir.” 
Aynur Doğan o geceyi anlattı.

Açıkhava’da o gece söyleyebildiğiniz iki şarkı ne anlatıyordu? Söyleyemediğiniz şarkı hangisiydi?

Üçü de aşk şarkısı. Biri son albümümden olan ‘Rewend’di. İnsana en kötü gelenin ruhsal göçebelik olduğundan söz ediyor. ‘Delale’, Horasan bölgesinden bir aşk şarkısıydı. Üçüncü de ‘Dew dew’ yani ayran. İş yapan kadınların tembel erkeklere atıfta bulunduğu bir parça… Hiçbirinin siyasi, politik içeriği yok yani.

Seyircilerden yuhlamalar ve sloganlar yükseldiğinde, tam o anda kafanızdan ne geçti?

Üçüncü parçaya geçerken bir karışıklık oldu. Tam ne olduğunu da anlamadım. Ama şunu söylemek lazım, çoğunluk beni yuhlayanlara karşı tepki veriyordu. Orada 4 bin- 4 bin 500 kişi varsa, yuhalayan belki 400-500 kişidir. Çoğunluk bence oraya müzik dinlemeye gelen duyarlı kesimdi.

Sahneye çıkmadan önce bir gerginlik çıkar mı diye endişeniz oldu mu?

Sadece dün değil, Türkiye’de her zaman sahneye çıkarken bu tür bir gerginlik duyar insan. Sanatçı yüzde yüz müziğin içinde olarak sahneye çıkmak ister esasında. Ama işte bu ülkede sorunlar devam ettiği ve Kürtçe söyleyen biri olduğum için gerginlik duymamak mümkün değil. Genelde Türkiye’de bu psikolojiyle, müziğin içine tam giremeden çıkıyorum sahneye. Bu, yaptığımız işle aramıza mesafe koyan bir şey. Bu tedirginlikle ne kadar sahici ve samimi olabilirsin?

Peki şaşırdınız mı yaşananlara?

Caz Festivali’nden söz ediyoruz. Daha birleştirici, empati kurabilen, daha farklı bakabilen, sanatın birleştirici gücüne inanan bir kitle bekliyordum. Bu tepki bende şaşkınlık yarattı. Karmakarışık oldum. Beni asıl üzen, şahsen orada yuhlanmaktan öte, böyle şeylerin halen daha yaşanıyor olmasıdır. Bir aşk şarkısına bile bu kadar tahammülsüzlük göstermeleri üzdü beni.

O an bir şey söylemeyi düşündünüz mü? Olaylar büyümesin diye gitmeyi mi tercih ettiniz? Tam ne oldu orada?

Neler oluyor, nereye gidiyoruz? İleri mi gidiyoruz yoksa yerimizde mi sayıyoruz? Hepsini düşünüyorsun öyle bir anda. Ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Ama yine de umudumu kaybetmemeye çalışıyorum. Çünkü dün gece fark ettiğim şey, bunların azınlık olduğudur. Çoğunluk gerçekten barış ve kardeşlikten yana. Azınlığın bize yıllarca çoğunluk gibi gösterilmesidir zaten sorunu büyüten.

“Yuhalayanları affettim” demişsiniz.

Ben affederim, önemli olan onların kendilerini affetmeleri…

‘Suyun Kadınları’nın diğer müzisyenleri ne dediler? Bu olayı başka bir dilde, bir yabancıya tarif etmek mümkün mü?

Onlar da anlam veremedi, şaşırdı. “Utandık bu durumdan” dediler. Tabii onlara anlatması da zor. Dünden bugüne Türkiye’nin tarihini anlatmanız lazım.

Sizce Türkiye bu hadiseyi nasıl okumalı?

Bence hepimizin ders çıkarması gerekiyor. En temiz ve hassas alana bile müdahale edilebiliyorsa, politik bir rant için kullanılabiliyorsa, hepimiz bunun üzerine düşünmeliyiz. Orada Rumca da söylendi, İspanyolca da, Ladino da. Aynı yerde, yüzyıllardır bir arada yaşayan halkın diline tahammül edilemedi.

‘Bir tane de Türkçe söyleseydi’ gibi bir serzeniş var.

Ama bu projeye Kürtçe söylediğim şarkılar için dahil edildim. Projenin aynı zamanda albümü de çıktı. Afrikalı bir sanatçıyla da şarkı söyleyebilirim. Bunun altında anlam aranmaz ki! Dünyanın bütün festivallerini gezerken Kürtçe söylüyorum ama Türkiye’den bir sanatçı, bir Türkiyeli olarak davet ediliyorum oralara. Hatta yakında Hamburg’da büyük bir festival olacak. Konuk ülke Türkiye ve ben iki konser vereceğim.

Sizi yuhalayanlar ya da onlara destek verenler sosyal medyada şöyle diyorlar: Çok taze bir çatışma var, cenazeler yeni kalkmış. En azından duruma dair bir cümle kursaydı… Kürt bir sanatçının bu anlamda bir yükümlülüğü var mı sizce?

Buna inanmıyorum. Eğer müzikle, sanatla verilen mesaj algılanamıyorsa, bunlarla birleşemiyorsak, zaten ne söylesen anlamı olmaz. Sadece dün değil, ondan önce yıllardır yaşanan acılar var. Ben umutlu olmaya çalışıyorum. Bu ülkede barış ve kardeşliğin gelmesini isteyen kesimin üzülmesi, buruk yaşaması da beni üzüyor. Bütün ölen insanlar için üzülüyorum, acı çeken herkes için üzülüyorum. Artık bu sorunun çözülmesi lazım. Hâlâ sen şusun, sen busun… Dünya başka bir yere giderken artık bunlara kafa yormamamız gerekiyor. Yorarsak geri düşmüş oluruz. Niye aramıza bu kadar mesafe koyuyoruz, niye böyle duvarlar dikiyoruz? İki-üç gün önce Hollanda’da dünyanın en büyük caz festivalindeydik. Oradaki tepkilerle buradakileri karşılaştırıyorum. Gerçekten kendime üzülmüyorum, bu ülkeye üzülüyorum.

VIDEO