22

Kürt müziğinin efsanevi kadın seslerindendi… Bugün 40’lı yaşlarda olan hemen bütün Kürtlerin ilk gençlik yıllarına onun şarkıları damgasını vurdu. İnsan duygusundan bir daha asla silinmeyecek olan bir mühürdü onun tınıları.

Yanık, kor gibi, kızıl kadife gibi bir sesi vardı. Bütün Kürdistan onun sesini duymak için elinden geleni yapardı, ama kimse bilmezdi yine de Eyşê’nin nasıl çileli bir hayat yaşadığı…
Oysa onun bütün yaşamı sürgünde geçmişti. Diyarbakır’dan Antep’e, oradan İstanbul’a, Almanya’ya, Bağdat’a, Hewler’e ve en sonunda yaşamını sonlandıracağı İzmir’e… Bir çile abidesi yaşamı vardı Ayşe Şan’ın. Aramızdan ayrılalı tam 10 yıl geçti. Ölümünden sonra da üzerindeki baskı ve şiddet sona ermedi. 1996 yılında yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle İzmir’de yaşamını kaybeden Ayşe Şan’ın son isteği olan Diyarbakır’a gömülme vasiyeti de yerine getirilemedi henüz.
Çünkü Ayşe Şan, Kürtlerin yabancısı olmadığı baskı ve şiddete, gericiliğin dehşet verici öfkesine en sert biçimde maruz kaldı yaşamı boyunca. Bir insan için her zaman “çok ağır” gelecek olan hikayesi daha çocuk yaşında başlamıştı… Eyşana Kurd, Eyşe Xan, Eyşana Eli olarak ta tanınan, Qederê ve Dayikê gibi unutulmaz şarkılara da imza atan Ayşe Şan’ın hayatı, 1938 yılında Diyarbakır’da başladı. Babası da denjbêjdi ve küçük yaşta müzikle tanıştı.

Baba evinde kurulan dengbêj divanlarıyla yaşama gözlerini açan Ayşe Şan, sanat hayatına mevlitlerle, yani dini şarkılar söyleyerek başlar. Dokuz yaşında babasını yitiren Şan, çevresinin, kadınların şarkı söylemesine şiddetle karşı çıkması ve maruz kaldığı feodal baskılar nedeniyle genç yaşta Diyarbakır’dan ayrılarak Antep’in yolunu tutar. Antep’te sanat yaşamına ilk ciddi adımı atan Ayşe Şan, Kürtçenin yasak olması nedeniyle radyoda Türkçe şarkılar söylemeye başlar. İki yıl boyunca bunu sürdüren Şan, 1963 yılında sanatın merkezi olarak gördüğü İstanbul’un yolunu tutar.
İstanbul’da Kürtçe ve Türkçe konserler verir. İlk ünlenen şarkısı ‘Ez Xezalım’ adlı parçadır. Kısa süre sonra çıkardığı Kürtçe-Türkçe ilk kaseti, onun tüm Kürdistan’da tanınmasına yol açacaktır. Ancak Ayşe Şan’ın tanınması, onun üzerindeki baskıları azaltmaz, bilakis artırır. Kürtlere ve Kürtçe diline yönelik tehditlerin en şiddetli dönemi olan bu yıllarda baskılara daha fazla dayanamayan Şan, Türkiye’yi terk ederek Almanya ya gider. Sürgünde sanatını sürdürmeye çalışan kadın sanatçı, burada 18 aylık kızı Şahnaz’ı yitirince direndiği baskılara bir de duygu dünyasındaki büyük yıkım eklenir. Şan’ın dillere destan “Qederê” adlı parçası bu yıllarda yazılır ve söylenir.
Şan, Almanya’da geçirdiği bu dönemin ardından yeniden İstanbul’a döner. Başlangıçta iyi bir evlilik yapacak ve üç çocuk doğuracaktır ama İstanbul’daki yaşamı da hiç iyi gitmeyecektir. Üç çocuk sahibi olan Şan bu kez, Kürtçe söylediği şarkılar nedeniyle devletin baskı ve tehditleri ile karşılaşır. Bu sırada çocuklarının da kendisini yalnız bırakması üzerine 1979 yılında Bağdat’ın yolunu tutar.
CİZRAWÎ VE BERWARÎ İLE TANIŞMA
Ayşe Şan’ın bazı sanatçı arkadaşlarının yardımı ile Bağdat’ın Sesi Radyosu’nda Eyşana Eli adıyla sesini duyulmaya başlar. Dönemin Hewler Valisi’nin daveti üzerine Hewler’e giden Şan burada iki büyük Kürt sanatçısı, Mehmet Arif Cizrawi ve İsa Berwari ile tanışır. Cizrawi ve Berwari ile Güney Kürdistan’ın birçok yerinde konserler verir.
Ayşe Şan’ın hayatından etkilenen Cizrawi, ‘Le le le waye, Eyşane le waye, çav biçuke le waye..’ gibi Ayşe Şan’nın aşkını dilendiren şarkılar seslendirir.
Ayşe Şan, kardeş ve akrabalarının ölüm tehditleri yüzünden o çok sevdiği Diyarbakır’a hiç gidemez. Çünkü yakınlarına göre bir kadının, erkeklerin bulunduğu bir ortamda şarkı söylemesi büyük bir suçtur. Fakat bir tek annesi sahip çıkar Ayşe Şan’a, ancak ananın desteği de barış için yeterli olmaz. Kaldı ki ölümünden önce son kez kızını görmek isteyen anneye akrabaları izin vermeyecektir. Öfke bununla da bitmez ve bu feodal zihniyet, Ayşe Şan’a, annesinin mezarını ziyaret etmesi için bile izin vermez. Bu olay Ayşe Şan’ın hayatında büyük bir yara açar. Ayşe Şan, bu acısını, Kürdistanlıların belleğinde, müzik duygusunda derin izler bırakan ‘Dayike’ şarkısıyla dillendirir.
DAYİKÊ İLE ANALARIN ÇIĞLIĞINA DÖNÜŞTÜ
Ayşe Şan ‘Dayike’ ile tüm annelerin yüreğinin sesi olmuştur. Kendi yaşamında tanık olduğu Kürtlerin acı ve baskı dolu yaşamını şarkılarında dilendiren Ayşe Şan, yine de bütün acılarını vakur bir şekilde karşılayacak ve şunları söyleyecektir: “Ezilmişlik, kendisiyle beraber büyük acı ve keder yaratır. Eğer bizim de özgür bir ülkemiz olsaydı, halkımız da kendi değerlerinin kıymetini bilirdi. Biz halkımız ve ülkemizin ezilmişliğine feda olacağız…”
Ayşe Şan’ın acı ve keder dolu yaşamı yakalandığı amansız kanser hastalığı nedeniyle 18 Aralık 1996 tarihinde İzmir’de son bulur. Doğduğu yer olan Diyarbakır’da gömülmeyi vasiyet etmiş olmasına rağmen, bu isteği yerine getirilmez.
Ayşe Şan’ın belleklerde derin izler bırakan bazı şarkıları şunlardır: Lê lê bêmal, Lorkê lorkê, Daykê qurban, Qederê yar, Cemîle here were, Xezal, Lê lê dînê, Xivşê, Kirasê te melese, Yar Meyro, Derdê hewiyê, Hepsîyo, Min tu dibu, Memê Alan, Nazliyê ve Wey Saliho Kurmam…
DAYİKÊ
Şivan Parwer de dahil çok sayıda ünlü Kürt sanatçısının seslendirdiği Şan’ın Dayikê parçası:
Dayîkê qorban ava çemê Diyarbekir îro diherike leme leme eeee
Dayîkê qorban pêl li pêlê dixe davê keleme
Wele îro dayîka min nexweşe waya min turine
Hêsrê çavê mi dêrana xwedê weke baranê biharê diherike, nasekine
Hey wax dayê xerîbim dayê, hey wax dayê nemînim dayê,
Hey wax dayê bêkesim dayê, bê te kesê min nemaye li vê dunyayê ez bimrim dayê
QEDERÊ
Şan’ın her zaman dillerden düşmeyen parçası “Qederê”
Were yar… Qederê yar
Qederê şer bikim mîna qederê xelkê tu ji min re nebûy yar
Te ez kirim peyakê rêdurê westiyayî peyayê piyadar
Tu bûy siwarekî bi rim û bi mirzaq
Li ser pişta sêwîxelqê bûy siwar
Yar yar yar qederê
tuyê li dawiyê buye gurekî
siba tu birçî ye har yar yar yar…..

(Osman Kılıç-ANF)

30

Fırat Başkale (Abubekir Öztürk) 1959 (rivayete göre 60’lı yılların başları da olabilir.) Pervari de doğar. Doğuda pek görülmeyen bir durumu Öztürk ailesinde görürüz. Biri kız olmak üzere toplam iki kardeşler. Ailenin belki de en büyük özelliği seslerinin güzelliği.

Doğululuğun, Kürt olmanın getirdiği bütün acılar ve mutluluklar seslerinde göstermiştir kendini. Üvey baba dayağı ile kahvelerde uyumak girmiştir hayatına. Sesinin güzelliği onu okul sıralarında iken kurtarmıştır ve tembel olmasına rağmen sınıflarını geçmiştir bir bir. Çocukluğun da hadi bir türkü söyle hikayesi onu bir gün hamama kadar taşır. Evine giderken ısınmak için girdiği hamamın aslında kadınlar hamamı olduğunu bilmiyordu. Büyük bir şaşkınlığın yaşanmasına rağmen kadınlar ona gözlerini kapattırarak türkü söyletip olayın keyfini çıkarmaktan da kendilerini alıkoyamazlar. Bir çok yerde başlar artık türkü söylemeye… Düğünler, sünnetler dost muabbetlerinde sesi hep aranır olur. Bakar ki artık bütün bölgeye yetişemiyor yöre de 20 tane kürtçe kaset yapar.Yöre de satılan bu albümler çok ilgi görür. Zor koşullarda doldurulan bu kasetler bir gün onu yeniden hamama taşır. Bu sefer bilinçli bir gidiştir. Teyple yapılacak kayıtın ekolu olması için seçilmiştir hamam. Tas, elektro bağlama ve darbuka eşlik eder sesine ve kayıt tamamlanır.
Yörenin ve Xani aşiretinin (Ehmede Xanî’ye dayanır) en sevilen adamı olur. Sesi ve hep çocuk kalan saf yüreğiyle… Bölgede yaşanan tüm acılar onun sesiyle türkülerini ve ağıtlarını dinleyen yüreklere ulaşır.
86’nın başlarında İstanbul’a Unkapanı’na gelir ve o da bilir ki yöresindeki gibi değildir herşey, orada söylemek gibi de değildir. Dönem zorlu bir dönemdir ve İstanbul’da Kürtçe söylemek zordur. Şahin Özer ile (Özer Plakçılık) ilk anlaşmayı yapar ve Türkçe türküler söyleyecektir bu albümünde. İlk albümünün çalışmaları sırasında Arif Sağ ile dostluğu başlar. Sesini çok beğenen Arif Sağ ona Fırat Başkale ismini koyar. Artık Fırat Başkale olarak devam eder yaşamına. İlk albümünden önce Arif Sağ, İlyas Salman ve Gönülden Gönül’e topluluğuyla birlikte şan tiyatrosunda İstanbul’daki ilk konserini verir. Arkasından ‘Nuran’ adındaki ilk Türkçe albümü çıkar.
87’de ‘Güneş Yine Doğacak’ adlı albümünü yine Özer Plakçılık’tan çıkarır. Bu albümle artık Fırat Başkale ismini herkes duymaya başlamıştır. Bu çalışması yakın bir tarihe kadar sıcaklığını korumuş ve epeyce satılmıştır. Bu dönemde birçok sanatçı ile ilişkileri başlamış, uzun bir süre Unkapanı’nda kendi imzası bulanan albüm çalışmaları yapmıştır.1989’ da o dönem bu kadar popüler olmasa da git gide tanınmaya başlayan Mahsun Kırmızıgül’le ‘Doğu Konserleri’ adlı albümü yaparlar. Ama ilginç olan bu konser kasetinin doğuda değil İstanbul’da verilen konserin kaydı olmasıydı. O dönemlerde kendisinden öğrendiğimize göre böyle fason konser kayıt kasetleri çokça olurmuş.
Fırat Başkale gitgide bir çok sanatçıyla ortak çalışmaya başlar, sesini birçok sanatçı dostuyla paylaşır. Ahmet Kaya ve Hasan Hüseyin Demirel ile o dönem yoğun çalışmaları olur. Ahmet Kaya bir albümünde Fırat’a solo vokal yapmasını istemiş hep, ama bunu bir türlü gerçekleştirememişler.
90 yılında Fırat Başkale’nin çok hareketli ve aynı zamanda Kürtçe söylemenin zor olduğu bir dönemde, doğuda yaptığı kasetlerin dışındaki ilk Kürtçe albümünü Ses Plak yapar. Çenê Çenê-‘Lorî’ adlı bu albümü bir haftada tam yüzbin satar ve ikinci haftasında devlet tarafından toplatılır. Albüm toplatılmasaydı kısa sürede bir milyonu bulurdu. Fırat Başkale kendi bölgesinin dışında gerek tüm ülke, gerekse yurt dışındaki tüm Kürt halkına sesini taşır. Böylelikle yurt dışı konserleri yoğunlaşmaya başlar. 90-97 yılları arasında bir ayağı ordadır artık. Bu arada kendisinin de isimlerini hatırlamadığı 8 albümü daha çıkar .Çünkü araya o kadar çok korsan kaset girmiştir ki bu yüzden hatırlayamıyor. Bu dönemin sonun da 97’de Aria Müzik’ten ‘Eman Dilo‘ adlı albümü çıkar. Asla büyümeyecek olan çocuk yüreği onu çok kere sıkıntıya sokacaktır. Çünkü bir çok kez firmalar tarafından kandırılır. Eski kaset kayıtlarından bolca karma kasetler çıkar ama, o bunları çok haha sonradan duyar.
Bu arada Fırat Başkale’ nin sesi ilk defa sinemaya aktarılan Ehmede Xanî ‘ye ait bir Kürt destanı olan Mem û Zîn’ filminde duyulur. Filmdeki duygulu sesi onu daha da çok tanıtır. Bu film Fırat’ın sesi ile özdeşleşir. Daha sonraki yıllarda Işıklar Sönmesin filminde de sesiyle yer alır.Sesi, O’nu o kadar farkedemediğimiz bir yere taşır ki popüler kültüre mal olmuş isimler arasında yer almadığı halde, ordan bir çok isim onu bilir ve albümlerini takip edip ona övgüler yağdırır. Bunların başında İbrahim Tatlıses gelir. Ona göre Fırat’ın sesi önemli bir sestir Türkiye için. Kendisi gibi Kürt sanatçılarla da güzel dostlukları vardır. Şivan Perwer, Gani Nar ve Nilüfer Akbal gibi. Özellikle yurt dışında birlikte konserler verirler. Kürt sanatçı arkadaşları arasında Beko adıyla da anılır.
Bir dönem küser biraz. Çünkü yorulmuş ve kırılmıştır. Anlaşılmadığı olmuş çoğu kez. Bu durum onu kırgın ve dağınık yaşama iter. Öfkesi kabarır, sinirlenir sonra birden hiç bir şey olmamış gibi davranabilir. Bir gülüş onu ikna etmeye yeter. İnsanları sevmek için çok şeye ihtiyaç duymaz. Düpedüz ve doğrudan sever. Dostları da onun hep bir çocuk gibi olduğuna inanır ve öyle ilişki kurarlar onunla.
Fırat Başkale kırgın geçen döneminin sonunda yeni bir kollektif çalışmanın içine girer. Bu çalışmanın içinde kurulan müzik grubunda solist olacaktır. Grup Serüvenciler olarak başlıyacaktır çalışmaya. Daha önce Kızılırmak’ ta yer alan Tuncay Akdoğan (aynı zamanda bu ortak çalışmayı başlatan ve grubun kurucusu) Zuğaşi Berepe’de yer alan müzisyen arkadaşlarıyla (ilk Lazca rock yapan grup) birlikte başlarlar serüvene. İlk orient rock denemesidir yapmak istedikleri ve zorlanmışlardır kimi zaman. Çünkü bir çoğu kendi alanlarında başarılı olmuş sanatçılardır ama tarzları birbirinden farklıdır. Ortak bir dil tutturmaları çok zor olmuştur.Zaten amaçlananda bu farklı tarzları harmanlamak, batı ve doğu ritmlerini birleştirmekti müziklerinde. Grup çalışmalarının ilk iki yılında gruba gelenler ve gidenler olur ama Fırat Başkale hep vardır. Tuncay Akdoğan ile omuzlar grubu. Bu birlikteliğe inanır çünkü. Zorlukları paylaşır ve bu serüvene devam eder. Grubun ‘Veda’adlı ilk albümünü çıkarırlar. O artık bir serüvencidir.
Son olarak Tuncay Akdoğan ile birlikte ‘Ji Nuhve’ adlı albümünü çıkarır. Bu albümde, doğduğu bölge olan Van-Hakkari yöresindeki govendler, yani halayları seslendirmiştir.

13

Serhat yöresi, özelikle dengbêjlik açısında Kürtler için önemli bir merkezdir. Degnbêjlerin en ünlüleri nerdeyse bu coğrafyada ortaya çıkmış ve Kürtler içinde namları yayılmıştır. Bunların en bilineni ise Evdalê Zeynikê’dir. Yirminci yüzyılın başılarına kadar yaşadığı bilinen Evdalê Zeynikê, bu bölgenin ozanıdır.

İşte sonradan bu dengbêjliğin geleneğini sürdürecek olan Husênê Muşî, adından da anlaşılacağı üzere Muş’un güneydoğusuna düşen Orginos köyünde, Hüsniye ve Şakirê Nimet’in çocuğu olarak 1936 yılında dünyaya gözlerini açar.
Köylü ve çiftçilikle geçimini sağlayan aile ise, aslen Sasonlu olup sonradan bölgeye yerleşmiştir.
Sonradan Evdalê Zeynikê ekolunun bir şagirti olan Husênê Mûşî, aynı zamanda sesi güzel olan ve zaman zaman dengbêjlik sanatını da icra eden bir babanın çocuğudur. Çeşitli isimlerle de anılan Husênê Mûşî (Husêno ve Husênê Orginosî gibi) çocukluk denebilecek çağlarda babasının da etkisiyle dengbêjlik yaşamına adım atar.
Kırk yılı aşkın bir süre büyük bir istekle bütün cemaat ve düğün derneklerde o güzel ve güçlü sesiyle boy gösterir, halkın beğeni ve sevgisini kazanır. Düğün ve derneklerin aranılan dengbêji olur. O bir tarafta, diğerleri bir taraftan karşılıklı kılam ve stranlarını söylerler.
Denbêjlik Kürtler için çok önemli bir kurumdur. Bu kurumda sadece ses sanatçıları yetişmez, aynı zamanda toplumsal olayları bir tarihçi edasıyla ele alan ve destanlaştıran ozanlar yetişir. Onlar Kürtlerin Homeros’larıdırlar. Birer canlı tarihtirler. Kürt dilinin koruyanı, geliştiricisi ve aynı zamanda sözlü tarihin de taşıyıcılarıdırlar. Bundan ötürü her birinin kaybı özelikle bu çağda Kürtlerin de birer büyük kaybıdır. Çünkü bu gelenek gittikçe zayıflamakta ve bu kültür taşıyıcıların yitip gitmesi de sadece bir fiziki kayıp değildir. Aynı zamanda hazine değerinde olan geçmişimize ait sözlü edebiyatın da kaybolmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte, Kürtler açısında yeni bir süreç başlıyordu. Red ve inkar politikası bir yandan, asimilasyon siyaseti de diğer yandan Kürtlerin bu kurumunun güçten düşmesine neden oluyordu. Bu kurumun kendini ifade edebileceği ortamlar birer birer ortadan kaldırılıyordu. Her şeyden önce Kürtçe konuşmak yasaktı ve bu büyük bir engeldi.
Bu yıllarda rejimin yetkilileri halkın dengbejlerine faşist talepler dayatıyorlardı. Sanatlarını Türkçe icra etmelerini istiyorlardı.Kürtler’e ait ne varsa Türkçe’ye çevirmelerini dayatıyorlardı.
1956 yılında Erzurum Radyosu’nun yetkilileri Dengbêj Husêno’dan da bu talepte bulundular. Ondan kılam ve stranlarını Türkçe olarak radyoda okumasını ve radyo arşivine katmasını istediler. Ancak Dengbej Husêno bu dayatmalara karşı durdu ve bu istekleri red etti. Çünkü o biliyordu ki her halk kendi dili, kültürü ve folkloruyla tanınabilir ve ancak hayat bulabilirdi.
O yıllarda bu siyasete göre hareket edenler devlet tarafından büyük bir itibar görüyorlardı. Ama Kürtler bu şekilde o kimselere bakmıyordu. Bu isteklere karşı duran ve kendi kimliğinde ısrar edenleri ise Kürt halkı bağrına basıyordu.
Dengbêj Husêno hem sanatını icra ediyor, hem de çiftçilikle hayatını idame ediyordu.Ekonomik sebeplerden dolayı 1973 yılında çalışmak için Almanya’ya gitmek zorunda kalır. Ama ne çare, gurbetlik canına tak eder. O bir kere halkına ve icra ettiği sanatına sevdalı. Bunu icra edecek tek yer de memleketidir.
İstanbul’da HEP’in (Halkın Emek Partisi) 1991 yılında tertiplediği Newroz kutlamasına Dengbej Husêno da katılarak sahneye çıkar, 30 binden fazla bir kitleye kılamlarıyla seslenir. Halkın büyük bir ilgisini çeker ve bu durum onu çok duygulandırır.

Husêno’nun sesi ve kılamlarının içeriği
Husênê Mûşî’nin sesi hem güçlü hem de yüksek bir perdeye sahipti. O çığırdığı zaman bir çan sesi bıraklığındaki bir sesle insanı sarmalıyordu. Doyumsuz olan sesi, insanı alıp o güzelim cografyalarda gezdirirdi.
Söylediği bütün parçalarda, insan yaşamına dair ne varsa bulmak mümkün. Aşk, sevgi, yiğitlik, savaş vs. O bunlarla da yetinmemiş, Kürtler’in önde gelen liderleri üzerine de ağıtlar yakmıştır.Şeyh Sait üzerine söylediği ‘Mîrê Min’ türküsü gibi.
Halkın sanatçısı tavrıyla bir duruş sergilemiş ve kendi halkının sorunlarına kayıtsız kalmamıştır.Irak Kürdistan’ında Mele Mustafa Barzanî’nin öncülüğünde faşist Irak Baas rejimine karşı yapılan efsanevi mücadele üzerine de eserler yapmıştır.Diğer taraftan o dönemde İran’daki Kürtler’in lideri Simkoyê Şikakî’nin İran merkezi hükümetine karşı sergilediği yiğitliğini de unutmamış,onun mücadelesine ithafen besteler yapmaktan da geri durmamıştır.Hele halk arasında çok yaygınlaşmış olan ‘Kilama Mala Seydo’ koçaklaması bir şaheserdir.
Husêno, tıpkı ustadı Evdalê Zeynikê gibi gücü yettiğince bu dengbêjlik kurumu için yeni adaylar yetiştirir. Ailesinde kendisi ve babasının dışında, diğer aile bireylerinde de bu sanatı icra edenler var. Kardeşi Xalid ve Xalid’in oğlu Şemsedîn, Behcet, oğlu Cahid ve kardeşinin oğlu Delîl Dîlanar. İşte karşımızda tek başına bir dengbêjlik kurumu. Bu dengbêjlerin her biri ise kendi uslup ve tarzına sahip olarak, bu köklü Kürt müzik sanatını icra etmeye devam ediyorlar.

Vefatı
Çağımızın dengbêjlik geleneğinin önemli temsilcilerinden Husêno,1998 yılında hayat arkadaşını, can dostunu, beraber hayatın acı ve tatlı anlarını yaşadığı Dilber’ini kaybeder. Bu olay onu derinden etkiler ve büyük bir acı ve üzüntüye neden olur.1998 yılının sonlarına doğru, Husênê Orginosî ani kalp felcinden ötürü yere yıkılır.İki buçuk yıla yakın bir süre, yataktan çıkmaz olur. Halk o mücevher değerindeki sesten mahrum kalır. Bir ses sanatçısı için en büyük kayıp sesidir desek yeridir.
Dengbêj Husêno dermansız bir derde yakalanmıştır artık. Kara haberi de fazla gecikmez, 2001’in Nisan ayının 8’inde sevenlerine ulaşır.Uzun yıllar boyunca berak ve pürüzsüz sesiyle herkesin gönlünde taht kurmuş olan Husêno kendi köyü Orginos’ta ki evinde yaşama gözlerini yumar ve bu dünyadan göç eder.Evdalê Zeynikê ekolunun seçkin ustadlarından olan bu dengbêjimizin naaşı Orginos’ta büyük bir merasimle toprağa verilir.
O fiziki olarak aramızda ayrıldı ama, sesi ve sanatı bu dünyada kalıcı oldu.Bu yapımda ölümsüz dengbêjimizin sesi yeğeni ve genç kuşak sanatçılarımız içinde umut vaat eden Delîl Dîlanar ile düet olarak buluşuyor.
İşte; eski, köklü, soylu ve klasik bir değerimizin yeni ve genç kuşak ile buluşması…

17

Bülent Turan,1970 Diyarbakır-Ergani’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ergani’de tamamladı. Müziğe, altı yaşında babasının kendisine aldığı, mandolinle başladı.
1994’ te Adana MKM’de Koma Rewşen Müzik gurubunu, Gülcan Kurnaz, Sevda Eldemir Tarık ve M. Emin Kaya ile birlikte kurdular.

1997’de, Çîyayê Bêzar adlı ilk albümünü çıkardılar. 1998’de çalışmalarını İstanbul MKM’de sürdürdü.

2000 yılında, MKM guruplarından Koma Gulên Xerzan’la çalışmaya başladı.

2003 yılından bu yana, çalışmalarını yalnız sürdüren sanatçı, 2006 yılında ilk solo albümü olan, AMEDÊ çalışmasıyla sevenlerinin karşısına çıktı. Aynı zamanda AMEDÊ şarkısına da klip çeviren Turan, yeni bir klip çalışmasıyla tekrardan sevenlerinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Bülent Turan, çalışmalırını halen Mezopotamya Kültür Merkezi bünyesinde sürdürmektedir.

11

15 Ocak 1973´de Erzurum´un Xınıs ilçesinde 6 çocuklu ailemin son çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Ailemizdeki sevgi yoğunluğu, sahip olamadığımız şeylerin eksikliğini hissetmememde önemli bir etkendi. Xınıs, coğrafi konumu nedeniyle kışın bembeyaz karı, buzu ve iliklerimize değin işleyen soğuğu, yazın ise serin ve temiz havası ile yaşatırdı mevsimleri bize

Hele yaz aylarında gökyüzündeki yıldızların ışıltısı eşsiz güzelliktedir, 9 yıldır hasret olduğum Xınıs´ta. Yine her tarafın bembeyaz karlarla örtündüğü 15 Aralık 1987 günü Xınıs´ı bir süreliğine terk edip Çukurova´ya gidişimizde o mevsimde dalında portakalı ve rengarenk çiçekleri görünce şaşırıp kalmıştım. Lise eğitimimi Adana´da Yüreğir Sunar-Nuri Comu Lisesinde bitirdim. Okuldaki son bir buçuk yılda ablamın Biyoloji öğretmenim olması benim için ayrı bir duyguydu. İlk kez ilkokul üçüncü sınıftayken öğretmenimin sırayla bize şarkı söyletmesiyle, o güne kadar kendi kendime söylediğim şarkıları başkalarıyla paylaştım ve aldığım alkışlarla sesimin güzelliğini farkettim.

İlkokulu bitirdiğim yıl okul tarafindan Xınıs halkına yönelik düzenlenen 1000 kişilik bir salonda tiyatro, koro ve solo olarak ilk sahnemi aldım. Belkıs Akkale´nin “Dağlar seni delik delik delerim”, Edip Akbayram´ın “Hızlı hızlı giden yolcu” ve bir Azeri parça söylemiştim. O günlerde birgün onlarla tanışıp, aynı sahneyi paylaşacağımı düşünmemiştim doğrusu. İlklerin yaşamda ayrı bir anlamı olduğu herkesçe bilinir, bu geceninde benim yaşamımda ayrı bir yeri var. Daha sonraki sahnem yine bir halk türküsü olan “Ela gözlüm” türküsüyle lise mezuniyet gecesinde olmuştu.

4 yıl sonra tekrar döndüğümüz Xınıs´ta sanata olan ilgimle bir süre el sanatları kursuna devam ettim ve bundan müthiş zevk aldım. Bu arada girdiğim üniversite sınavlarında İktisat Fakültesini kazandım, fakat Avrupa´ya çıktığım için gidemedim.

Bulunduğum çevre dolayısıyla asimile olmuş, kendi kültürümden uzak ama hep buna özlem duyan biri olarak yaşıyordum. Kürtçenin konuşulmadığı ve Kürt elbiselerinin giyilmediği ortamımızda, rengini hala unutmadığım pembe bir puşiyi başıma ve elbiselerimin üstüne sararak Kürtleşmeye çalışıyordum. Dinlediğim Nizamettin Arıç ve Şivan Perver´le kendimi teselli ediyordum. Yüreğimizdeki ateşi daha bir körükleyen sesiyle Mızgin ve diğerleri… Derken, 20 Aralık 1994´de yaşamımı halen sürdürdüğüm Almanya´nın Berlin şehrine geldim. Ülkeye hasretimi ulusal mücadeleye duyduğum yakınlık hafifletiyordu. Ancak yaşadığım çevrenin feodal yapısı, içimde hep bir ukte olarak kalan kültür ve sanata yaklaşımımı etkiliyor, beni uzak tutuyordu. Avrupa´daki Kürt kurumları benim için bunları aştığım bir köprü oldu. Kürt Kültür ve Sanat Akademisi´nin (K.K.S.A.) merkez ve Berlin şubesinde geldiğim tarihten itibaren çalışmalarım devam etmektedir. 4,5 yıl Kürt Halk Danslarında yer aldım ve grubumla iki defa Mihricana katıldım. Kollektif çalışmaları daha üretken buluyor ve koro çalışmalarını organize ediyordum. En son “Koma Keskesor Kadın Korosunu” kadın rengi ve güzelliğiyle kurmuştuk. Merkez K.K.S.A.de Koma Berxwedan ve Ulusal Koroda yer almamla birlikte şan, solfej dersleri alarak repertuarımı genişlettim. Sanatta yavaş ve sağlam adımlarla ilerlemek sabırlı olmayı gerektiriyor. Müzik bilgisini benimle paylaşan ve en büyük desteği gördüğüm yeğenim Önder Deniz´le birçok etkinlikte sahne aldık. Bir zamanlar stranları ezberlettiğim yeğenimin müzik ögretmenim olması ve birlikte sahneleri paylaşmamız inanılmaz güzel bir duyguydu ayrıca.

Ve yıl 2002, yer Medya TV. Bir Müzik Yarışması düzenleniyordu. Tabii ilk olması nedeniyle tarihi bir anlam taşıyan yarışmaya hiç tereddüt etmeden katılma kararı aldım. Üç kategoride düzenlenen yarışmaya, çocukluğumdan beri ilgi duyduğum halk müziği bölümünde katıldım. Serhat yöresinin Bejnê parçası ile aldığım birinciliği, müzik yaşamımın dönüm noktası olarak değerlendiriyorum. Yarışma sonrası ailemden ve arkadaşlarımdan aldığım yoğun ilgiyle birlikte, mutlulukların paylaşılıp bütünleştiğinde güven ve sorumluluk duygusu getirdiğini gördüm. Bu da beni daha fazla motive etti. Ardından 25 Eylül 2004 tarihinde, sanat dünyasına ilk adımımı atarak Bejnê albümümle dinleyicilerime “Merhaba” dedim.

18

1975 yılında Diyarbakır’da doğan Mehmet Atlı ilk ve ortaöğrenimini Diyarbakır ve Ankara’da tamamladı. Ergani kökenli ve on çocuklu bir ailenin altıncı çocuğudur. Ergani, Diyarbakır ve Elazığ-Maden kültürünün özelliklerini bir arada barındıran ve Kurmanci, Zazaki ve Türkçenin konuşulduğu bir yöredir.

Atlı, bu dillerin konuşulduğu bir aile ortamında ve Diyarbakır’ın Bağlar semtinde Çüngüşlü Türkmen, Balkan ya da Kafkas göçmeni Türk; Mardinli, Batmanlı Arap, Zazaca ve Kurmanci konuşan Kürt ailelerle alevi demiryolcu ailelerin bulunduğu çok kültürlü bir mahallede yetişmesini şans olarak değerlendirmektedir.

Çocukluk yıllarından itibaren müziğe, enstrümanlara, mahalle düğünlerine ilgi duydu. Abilerinin yardımıyla değişik müzik türleriyle tanıştı; bağlama, mandolin ve org çalmaya başladı.

Amatör okul gruplarında bağlama çalarak başladığı müzik hayatını, 1993 yılında üniversite sınavını kazanarak mimarlık eğitimi almak üzere gittiği İstanbul’da Koma Denge Azadi ile profesyonel olarak sürdürdü. Grubun 1994’te yaşadığı dönüşüm sonucu oluşan yeni kadrosunda, besteci, şarkı sözü yazarı ve solist olarak yer aldı. Aynı süreçte gitar çalmaya başladı. Kısa süreli bir solfej ve armoni eğitimi dışında akademik müzik eğitimi almadı.

1994-1999 yılları arasında grubun yurtiçinde ve yurtdışında sahne aldığı pek çok programda ve konserde bulundu. Koma Dengé Azadi’nin 1995 tarihli “Welaté min” ve 1998 tarihli “Fedi” adlı albümlerinin kayıtlarında yer aldı. Grubun, sevilen “No Çi Halo” “Fedi” “Mihemedo” “Megri”” Dile Xemgin” “Ez te baş nas dikim” “Bejné” gibi pek çok şarkısına besteci ve söz yazarı olarak imza attı.

Sanatçı bu albümlerde arkadaşlarıyla birlikte Kürt Müziğinin geleneksel kaynakları ile ilişki kurmaya çalışarak halk şarkılarının batı enstrümanları ile icra edilmesi ve bu eserlerin çokseslendirilmesi, şarkıların orijinal dokularından beslenen varyantlarla zenginleştirilmesi konularında çalışmalar yaptı. Öte yandan, modern Kürt şiirinin seçkin örneklerini besteleme uğraşına girişti. Fedi, Mihemedo, Keçikek ve Megri gibi şarkılar bu çabanın ürünleridir. Bir yandan da şarkı sözleri yazmaya başlayan müzisyen, giriştiği, Kurmanci ve Zazaca olarak güncel bir şarkı sözü dili yakalama uğraşını bugün de sürdürmektedir.

1997 ile 2000 yılları arasında Koma Dengé Azadi ile çalışmaları sürerken bir yandan da Ferda Ereren yönetiminde, Marmara Üniversitesi Konservatuar Bölümü öğrencilerinden oluşan “Üç Deniz Topluluğu” nda Çoksesli Anadolu Müziği çalışmalarına enstrümanist olarak katıldı.

Koma Dengé Azadi’nin 1999’daki dağılışının ardından üniversite eğitimini tamamlayarak Diyarbakır’a yerleşti ve mimarlık ofislerinde mimar olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde müzik çalışmalarını solo olarak sürdüren sanatçı album hazırlıklarına da Diyarbakır’da başladı. Diyarbakır’da yaklaşık iki yıl süreyle kaval sanatçısı İrşad İpekle birlikte Kebikeç Kültür Merkezi’nde düzenli olarak akustik dinletiler verdi.

2003 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Mimarlık Tarihi ve Kuramı alanında master yapmak üzere tekrar İstanbul’un yolunu tutu. Bu alandaki akademik çabası hala sürmektedir.

Aynı yıl Metin-Kemal Kahraman, Serdar Keskin gibi müzisyenlerle birlikte Lizge Müzik Atölyesi’nde yer aldı. Fedi’nin kayıtlarından beri beraber çalıştığı müzisyen Sinan Zarakolu ve Serdar Keskinle ve atölyenin diğer emekçileriyle birlikte hazırladığı ilk solo albümü “Jahr: Stranen Be Zeman u Be Ziman” adıyla ve Lizge Müzik etiketiyle 2003 yılında yayınlandı.

Jahr’da, gitarı merkeze alan bir düzenleme anlayışı ile söz ve müzikleri çoğunlukla kendisine ait olan ve günlük hayatta konuşulan Kürtçenin olanakları ile kentli bireyin sorunlarına yaklaşmayı deneyen pop şarkıların yanı sıra, modern Kürt şiirinin etkili kalemlerinden Arjen Ari’nin şiirlerine yaptığı besteler yer aldı. Geleneksel müziğin birikimi üzerine inşa etmeye çalıştığı yenilikçi şarkılarda, batı müziğinin değişik formları ile de ilişki kuran ve büsbütün belli bir tarza yaslanmamayı tercih eden sanatçının, zengin melodileriyle dikkat çeken ilk solo denemesi Jahr, geniş bir genç dinleyici kitlesi tarafından sevildi.

Mehmet Atlı, şarkı formundaki bu çalışmalarının dışında 1998 yılında yönetmenliğini M. Hakan Demiralay ve İsmail Sancak’ın yaptığı “ Hayalet” adlı belgeselin ve 2004 yılında Seyri Mesel Tiyatrosunun Erdal Ceviz’in yönetmenliğinde sahnelediği “Mesela Ne Kadar Uzax?” adlı oyununun müziklerini yaptı. Şarkılarından “No Çı Halo” ABD’de Zaza kültürü üzerine yapılan bir belgeselde, “Wey Gidi” ise Kürt göçmenleri konu edinen bir Alman filminde kullanıldı. Son olarak, Mezopotamya Kültür Merkezi oyuncularının, Apo Kaya’nın yönetmenliğinde sahnelediği ve kadının evrensel sorunlarını görsel malzemeye ve dansa dayalı bir performansla tartışan “Be Zeman u Be Ziman” adlı oyuna; yine MKM oyuncularından Kemal Orgun’un yazıp oynadığı “Nobedaré Deriyé Cinneté” adlı tek kişilik oyuna Jahr’daki müzikleri ile destek oldu. Sanatçının kimi şarkıları Nilüfer Akbal tarafından da yorumlandı.

Halen İstanbul’da mimar olarak geçimini sürdüren müzisyen ,bir süredir pek çok sanatçı arkadaşı ile birlikte Kürt müzisyenlerinin kurumsal bir yapı içinde dayanışması ve Kürtçe sözlü müziklerin daha özgür ve profesyonel koşullarda icra edilebilmesi için uğraş veriyor. Mehmet Atlı şu sıralar, şarkılarından ve enstrümantal çalışmalarından oluşan iki ayrı album projesi üzerinde çalışıyor.

19

Aynur, 1975 yılında Tunceli’nin Çemişgezek ilçesinde doğdu. İstanbul’da ASM müzik okulunda bağlama ve müzik eğitimi aldı. Begüm Erdem ve Aşkın Metiner’le şan çalıştı. 2002 yılında ilk albümü “SEYİR” yayınlandı.

Metin-Kemal Kahraman, Grup Yorum, Lütfü Gültekin, Anjelika Akbar, Orient Expressions gibi müzisyenlerin albümleri ve konser performanslarının yanı sıra televizyon ve sinema filmlerinde vokaliyle yer aldı… Yurtiçi ve yurtdışında Kürtçe ve Türkçe dinletiler verdi. “Keçe Kurdan” adlı albümü, 2004 yılında Kalan Müzik tarafından yayınlandı.
Yaklaşık bir yıllık bir çalışmanın ürünü olan ve Aykut Gürel, Serdar Ataşer, Kemal Sahir Gürel, Burhan Bayar gibi usta müzisyenlerin düzenlemelerini yaptığı, Aynur’un “Keçe Kurdan” adlı albümü, Kürtçe – Türkçe halk şarkılarını ve yeni besteleri bir araya getirdi. Pek çok usta müzisyenin eşlik ettiği albüm, sıra dışı düzenlemeleriyle dikkat çekti. Oldukça geniş bir ses aralığı olan Aynur’un, şarkıları yorumlarken gösterdiği üstün başarısı yanında, doğaçlama söylediği ezgiler, “Keçe Kurdan”ın müzik meraklılarını derinden etkileyecek çalışma olduğunu gösterdi.
Albümle ilgili Türkiye ve dünya basınında önemli yazılar yer aldı. Albüm, son yıllarda Kürt müziği alanında en çok satan albümlerden birisi oldu. İngiltere’de yayınlanan Folk Roots (fRoots) dergisinin Kasım 2004 sayısına kapak oldu. Dergide yer alan “Yolda bir Kürt” başlıklı yazıda, Aynur’un başarılı çalışması ve geçmişiyle ilgili bilgiler yer aldı. Ayrıca, Türkiye’den Sezen Aksu ve Yunanistan’dan Eleftheria’ya benzetilen Aynur’un, tüm Kürtler için önemli bir star olduğu belirtildi. Bunun yanı sıra İngiltere’de yayımlanan The London Times gezetesinin 21 Mart 2005 tarihli “Türkiye’nin kültürü ve zenginlikleri” adlı ekin kapağında Aynur’un fotoğrafı yer aldı.
Yavuz Turgul’un yönettiği “Gönül Yarası” adlı filmde söylediği Kürtçe halk şarkısıyla büyük bir hayran kitlesine ulaşan Aynur, Türkiye’de çekilen bir filmde, ilk kez bir Kürt halk şarkısını canlı olarak okudu. Aynur, Fatih Akın’ın “İstanbul Hatırası / Köprüyü Geçmek” adlı belgesel filminde de şarkılarıyla yer aldı.
2005 yılı Mayıs ayı içerisinde, Hollanda’nın en iyi nefesli gruplarından birisi olan Nederlands Blazers Ensemble ile birlikte ilki Belçika’da olmak üzere altı konser veren Aynur, Hollanda’nın değişik kentlerinde gerçekleştirilen konserlerde yoğun ilgiyle karşılandı. 2005 yılının Temmuz ayında İspanya’da gerçekleştirilen “Türkiye Festivali”nde yer alan Aynur, Sezen Aksu, Erkan Oğur, Kardeş Türküler, Mercan Dede, Burhan Öçal’ın da katıldığı festivalde üç konser verdi.
Bu gelişmelerin yanı sıra “Keçe Kurdan” albümüyle ilgili olarak, albümün yayınlanışının üzerinden 15 ay geçtikten sonra, “Keçe Kurdan” adlı parçadan dolayı, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi Yedek Hakimliği tarafından “kadınları, dağlara çıkmaya teşvik etmek ve bölücülük yapmak” gerekçesiyle toplatılma kararı alındı. Karar 81 ilin valiliğine gönderildi. 2005 yılının Eylül ayında albümün toplatılma kararı kaldırıldı.
Aynur, Kardeş Türküler’in son albümü “Bahar”da bir, Mikail Aslan’ın son albümü “Miraz”da iki şarkı seslendirdi.
“Dumanlı dağları, coşkun ırmakları, güneşi, toprağın mis kokusunu taşıyan Aynur’un olağanüstü sesi, doğa gibi etkileyici…”

Tülay German

64

Bir hozan… Bir sanatçı… Bir devrimci… Sürekli yenilik peşinde koşan bir yaratıcı… Kimimiz televizyon programında bir stran seslendirirken, kimimiz Ulusal Orkestra’yı yönetirken, kimimiz gecelerde tiyatro sahnesinde, kimimiz sazın telleriyle ’alay’ edercesine oynarken tanıdık O’nu… Yüreğini ülkesinin dağlarıyla buluşturup, Sefkan, Mizgin, Sarya ve daha nice isimsiz kahramanın oluşturduğu kültür ve sanat kervanında yerini aldıktan sonra, bir aydan bu yana da O’nu, ’Hewlêr’le yeniden ’keşfettik’. Kimdi bu özgürlüğün aşığı, özgürlük savaşçısı? O bir hozan… bir sanatçı… bir devrimci idi… Her şeyden önce O bir öğretmendi… Bir yenilik arayışçısı idi…

Serhat, 24 Temmuz 1970 yılında, babasının memuriyeti dolayısıyla bulunduğu Ağrı’nın Eleşkirt ilçesinde doğdu. Henüz bir yaşında iken, babası Mehmet İhsan (Nuri)’nın yaşamını yitirmesi, annesi Gülsün ve kardeşleriyle birlikte Patnos’a dönmelerine neden olur. İki kız, üç erkek olmak üzere beş kardeşten en küçüğü olan Serhat’ın, diğer ismiyle Süleyman Alpdoğan’ın çocukluk ve gençlik yılları da burada geçer. Türkiye’deki eğitim sistemine göre ilk, orta ve liseyi Patnos’ta bitirir.

Derslerinde oldukça başarılıdır. Okuldaki başarısı, çocukluğundan itibaren arkadaşlarıyla olan ilişkilerine de yansır. O, her zaman yeni ve farklı birşeyler peşindedir. Bu özelliği kendisini kültürel ve sanatsal aktivitelere de yönlendirir. Henüz 7 yaşında iken, ortaokula giden abisinin çaldığı bağlamaya merak sarar ve her fırsatında “tıngırdatmaya” çalışır. Ancak her seferinde abisinin sert tepkileriyle karşılaşır ve saz, boyunun ulaşamayacağı yüksekliğe asılır. Ancak O, pes etmez, direnir. Sonra sazın telleri kopartılır, yine nafile… İş kendisinden beş yaş büyük olan abisi ile kavgaya varır. Ancak O bir kere başlamıştır ve geriye dönüş yoktur… O dönemi abisi Arif Alpdoğan, şöyle anlatıyor; “Evde bir tek bağlamamız vardı. O bağlamayı almak için annemle bir yıllık emeğimizi sarfettik, O çok meraklıydı. Bağlamaya birşey olur diye korkuyordum. Çok kavga ettik… Pes etmedi. Fakat aradan bir yıl geçti, benden daha iyi melodiler çıkarmaya başladığını gördüm. Ondaki bu hırs ve azmi görünce, destek olmaya başladım.”

İlk kasetini çıkardı

Yıl 1985-86’dır… Kürdistan ve Türkiye’de çocuk sanatçı furyası başlamıştır. Her gün yeni bir çocuk sanatçı gündemleşmekte, gençlik bu kanala çekilmektedir. Ulusal bilinç ve Kürt sorunundan uzak, politika ve siyasetin olmadığı bir ortamda büyüyen Süleyman da, bu furyaya yakalanır. Kaset yapmak üzere İstanbul’a gider. Bu gidiş aynı zamanda aileden de ilk ayrılışıdır. Abisinin arajmanlığını yaptığı ’Gülo’ isimli ilk kasetini, Murat Esen adıyla, bugünkü İMÇ (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) denilen plak şirketlerinin bulunduğu yerde çıkarır. O dönemle birlikte öne çıkan sanatçılardan birisi de Küçük Emrah’tır. İstanbul’da bir süre birlikte kalırlar. Ancak ekonomik şartların zorluğundan tekrar Patnos’a dönmek zorunda kalırlar.

1987’de liseyi bitirdiği sırada Patnos’ta devlet tarafından bir operasyon gerçekleştirilir. Birkaç arkadaşı yakalanır. Bu olay üzerine Bursa’da Belediye Konservatuarı ve aynı zamanda İdari Bilimler Fakültesi’nde okuyan abisi Arif, acilen yanına götürür. Çünkü, ulusal, ideolojik duygulara kapılması istenmez.

1988’de 1800 kişinin arasından ikinci sırada İzmir Ege Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı Bölümü’nü kazanır. Konservatuar’a girdikten sonra bağlama yerine, bir Azeri enstrümanı olan çift hörgüçlü ’tar’ üzerine eğitim alır. Bunun yanında kaval, gitar, bağlama, klavye de çalmaya başlar. Konservatuar yılları Süleyman için, kendini sorgulama ve bir çıkış yolu bulma dönemidir. Artık hem Kürtlük, hem de Kürt sanatı, müziği üzerine araştırmalarla başlar.

Tabular yıkılıyor

Kendisi gibi Konservatuar okuyan abisi Arif, “Türk halk müziğinde Ege yöresinin türkülerinin çok otantik, müzik motiflerinin çok iyi olduğunu, içeriğinde kahramanlık sergilendiğini, bunlara yönelmesinin kendisi açısından daha iyi olacağını” söyler. Süleyman ise, “Aynı makamların Kürtlerde de var olduğunu, hatta özellikle hicaz parçalarda biraz daha otantik, güzel ve duygusal işlendiğini” savunur. Araştırmalarını bu süreçte daha da hızlandırır. Serhat ve Botan yöresinin parçaları üzerinde durur. “Batmane Batmane” parçasını bu dönemde, Ege’deki gibi değişik enstrümanlar kullanarak, batı sazları eşliğinde yorumlamaya çalışır. Böylelikle daha zengin bir müzik kültürünün ortaya çıkacağı kanısındadır.

1991 Şubat ayına gelindiğinde Süleyman abisini şaşırtmıştır. Ulusal ve ideolojik sorunlardan uzak tutulmak istenen Süleyman, politik duruşuyla, inanılamayacak kadar abisini hayrete düşürmüştür. Tartışmalarında daha bir derinlik vardır. Buna bir de evlilik kararını açıklaması eklenince, ortalık adeta daha da karışmıştır. Çünkü bu bir tabuyu yıkmak demekti. O güne kadar küçük, büyükten önce evlenemez, bu bir gelenekti, töreydi ve şimdi Süleyman bunu da çiğniyordu. Burada da yine dediği yapılır. Üniversite’de tanıştığı okul arkadaşı Yıldız’la aynı ay Denizli’nin Kivrili ilçesinde aile dostlarıyla birlikte sade bir düğün yapılır.

İncelen ip kopuyor…

Artık Süleyman’la Yıldız için de karar anı gelip-çatmıştır… Ve o güne kadar düzenle aralarında giderek incelen ip, kopmuştur. 1991 yılının Temmuz ayında Partiye katılırlar. Yıldız, Cizre’de tutuklanır ve şu anda tutuklu bulunduğu Amasya Cezaevi’ne konulur. Toplam 12 yıl 6 ay hapse mahkum edilir.

Süleyman ise önce Haftanin’e, oradan Mahsun Korkmaz Akademisi’ne geçer. Müzik eğitimindeki yetkinliği göz önünde bulundurularak Avrupa’da kültür-sanat faaliyetleri için Hünerkom’a gönderilir. Böylece 4 yıl sürecek bir Kültür maratonu da başlamış olur.

Süleyman sadece müzikle sınırlandırmıyordu kendini. Aynı zamanda tiyatro oyunlarında da oynuyordu. Kendisine ölçü aldığı başarı grafiği burada devam ediyordu. Ancak her ne kadar Avrupa ortamı teknik açıdan insanı geliştirse de, olanaklar sunsa da, “Bir devrimci için ülkeye dönmek bir görevdir” diyordu. Yine Kürt müziğine, kültürüne, folkloruna karşı var olan tehlikeleri de sezerek şunlara dikkat çekiyordu; “Bizim güçlü bir kaynağımız var. O kaynağa dönüş, özellikle orada Kürt kültürünü ortaya çıkarmak, bize düşüyor. Bugüne kadar dengbêjler belli bir noktaya getirdiler, biz bunlara el atmazsak ortada kaybolacak. Zaten Türkleştiriliyor. İzzet Altınmeşe, Nuri Sesigüzel gibileri örnektir. Eski parçalarımızı çıkaralım, okuyalım, geleceğe aktaralım, bunlar kaybolmasın.” O, klasik parçaları modernizmle yorumluyordu.

Ve Hozan Serhat 1996 yılında kaynağa dönüşü gerçekleştirdi. Zap’ta birkaç ay kaldıktan sonra, Hewlêr’de bulunan Mezopotamya Kültür Merkezi’ne gider. Güney Kürdistan’ın hemen her yerinde gecelere, morallere katılır. Behdinan ve Süleymaniye’de canlı ve dinamik tarz ve temposuyla faaliyetlerini aralıksız devam ettirdi. Süleymaniye’de Güzel Sanatlar Akademisi Orkestrası’nın dikkatini çeker ve ilk kez bu orkestrada bir tamburwana yer verilir.

16 Mayıs 1997’de PDK peşmergeleri MKM ve Heyva Sor kurumlarını ablukaya alır. MKM de bulunan sanatçıların bir ksimi öldürülür. Ancak katliamdan dört gün önce Süleymaniye’ye geçen Hozan Serhat (Süleyman), yine yüzünü gösteren ihanet üzerine yazdığı “Hewlêr” yaşanılanları tüm gerçekliği ile ortaya koymaktadır.

Hüseyin Kaytan ve Kameraman Halil Uysal’ın gruplarının Botan’a gitmesi kararlaştırılır. 91 yılından bu yana kamera ve fotoğraf makinesinin girmediği Botan’ı duyan Hozan Serhat da gitmeyi önerir, ancak önerisi uygun görülmez. Botan’a gidip klip çekmek istediğini bildirir. Israrlar sonunda kabul edilir.10 Temmuz 1999 günü Hakkari’ne şehit düşer.,
Özgür Poltika

8

Modern Kürt edebiyatının en önemli isimlerinden olan Mehmed Uzun, 1953 Siverek Doğumlu. 1977 yılından bu yana Avrupa’da, İsveç’te yaşıyor. Kürtçe, Türkçe ve İsveççe edebi çalışmalarıyla çok dilli, çok kültürlü olan Mehmed Uzun, uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. Ayrıca İsveç Pen Klübü ve Uluslararası Pen Klüp’te aktif çalışıyor. İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliği’nin de üyesidir.

Bugüne kadar Kürtçe yedi roman yazan Mehmet Uzun’un romanları başta Türkçe olmak üzere bir çok dile çevriliyor. Denemeleri de çeşitli dergi ve gazetelerde yirmiye yakın dilde yayınlanıyor. Mehmed Uzun, “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık” romanı ve “Nar Çiçekleri” adlı deneme kitabı ile ilgili olarak 2001 baharında yargılandı ve aklandı. Aynı yıl Türkiye Yayıncılar Birliği’nin her yıl verdiği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nü, roman sanatına ilişkin belirleyici katkılarından dolayı Berlin Kürt Enstitüsü’nün Edebiyat Ödülünü, yarattığı edebiyat ve sözün özgürlüğüne ilişkin duruşundan dolayı İskandinavya’nın en önemli ödüllerinden olan Torgny Segerstedt Özgürlük Kalemi Ödülünü ve 2002’de İsveç kültür yaşamına sunduğu değerli katkılarından dolayı İsveç Akademisi’nin Stina-Erik Lundeberg Ödülü’nü aldı.

——————————————————————————–

Mehmet Uzun’un yayınlanmış yapıtları:

TU (Sen), Roman, 1985; Mirina Kalekî Rind (Yaşlı Bir Rind’in Ölümü), Roman, 1987; Siya Evînê (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde), Roman, 1989; Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê (Evdalê Zeynikê’nin Günlerinden Bir Gün), Roman, 1991; Destpêka Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatına Giriş), İnceleme, 1992; Hêz û Bedewiya Pênûsê (Kalemin Gücü ve Görkemi), Denemeler, 1993; Mirina Egîdekî (Bir Yiğidin Destanı), Destan-Ağıt, 1993; Världen i Sverige (Tüm Dünya İsveç’te), Edebiyat Antolojisi, M. Grive ile Birlikte, 1995; Antolojiya Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyat Antolojisi), Antoloji, iki cilt, 1995; Bîra Qederê (Kader Kuyusu), Roman, 1995; Nar Çiçekleri, Deneme, 1996; Ziman û Roman (Dil ve Roman), Söyleşiler, 1997; Bir Dil Yaratmak, Söyleşiler, 1997; Dengbêjlerim, Deneme, 1998; Ronî Mîna Evînê – Tarî Mîna Mirinê (Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık), Roman, 1998; Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler, Deneme, 2002; Dicle’nin Sesi I – Hawara Dîcleyê (Dicle’nin Yakarışı), Roman, 2002; Diclenin Sesi II – Dicle’nin Sürgünleri, Roman, 2003.

Kaynak : Tempo dergisinden alınmıştır.

40

YAŞAMI:
Kürt dengbejlik geleneğinin ünlü ustalarından Karabet ê Xaço (Garabet Haçadruyan) da, tüm ailesini 1915 soykırımında yitirmiş bir Ermeni yetimidir, bir soykırım mağdurudur. 1902 yılında Xerzan’da doğan Karapetê Xaço, Sultan II. Abdulhamid, Ermeni, Yezidi ve Asurlara yönelik katliam fermanını uygulamaya koyduğunda yedi yaşındadır. Köy yakmalar, toplu katliamlar ve tecridin günlük yaşamın bir parçası olduğu o günler için Xaço, “Hamidiye askerlerine her yerde ölüm melekleri de eşlik ediyordu. Ana evladına sahip çıkamıyordu. Hepimiz kıyamet gününün geldiğini düşünüyorduk.” diyor. 5 kişilik ailesini kaybettiği 1915 yılının 1 Mayıs gününü ise şöyle anlatıyor..

“Önce köpeklerin sesini, sonra da kapı sesini duyduk. Tahta kapımıza çok sert vuruyorlardı. Kapıyı açmak için ben gittim. Silahlı üç adam dışarıda duruyorlardı. Kürtçe konuşuyorlardı. Herkesi, köyün aşağısındaki dere kenarına götürdüler. Oraya başka Ermenileri de getirmişler. Hiç vakit kaybetmeden önce erkekleri, sonra kadınları öldürdüler. Sonunda bir parça insaf vicdanlarına girdi ki, bizi bıraktılar. ’Sakın kimse evine geri dönmesin!’ diyerek de çocukları uyardılar.”

Karabetê Xaço ve kardeşleri bir süre Kürt köylerinde dilencilik yaparak karınlarını doyurdular. Hiç kimseye de Ermeni olduklarını söylemediler. Kürtçe bilmeleri onların kendilerini gizlemelerine yardımcı olmuştu. Karabet ê Xaço ve kardeşleri birlikte köy köy dolaşıp, tutunacak bir dal ararken farkına varmadan ilk stranlarını da öğrenmeye, yollarda söylemeye başladı. Kız kardeşi on iki yaşındayken, bir köylüyle evlenince o da o köyde çobanlık yapmaya başladı (Filitê Quto’nun köyü) ve birçok dengbêj, masalcı, güzel sesli dervişle karşılaştı.

Uzun kış gecelerinde, köy meclislerinde dengbêjlerin şevberklerine katıldı. Zamanla onun sesinin güzelliği fark edilince, o da köy meclislerinde stran söylemeye başladı. Ve kısa zamanda Xerzan köylerinde genç dengbêjin şöhreti yayıldı. Bir süre sonra, onu da bölgede düğünlere çağırdılar: “dengbêjliğe başladığım zaman artık gizli gizli ağlamayı bıraktım. Aç kaldığımda, birisi bana haksızlık yaptığı zaman, hatta erkek kardeşim on yaşında hastalıktan ölünce sadece stran söyledim“ diyor Xaço.

Sürgün ve katliamlar coğrafyasının kaderi Karapetin yakısını orada da bırakmadı. Şeyh Said isyanını ardından, sürgün ve katliama uğratılan Kürt aşiretleri ile birlikte Güneye göçetmek zorunda kaldı. Tekrar geriye dönmeleri için izin çıktığında ise nüfus kağıdı olmadığı için Qamışlı’da kalmak zorunda kaldı. O zamanlar Suriye Fransızların elindeydi. Yapılacak iş de olmadığı için de genç Karapet Fransız ordusuna katıldı ve tam 15 ay, 3 ay Kamuşlo, Derozor, Haseki gibi yerlerde Fransız ordusuna hizmet etti. Kendi anlatımına göre Komutanların hizmetçiliğini yapıyor, Onlara kahve yapıyor, ayakkabılarını siliyor, elbiselerini yıkayıp ütülüyor, böylece evinin geçimini sağlıyordu.

2. Dünya savaşı sona erdiğinde barış yapılır ve Fransızlar ülkelerine dönerken, orduda hizmet verenlere, Fransa’ya birlikte dönme hakkı tanıdıklarını açıkladılar. Fransa’ya gelmek istemeyenler de Suriye’de kalabilir veya istedikleri yere gidebilirler dediler. Qarapetê Xaço ise “ülkesine yani Hayasdan’a gitmek istediğini” söyler. Xaço böylece, 15 yıl hizmetlerinin karşılığı olarak Fransız delegasyonunun aracılığıyla eşiyle birlikte Sovyet Ermenistan’a gönderilmiş olur. Kendi anlatımına göre Binbir zorlukla 1946’da Ermenistan’a ulaşabilir.

1950 yılında Erivan Radyosunun Kürtçe bölümüne katılır. Fakat Qarapet’i orada ilginç bir sürpriz beklemektedir. Radyo yöneticileri söylediği klamların ağalar, beyler ve allah üzerine söylendiği için, Sovyet sisteminde bunun yasak olduğunu söylemektedirler. “Ağaların, beylerin üzerine değilse peki ne üzerine klam söyleyeceğim, kızlar üzerine mi?” diye sorar Xaço, “hem bizdeki ağalık, toprağın zenginliğin üzerine değil, yiğitliğin, cengaverliğin üzerinedir” der. O zaman hareketli ezgiler, oyun havaları oku derler. Qarapet buna da şaşırır: “Erkek adam nasıl oyun havası söyler?” Derken ara yol bulunur, Qarapet ne biliyorsa, nasıl istiyorsa onu söyler, Radyo da sansürden ne kopardıysa onu yayınlar…
50 yıldır da onun sesi bu radyodan, daha sonra kasetlerinden tüm dünyadaki Kürtlerin yüreğine seslendi.
Qarapetê Xaço, Ermeni ve Kürt uluslarının birbiriyle kesişen, çatışan yazgılarının bir sembolu, ortak duyarlılıklarının bir sesiydi. 5 çocuk, 15 torun sahibi bu asırlık çınar göçtüğünde arkasında binlerce kılama sığmayan bir hoş seda, büyük bir kültürel miras bıraktı bizlere.
Kürt ve Ermeni halklarının bu ortak değerinin Aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.

——————————————————————————–
ESERLERİ:

Göz yaşları altında toprağa verilen Karapetê Xaço, ardından binlerce kilam ve çok sayıda Kürtçe kaset bıraktı.

1-Eyşana Elî
2-Zembîlfiroş
3-Genc Xelîl
4-Xumxumê
5-Hesenîko
6-Lê dihol e
7-Bişêriyo
8-Lê lê Edûlê
9-Xezal
10-Filîtê Qutu
11-Silêmanê Mistî
12-De Xalo
13-Mîrzikê Zaza
14-Lawikê Metînî(dayîkê)
15-Evdalê Zeynê
16-Hey babikê
17-Nûrê
18-Ay lo Mîro
19-Mîro wayê
20-Derwêşê Evdî
21-Yane yane
22-Lo dilo
23-Diyarbekir
24-Lê Canê
25-Saliho û Nûrê

Kaynak: www.gelavej.org sitesinde yayınlanan Recep MARAŞLI’ya ait “Kürt ve Ermeni duyarlılığının ortak sesi”adlı yazısından derlenmiştir.

VIDEO