Azad Zal: Halk masallarında Gizem ve simge

291

Yılana biçilen anlam, toplumsal bilinç tarihinin iki kaynağında gizlidir. Biri anaerkil çağdır, öbürü ataerkil dönemdir. Anaerkil çağdan kalma hikaye ve destanlarda yılana olumlu anlamlar yüklenilirken, ataerkil çağa ait hikaye, masal ve destanlarda yılan düşman olarak görülür, kötülüğün sembolü olur.
‘Hebû, tune bû…’ (bir varmış, bir yokmuş…) ile başlayan halk masalları, kendi içlerinde gizemli olup, simgeler barındırır ve aynı zamanda tasarlar. Bu tasarım, toplumsal psikolojinin kurulumun başlangıcı, halkın bilinci, ulusal bellektir. Sözlü edebiyat sadece bu tasarım ile anlatısını gerçekleştirir ve dolu dolu akan bir ırmak gibi tarihin dönemeçlerinde geziye çıkarır. Halka ait toplumsal değerler ve olgular bir nehrin suyu gibi eski yüzyıllardan yeni yüzyıllara akar.
Sözlü edebiyatta geçen figür, olay, kahraman, araç ve değerlerin tümü, gizem taşıyıp halkın tarihinin işaretleridir. Bunların bazıları dünyadaki birçok halkta ortak iken, bazıları belli bir bölge veya kıtaya özgüdür. Bazıları ise sadece bir halka özgü, hatta ona ait olur.
Dünyanın her yerindeki sözlü edebiyatta, ortak bir zemine sahip olan ortak simgeler bulunur. Bazı zamanlarda, bütün toplumları etkileyen, toplumun kitle psikolojisinde ortak bir etki bırakan ve destan, efsane ile halk masalları konusu haline gelen, toplumun bellek ve bilincinde yer edinen olaylar yaşanmıştır. Her toplumun kendi bakış açısı ve kolektif psikolojisine göre bu olaya reaksiyon göstermesi sonucu böylesi toplumsal destanlar oluşup geriye kaldı. Örneğin ‘tufan’ ortak bir motiftir. ‘Newroz’ kıtasal bir ortak olgudur. ‘Boğa’ genel bir motiftir ama ‘at’, ‘inek’, ‘kurt’, tilki’ veya ‘yılan’ kıtasallar. ‘Güneş‘ genel bir motif iken, ‘nehir’ veya ‘dağ’ kıtasal ya da bölgesel motiflerdir. Bu toplumsal ve bölgesel simgeler her açıdan önem ve değer arz ettiği için kayda geçirilmeleri ve değerlendirmeye tabi tutulmaları bir ihtiyaçtır.

Gizem ve simge kategorileri

* Doğa simgeleri

Devamlılık gösteren doğa olayları: Güneş ve ay, gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü, yaz ve kış, sonbahar ve ilkbahar, kar ve yağmur, kuş ve tufan, sis ve duman, ova ve dağ, çöl ve sahra, ağaç ve orman, nehir ve pınar, çayır ve çimen, gül ve çiçek vb.
Çarpıcı doğa olayları: Tufan, Newroz, deprem, yanardağlar, meteor vs.
Canlı yaşamdan örnekler: Kurt ve tilki, aslan ve dişi aslan, ceylan, kaplumbağa ve tavşan, eşek, güvercin, kınalı keklik, uğur böceği, yılan, balık, horoz ve tavuk vb.

Toplumsal motifler
Yas ve şenlik: Festival, düğün, şenlik, doğum, yeni yıl, yas, ölüm vs.
Savaş ile ilgili toplumsal olaylar: Demirci Kawa’nın ayaklanması ve Newroz isyanı, Spartaküs isyanı, Wilhelm Wallace direnişi ve İskoç halkının isyanı, Ristemê Zal, Mîrza, Mîrze Miheme, Dimdim Kalesi direnişi, Şeyh Said isyanı vs.
Din ile ilgili toplumsal olaylar: İbrahim Peygamber ve Nemrut, Musa Peygamber ve Firavun, Hz. Süleyman ile Sara, Yusuf ile Züleyha, Hasan Sabbah ve Padişah vb.
Bilinci etkileyen toplumsal olaylar: Yedi gün yedi gece, üç gün üç gece, kırk gün kırk gece, cin ve peri, kurt ile tilkinin düğünü, peri, cadı, ejderha, Anka kuşu vb.
Gizem ve simgelerin yorumlanması

Kürdistan’ın her tarafında bu hikaye ve türevleri söyleniyor. Söylem ve olay örgüsünde ufak ufak farklılıklar olsa da, özünde aynıdır. Adlandırma ve ağızda çeşitlilik görünse de, esasta toplumun temel karakteristiğini bu hikaye ve masallarda okumak mümkündür. Söz konusu hikayelerde bulunan ortak özellikler şöyle:


Bir varmış, bir yokmuş: Eski bir söylemdir ve kökü itibari ile de toplumun gizemlerini, işaretlerini, toplumsal yaşamını içerir. Sosyolojik  açısından baktığımızda, bu söylemin felsefi kökeninde, Zervanizm ve Zerdüşt inancından önce gelen animizm olduğunu görürüz. Aryan halklarının tümünde bu söylemi görmek mümkün. Felsefi bir kavram olarak anlamı ‘varlık ile yokluk arasında’ şeklindedir. Bugün, İngilizce’deki ‘zero’ kelimesi etimolojik olarak ‘zervan’dan geliyor. Varlık ve yokluk arası sıfır olunca, temel oluşuyor. ‘Zero’ da sıfır demek. 
Zervanizm inancında yaratıcının adı Zervan’dır. Tanrısal Zervan’ın evrensel ve özel anlamı, zamanı tasarlayan demektir. Kök itibari ile de yokluktan yani sıfırdan (zero) geliyor. Zervan cinsiyetsizdir. Her iki cinsiyeti de barındırır ve toplumsal normda pro-ikiz olarak kabul edilebiliyor. Ya da her iki cinsi de barındıran bir esas. Bu zaten doğal gelişen bir çelişkidir. 
Zervanizm inancına göre, her şeyden önce güneş vardı. Güneşin ışınları iyi ve kötüyü gösteriyor. Kötüden kasıt yer’dir, karadır. Zervanizm’den Zerdeştlüğe geçen tüm inanç ve bilinç etkileri, bugün Êzîdîlik, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te var. Melekler ateşten var olduklarından dolayı temizler, kötülük hiçbir şekilde onlara bulaşamaz. Yine bu inanca göre cin ve periler de ateşten doğmuş. Ancak insan, topraktan yaratılmış. İnsandaki kötülük bundandır.
İki alem var, biri in, öbürü cin. İkililik, ikiz olma hali ve doğa çelişkisi buradan ileri geliyor. Zervanizm’de bu ikililik başlangıçtır. Zervan, zaman ve evrenin başlangıcıdır. Toplumsal belleğin derinliği buradan geliyor.
Masal, hikaye ve halk destanlarında, ortak bir alt yapıya sahip olan farklı farklı kalıp ve kelimeler/kavramlar var. Örneğin Ristemê Zal, düşmanlarla savaşmak için güç dilediğinde „Gece ve gündüzün sahibi adına kalkabileyim…“ der.
Bazı hikayelerde, kahraman „Önünü uğurlara, arkasını feleğe verir“. Ayrıca bu tür hikayelerde, şuna benzer dörtlükler de söylenir:
„Çöl ve sahra,
kaya ve kayalık
yaz gitti kış kaldı
Mîrze Mihemedê’mizin (kahramanın adı ne olursa olsun, bu ad söylenir) başı daha yeni belaya giriyor.“
Masalların çoğu „bir varmış, bir yokmuş“ ile başlarken, başka halkların masal ve hikayeleri benzer olarak, örneğin „Gece ve gündüzün sahibi“, „Uğur ve felek“, „Zaman ve Devran“ile başlar.

Yılan/ejderha/karayılan: Birçok masal ve hikayede yılan motifine rastlanılır. Bazen hayırlıdır, iyidir, olumlu bir hizmet görür. Bazen ise kötüdür, çeşmeyi kurutur, şehir yollarını tutar, insanları yer. Çeşmeden suyun yeniden akmasını sağlamak, şehir yollarını açmak ve insanlara zarar vermemesi için yılana güzel kızların kurban verilmesi gerekir.
Yılana biçilen anlam, toplumsal bilinç tarihinin iki kaynağında gizlidir. Biri anaerkil çağdır, öbürü ataerkil dönemdir. Anaerkil çağdan kalma hikaye ve destanlarda gizem ve simgelere olumlu anlamlar yüklenilirken, ataerkil çağa ait hikaye, masal ve destanlarda yılan düşman olarak görülür, kötülüğün sembolü olur. Bizim hikayelerimizde yılan/ejderha/karayılan olumlu, iyi bir simge ve motif olarak görülür. Ayrıca hastaları iyileştirdiğinden, en uzun ömürlü ve ihtiyar yılanlar derman olur. Şu an da eczacılık, birbirine dolanan iki yılan ile sembolize edilir.
Kürdistan’ın bütün bölgelerinde her ailede bir karayılan olur. O yılan, evin bir nevi hükümranı gibi görülür. Yani çocuklar büyüyüp birbirinden ayrıldığında, karayılan hangi oğlun evinde görülürse, evin sahibi o olur. O ev büyük ev gibi görülür. Karayılan, evin hükümranlığını simgeler ve kutlu bir anlama sahip olur. Kimse sesini ona karşı çıkarmaz. Kimse onu da alakadar etmez.
Bu, anaerkil çağdan gelen bir şeydir. Neolitik çağda ve önceki zamanlarda anaerkilliğin simgesi yılandır. Karayılan kadının sevdalısıdır. Halen de, yılanın bir kadının peşine verip ayrılmadığı olaylardan söz edilir. Örneğin Helmo’nun hikayesinde de bu var ve hikaye anlatıcılarımıza göre, özellikle de Farqîn bölgesinde bu, gerçek hayatta yaşanan bir olgudur.
Kökü Kürdistan dağlarına dayanan birçok gerçek hikayede kadın savaşçıları ile yılanlar arasındaki benzerlikler vurgulanır. Tektanrılı dinlerde ise yılan düşmanlığı söz konusu. Tanrı, Adem ile Havva’yı cennetine gönderdiğinde, elma ağacından/buğdaydan yememelerini söyler. O zaman cennetin bekçisi, Rıdvan adındaki yılandır. İblis gelip cennete girmek ister. Yılan onu dilinin altına saklayarak, gizlice cennete sokar. İblis de gidip Havva’yı kandırır, ardından Havva da Adem’i yasak meyveden/buğdaydan yemeye ikna eder. Bu olayın ardından tanrı onlara şöyle der: „Sizin her iki neslinizi birbirine öyle düşman yaparım ki bu yeryüzünde oldukları müddetçe birbirlerine düşman kalırlar. Nerede birbirlerine rastlasalar birbirlerini öldürürler.“ O andan itibaren yılan ve insan birbirinin düşmanı oldu. Bu, toplum algısına da bu şekilde yerleşti. „Yılanın yavrusu zehirsiz olmaz“ sözü de bu algıdan kaynaklanıyor.
Yılanın kutsallığı, toplum algısı ve bilincinde oldukça eski bir geçmişe sahip olduğu için, toplum tarafından ve özellikle de Kürt toplumunda da bu algı bugüne kadar korunmuş. karayılan (Marê reş), bir gizem ve sır gibi Kürt halkının bilincince kutsal bir yere sahip.

Cadı: Aryanî toplulukların tahayyülünde, hayal tasarısında cadılık vardır. Kürtlerdeki karşılığı cin ve peridir. Kürt toplumunda farklı farklı isimlerle tanımlanmaktadır. Hatta 19 farklı isimle adlandırıldığı bilinmektedir. Her ne kadar farklı adlandırmalar yapılsa da tahayyül edilen şey aynıdır. İrlanda dilinde ‘Bean Sidhe’, İskoç dilinde ‘Ban Sith’ (perilerin annesi), Galler dilinde ‘Gwrachy Rhibyn’ (Rhibyn’in cadısı), İngilizce’de ise ‘Banshee’ olarak adlandırılmaktadır. Tahayyül edilen, yani düşüncede tasarlanan şey tüm dillerde birbirine benzemektedir. Örnek olarak, bazen biri ölmeden önce sesiyle onu haberdar ediyor (Kürdistan’da guguk kuşu ve baykuş uğursuzluğunu bu algıdan alıyor); bazen hamile kadınları korkutmak için yaşlı bir kadın şekline bürünüyor ve çocukları kaçırıyor; bazen de evlerde bir hayalet gibi beliriyor; bazen de insanları tutsak ederek, zenginlerin evinde hizmetçi oluyor.
Bu tasarlayış İzlanda’dan Kürdistan’a, hatta Hindistan’a kadar tüm Aryanî toplumlarda var. Hepsindeki ortak özellik ise, asilzade ailelerde görülmeleridir. Bir diğer özelliği ise kadın olmalarıdır. Bu algılayış temelini Lilith’ten alıyor. Lilith başkaldıran asi bir kadındır. Eski dönem ve dini mitolojiye göre; Tanrı Adem’i yarattı, ardından da Lilith adında bir kadını yarattı. Adem ve Lilith eşittir. Adem, Lilith üzerinde egemenlik kurmak istiyor. Bundan dolayı da aralarında sorun yaşanıyor, geçinemiyorlar. Adem, Lilith’e vuruyor, ya da Lilith kaçıp Ay’a gidiyor. Adem, onu Tanrı’ya şikayet ediyor ve diyor ki; „Lilith serbest dolaşıyor ve kötülük yapıyor“.
Lilith, Adem’den öcünü almak için Ay’dan Dünya’ya iniyor ve çocuklarla kadınları korkutuyor, onları kaçırtıyor. Günümüzde de Kürtler arasında, „Çocuk Ay’a tutuldu/tutundu“ diye bir inanış vardır. Çocuklar gece Ondörtlük Ay’a baktıkları zaman, ebeveynleri onlara, „Oğlum/kızım Ay’a bakma, Ay’a tutulursun!“ der. Çocuklar, Ay’a tutulduğunda ise, alnına is sürülür ve hilal şeklinde kurşun yapılıp onlara takılır ki iyileşsin. Bu inanışların hepsinin temeli bu algılayıştan, tasarlayıştan geliyor.

Gece gündüz, üç gece ve üç gün, yedi gece ve yedi gün, kırk gece ve kırk gün: Toplumsal tahayyül/tasarlayışta sayılar oldukça önemlidir. Bir, üç, yedi ve kırk gibi değişik rakamlar belirtilir.
Örneğin, toplumsal tasarlayışta ‘bir’, mikro ve makro dünyada birlik, bir olmak anlamına gelir. İnsan ve evren, parça ve bütün ‘bir’ tahayyül/tasarlayışı ile insanın aklına geliyor. Kendi, sahip ve Tanrı; kendi olmak, sahip olmak ve Tanrılaşmak ‘bir’in temelindedir. Kendinde ‘bir’lik, evrende ‘bir’lik; mikro olmakta ‘bir’lik ve makro olmakta ‘bir’liktir. Toplumsal algıda, hangi şekilde olursa olsun bu vardır. Çelişkilerin ‘bir’liği, Tanrı’nın ‘bir’liği, önderlerin ‘bir’liği, tarihsel kahramanların ‘bir’liği, masal kahramanlarının ‘bir’liği temelini bireyin yalnızlığından alır. Birey kendi iç dünyasında tektir. İnsan kendi farkına vardığında, uyandığında önce yalnızlığını ya da ‘tek’liğini görüyor. Bu insanlık tarihinde de böyle, bir insanın şahsi tarihinde de böyledir. Çocuklar ‘tek’liklerinin farkına varır ve toplumda bir, ‘tek’ olurlar. İnsan algısında ‘bir’ veya ‘tek’ olmak, temel bir algılayış gibi insan inancına da damgasını vuruyor.
Örneğin, toplumsal algıda ‘üç’ de, ‘ben-sen-o’dan geliyor. Görünen doğada bu, ‘yer, gök ve arasında insan’dır. Yaşamın üç rengi ‘ana, baba ve çocuk’ da aynı algılayıştır. ‘Doğum-yaşam-ölüm’ de aynı üçlüyü, üç rengi insanın aklına getiriyor. ‘Başlangıç gelişme-sonuç’ da aynı algılaştır. Bu şekilde toplumsal algıda ‘üçlü’ kombinezon düşüncenin örülmesinde oldukça önemlidir ve olay/olgu üç şekilde gelişim gösteriyor.
‘Yedi’ sayısı da toplumsal algıda, tasarıda önemlidir. ‘Yedi’ günde dünya oluşmuş, ‘yedi’ tabaka gökyüzü, ‘yedi’ tabaka yerin altı, ‘yedi’ gün temel bir gizem gibi insanın başlangıç sürecinde şekilleniyor. Babiller ‘yedi’ rakamını esas almışlar ve haftanın ‘yedi’ günü oradan geliyor. Babil rahipleri, Jüpiter, Venüs, Satürn, Merih, Merkür, Güneş ve Ay’ı, ‘yedi’ rakamının temeli olarak belirtmişler. Haftanın ‘yedi’ gününün çoğu buradan geliyor. ‘Yedi’ rakamının kutsallığı Sümerler, Babiller, Hititler, Grekler ve birçok başka Aryanî toplulukta da var. Grek filozofları dünyanın ‘yedi’ harikasına vurgu yapmışlar ki bu da aynı algıdan kaynağını alıyor. Bu psikolojik algı, din ve tarikatların felsefelerinde de yer edinmiştir.
‘Kırk’ algısı, tasarlayışı ise, doğal mevsim zamanlarından geliyor. „Kırk gün kış kırkı (Çil roj çileyê zivistanê)“ ve „sonbahar kırkı (çilê payîzê)“, soğuk ve sıcağa göre, toplumsal hareketlilik sisteminin iklimi ve toprağın işlenmesine göre belirlenmiş. „Kırk gün kırklık (çile), sekili at ve … erkeği huzur bulmasın“ sözü kaynağını buradan alıyor. Bir öldüğünde ‘üç’ gün yas tutulur, ‘kırk’ında ise ölmüş kişinin helvası dağıtılır.

Ceylan, güvercin: Ceylan yabani bir hayvandır. Her ne kadar diğer hayvanlar insan tarafından evcilleştirilmiş olsa da, ceylan evcilleştirilememiştir. Ya insanlar onu evcilleştirme becerisini gösteremiyor ya da o hayvanın doğası evcilleştirilmeye imkan vermiyor. Ancak her zaman insan için bir gizem ve kutsallık işareti olmuş. Nasıl ki periler görülemiyor, nasıl ki sevgi tutulamıyor, nasıl ki insanın cennet, özgürlük, uzak yıldızlarda yaşam gibi ütopyaları hemen gerçekleşmiyor, ceylan da böyle bir hayvan. Avcılar için ceylan, görünüp kaybolan, gizemli bir hayvan; dağlarda özgürce ve serbestçe dolaşır. 
Algıda ceylan, kadındır. Toplumsal düşüncede dişil cins algısıdır. Nasıl ki ‘boğa’ güç ve iktidar işaretidir; ceylan da güzellik, zarafet ve özgürlük işaretidir. İstisnasız bütün geleneksel masal ve hikayelerde bu algıyı yansıtır. Örnek olarak verdiğimiz hikayede de aynı algılayış vardır. Ceylan ise, özgürdür; özgür veya genç kız ise, ceylan şekline bürünür ve tarlada, dağda özgürce dolaşır, hiç bir avcı onu yakalayamaz. Kadın olduğunda, artık onun gizemi de ortadan kalkıyor.
Güvercin ise, toplumsal algıda kadın gibi tasarlanır. O da kanatlarıyla gökyüzünde özgürdür ve nerede bir güzel bağ ve bahçe, renkli gül ve gül bahçesi varsa orada ve berrak sularda gezer. Peri, güvercin rengiyle tahayyül edilir, tasarlanır ki postunu çıkardığında güzel bir kız olur. Postları onlardan çalındığında ise, köle haline geliyorlar ve gizemleri kayboluyor. Bizim hikayemizde de diyalektik var. Güvercinimiz, masalın kahramanı tarafından yakalanıyor ve artık gizemi ortadan kalkıyor. ‘Güvercin’ olduğu müddetçe ‘altın taht’ın (textê zêrîn) sahibidir, fakat bir kez yakalandığında ise, artık onun payına düşen ‘ağaçtan taht’ (textê darîn) yani kafestir.
Halk masallarında tasarlayışın yani düşünsel kurguların temeli doğadır. Doğal yaşayan, doğal alet ve araçlarla yaşamlarını sürdüren toplumların tasarlayış ve düşünsel kurgularının gizemi de birdir, aynıdır. Ya da insan bu durumu şöyle de formüle edebilir; toplumsal tasarının doğası, gerçek doğadan, evrenden kaynağını alıyor.

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA